İktidarın keyfi yönetimi artık vatandaşı boğuyor..

0

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu, düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendirdi.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “Toplumsal Olaylarda Ses ve Görüntü Alınmasını Yasaklayan Genelgesi”nin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemi ile Danıştay’da dava açacaklarını belirten Yeneroğlu, şunları söyledi: “Malumunuz; Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, toplumsal olaylarda kolluğa ses ve görüntü alınmasını engelleme yetkisi veren genelgesi kamuoyunun gündemindedir. DEVA Partisi olarak bugün genelgenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemi ile Danıştay’da dava açacağız.

Öncelikle kamu görevlisi olan kolluk personelinin görev ve yetkilerinin kapsamı açıkça Polis ve Salahiyet Kanununda düzenlenmiştir. Polisin temel görevi genel olarak toplumun emniyet ve güvenliğini sağlamaktır. Kolluk bu görevini yerine getirirken hukuk devletinin bir gereği olarak kanunlarda kendisine verilen görev ve yetkilerin dışına çıkamaz. Maalesef son dönemde devamlı kolluk güçlerinin ölçüsüz şiddetini sosyal medyadan takip ediyoruz.

Kamu hizmeti ifa eden kolluğun tüm eylem ve işlemlerinde, şeffaf ve hesap verilebilir olması şarttır. Ne yazık ki kolluk güçlerine ses ve görüntü almayı engelleme yetkisi vermeye kalkan bu genelge ile polise kanunda hiçbir dayanağı bulunmayan bir yetki verilmek istenmektedir. Keyfiliğin önü açılmaktadır. Suistimallere davetiye çıkarılmaktadır.

Oysa hiç kimse veya organ dayanağını anayasadan ya da kanundan almayan bir kamu yetkisini kullanamaz. İdarenin bir genelge ile kanuna dayanmayan böyle bir yetkiyi kolluk güçlerine vermeye kalkması açık bir yetki gaspıdır. Dolayısıyla böylesi bir talimat, Anayasa gereğince kanunsuz emirdir. Bu yetkiyi kullanan polis memuru Ceza Kanunu’nun 24. maddesi gereğince suç işlemiş olur.

Öncelikle Sayın İçişleri Bakanı ve genelgeyi hazırlayan görevliler hukuku bilmedikleri gibi kamuoyuna da yanlış bilgi vermektedirler. Genelge, özel hayatın gizliliği ile kişisel verilerin korunması hakkına dair bütünüyle çarpıtma niteliğinde değerlendirmeler içermektedir. Polisin mesleğini icra faaliyeti özel hayat niteliğinde olamaz. Kamu görevi ifa eden bir polis görevini kamuya açık olarak ifa eder.

Kamuya açık bir alanda, kamunun haber alma hakkı kapsamındaki olaylar yaşanırken hem polislerin hem de diğer vatandaşların fiillerinin sesli ve görüntülü kayıtlarının alınması özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaz. Çünkü polisin müdahale ettiği olaylar polisler açısından özel hayatla ilgili değildir.

Sayın İçişleri Bakanının pek umurunda olmasa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da kişilerin kamuya açık alanda görevleri ve meslek yaşamlarıyla ilgili olan faaliyetlerinin kamuoyuna aktarılmasının özel hayat kapsamında değerlendirilmediğini kamuoyunun dikkatine sunmak istiyorum. Ayrıca buradan iktidara sesleniyorum, şayet polislerin aile ve özel hayatını düşünüyorsanız, öncelikle çalışma şartlarını iyileştirin, polis intiharlarını engelleyin, yıllardır sözünü verdiğiniz 3600 ek gösterge düzenlemesini yapın.

Emniyet Genel Müdürlüğü genelgesi, polislere, basın mensuplarının mesleklerinin gereğini yapmasını ve vatandaşların da olası suçları ispat edebilmesi için çekim yapmasını engelleme talimatı vermektedir. Genelge ifade ve basın özgürlüğü ile hak arama hürriyetini doğrudan engellemektedir. Ayrıca yaşam hakkı ve vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı hakları bakımından devletin etkin soruşturma yapma yükümlülüğü de sınırlanmaktadır.

Tüm bu haklar Anayasa’da temel hak ve özgürlükler kapsamında korunan ve ancak ve ancak kanunla sınırlanabilen özel koruma altında olan haklardandır. Hiçbir kanuni dayanağı bulunmayan bu genelge ile temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması Anayasa’nın 13. maddesine aykırı olduğu gibi anayasal haklara da ölçüsüz bir müdahaledir.

Söz konusu genelgenin polisin keyfi uygulamalarına sebep olacak şekilde geniş bir takdir alanı tanıdığı açıktır. Temel hak ve özgürlükler alanında idareye keyfî uygulamalara meydan verebilecek çok geniş bir takdir yetkisi tanınması, bu genelgenin yol açacağı sonuçlar itibariyle de Anayasa’ya aykırılığı daha ağır bir boyuta taşıyacaktır.

Toplumsal olaylar sırasında ses ve görüntü kaydı alınması; vatandaşların Anayasa’nın 26. maddesine göre haber alma hakkının, basın mensuplarının ise Anayasa’nın 28 ve 30. maddesi açısından basın hürriyetinin bir parçasıdır. Ayrıca Yargıtay içtihatlarına göre bir suçun ispatına yönelik kaybolma olasılığı bulunan bir delilin muhafazasını sağlamak üzere ses ve görüntü kaydı alınması suç olmadığı gibi hukuka uygun bir delil niteliği kazanmaktadır. Anayasa’nın 36. maddesi gereğince herkes meşru vasıtalarla hakkını arama özgürlüğüne sahiptir.

Oysa toplumsal olaylar sırasında polislerin ölçüsüz güç kullanımı, doğrudan jopa başvurması, gaz kapsüllerini vatandaşları hedefleyerek sıkması, ateşli silahın meşru savunma kapsamında kullanılıp kullanılmadığı gibi vakaların en önemli ispat aracı fotoğraf ve videolar olmaktadır.

Örneğin, Soma maden kazası ile ilgili bir protestoda yaralanan Betül Öztürk Gülhan ve Sıla Koç, kolluğun orantısız kuvvet uygulaması nedeniyle yaralandıklarını ancak mahkemeye sundukları video kayıtları ile ispatlayabilmişlerdir. Örneğin dün bir camide bulunan cemaate biber gazı sıkan polislerin görüntüsü sosyal medyaya yansımamış olsaydı bu vicdansızlığı nasıl öğrenecektik?

Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada toplumsal olaylarda polis şiddetine karşı sıradan vatandaşın elindeki en büyük delil kamera kaydıdır. Örneğin ABD’de George Floyd’un öldürülmesi olayında polisin, Afro-Amerikalı George Floyd’un boynuna 8 dakika boyunca diziyle bastırarak öldürmesi olayının ortaya çıkarılmasında, hafızalara kazınan görüntü olmasaydı söz konusu vahşeti nasıl öğrenecektik.

Söz konusu ABD olunca polis şiddetini kınayanlar, maalesef demokratik standartları kendi vatandaşları için hak görmemekteler. İktidarın keyfi yönetimi artık vatandaşı boğmaktadır. Ne yazık ki gelinen noktada Türkiye bırakın bir hukuk devleti ya da kanun devleti olmayı; artık bir genelge ve talimat devleti haline getirilmiştir. Dün akşam da marketlerden neyi alıp neyi alamayacağımızı bir genelge ile öğrenmiş olduk.

Temel hak ve özgürlüklerin genelge ile sınırlanamayacağını anlayamayan iktidar, ürettiği hukuksuz yasaklara kılıf bulmak için aklı selimden yoksun gerilim içinde yeni yasaklar üretmeyi maharet zannetmektedir. Kendini hukukla bağlı görmeyen iktidar adeta bir kast sistemi kurmuştur. Bir taraftan belirli bir gruba her türlü imtiyazı tanırken, diğer yandan bizleri, sıradan vatandaşları zorbalıkla baskı altında tutmaya çalışmaktadır.

Hukuka aykırı, tamamen keyfiyete dayalı, denetlenmesi mümkün olmayan bir genelge ile toplumun haber alma ve basının haber verme hakkı kısıtlanmaktadır. Öngörülebilirlikten uzak, suistimale açık ve kapsamı belirsiz genelge ile toplumun hak arama özgürlüğü engellenmeye çalışılmaktadır.

Umuyoruz ki adaletten nasipsiz, haktan hukuktan anlamayan bir zihniyetin eseri olan bu genelgenin iptali için açacağımız davada, Danıştay bir an önce yürütmenin durdurulması kararı verir. Ardından da genelgeyi iptal eder, bizler de Ankara’da hakimler var diyebiliriz.

Yok Danıştay’da bu hukuksuzluğu görmezden gelir ve iktidarın suyuna giderse, haklarımızı korumak için demokratik mücadelemizi sürdürmeye ve tüm bu hukuksuzlukları halkımıza anlatmaya devam edeceğiz. Sandığın kurulacağı günü bekleyecek, enseyi de karartmayacağız.

Biliyoruz ki milletimiz de her zaman olduğu gibi vakarla ve sükunetle o günü bekliyor. Bizler DEVA Partisi olarak ilk seçimlerde ülkemizi bu karanlık günlerden çıkarmaya; özgür, eşit ve mutlu bir Türkiye inşa etmek için çalışmaya devam ediyoruz.”

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here