İnancın Gücü (Bir ölüm hikayesi)

0

Bundan bir zaman önce üç kafadar işe neşeyle gelen arkadaşlarından birine bir oyun oynar.

Plan, tüm o neşesine rağmen onu hasta olduğuna inandırmak üzerinedir.  

İlk kişi adamın iyi görünmediğini ve ciddiyetle bir hastalığının olup olmadığını sorar; plan bu ya neşeli arkadaş her ne kadar iyi olduğunu söylese de soran kişi söylediğinin doğru olduğu konusunda ısrar eder.

Bu “iyi görünmüyorsun” hikayesi ikinci arkadaşlarının devreye girmesiyle devam eder; yani ikinci arkadaşta ve üçüncü arkadaşta aynı ciddiyetle arkadaşlarına iyi görünmediğini söyler. 

Gelen kişi ikinci ve üçüncü kişiye de aynı şekilde iyi olduğunu söylese de içine bir kurt düşer ve “acaba gerçekten hasta olabilir miyim” diye düşünmeden edemez. 

Söylenenler adamın kafasına takılır, keyfi kaçar, neşesi gider, yerini kendisini huzursuz eden bir kuşkuya bırakır. 

Adam işbaşı yapar ama kuşku ve tedirginlik içini kemirdiğinden olsa gerek ki biraz sonra kendisini gerçekten yorgun ve takatsiz hisseder. 

Adam artık iyi olduğundan emin değildir, aynada suratına baksa da morali çöktüğünden suratı gözüne sabahki gibi iyi görünmez ve böylece adamın kendisi de hasta olduğuna inanmaya başlar.

Kısacası artık kuşku tohumları yerini bulmuş, onu bir şeylerin kötü gittiğine ikna etmiştir, dahası girdiği moral çöküntü suratına yansıyınca oyundan bihaber olan diğer iş arkadaşlarını da aynı kanıya götürür, zira artık gerçekten de kötü görünmektedir.

Kolay mı, herkesin gözü üzerinde ve herkes ağız birliği etmişçesine ona iyi olmadığını söylemekte.

Adam kendisini işine vermeye çalışsa da çalışmaya güç bulmaz, o yüzden vardiya amirine gider ve hasta olduğunu, izin verirse eve gitmek istediğini söyler. 

Aynı suratı gören vardiya amiri de adamın hasta olduğuna tanıklık eder ve ona istediği izni vermekte bir zorluk çıkarmaz.

Adam ertesi gün işe gelmez ve sonraki gün ve sonraki gün derken bu haftaları bulur. 

Artık arkadaşları meraklanmıştır, sorunca adamın ağır hasta olduğunu ve vardiya amirlerinden iznini uzattığını, durumunun da gerçekte iyi olmadığını öğrenirler.

Arkadaşları adamı ziyaret etmeye karar verirler.

Ve ziyarete gittiklerinde arkadaşlarının yatakta olduğunu ve durumunun da kötü olduğunu görürler.

İpin ucu kaçmış, artık işin rengi değişmiştir, yani zor olsa da artık oyunu itiraf etmenin zamanı gelmiştir; ancak vaziyet o kadar kötüdür ki, bunu anlatmakta kolay değildir.

Ama diğer yandan yaptıkları oyunu da anlatmak zorundadırlar, çünkü arkadaşları gerçekten de kötü görünmektedir.

İçlerinden biri bu oyunu kendilerinin tezgahladığını söylemeye ikna olur ve ıkınıp sıkılsa da bir şekilde bu hastalığı kendilerinin uydurduğunu itiraf eder. 

Ancak kişiye hasta olmak böyle bir tezgâha gelmiş olmanın utancından daha evla geliyor olacak ki, onlara inanmaz, hastalığını geçmişte geçirdiği bazı hastalıklarla ilişkilendirerek durumunun somut bir gerçekliği olduğundan dem vurur.  

İş böylece arkadaşlarının onu hasta olmadığına ikna etmeye çalışması ile onun da arkadaşlarını hasta olduğuna inandırmaya çalıştığı tuhaf bir ikna kavgasına dönüşür.

Yani o hasta olduğunu kendisinden bildiğini söylemektedir, arkadaşları da hasta olmadığını kendilerinin kurguladığı oyundan…

Bu arada arkadaşları onu doktora götürmeyi teklif eder, ama doktora zaten gittiğini ve doktorun bir hastalığı olmadığını söylemesine karşın doktorun hastalığına bir teşhis koyamadığını savunur. 

Artık sorun gerçekten ciddidir, zira hasta böylesi bir oyuna gelecek kadar saf olmadığını ve buna benzer vehimleri daha önce de yaşadığını, bu vahiminde daha önceki vehimlerin bir sonucu olduğunu savunmakta ve bu yolla arkadaşlarının savlarını boşa çıkarmaya çalışmaktadır.

Diğer bir deyişle hasta arkadaşlarını hastalığına ikna etmek için uğraşırken bir şekilde kendisini de hasta olduğuna ve az bir zamanı kaldığına ikna etmektedir. 

Anlayacağınız hasta bir oyuna kanmanın utancını yaşamaktansa ölmeyi seçmiş bulunmaktadır. 

Ve kötüsü hasta günden güne kötüleşti ve gerçekten de kısa bir zaman sonra öldü.

Bu neydi?

Bu kuşkusuz bilincin kendisini bir kurguya inandırması ve inandırdığı üzere kendisini kurgusunu sürdürmek zorunda görmesiyle ilgili bir neticeydi.

Daha yalın bir ifadeyle, bilincin kendisini öleceğine ikna etmesi ve ikna ettiği üzere duyularını inancına ram ederek kendisini öldürmesiyle ilgili bir neticedir. 

İnsan öleceğine inanınca ölür mü, ölür.

İnsan kendisini ölmeye angaje edince ölür mü, ölür.

İnsan ölmeye karar verince ölür mü, ölür.

İnsan ölmesi gerektiğini düşününce ölür mü, ölür.

Evet, insan pek çok şekilde ölür ve farkında olmasa da aslında öldüğü şekillerin çoğu kendi seçimidir, görünür hastalıklar ise yalnızca inanmak istediği o neticenin birer gerekçesidir.

Ve ne yazık bu iradenin bir seçimidir, irade tüm dehasına rağmen ölmeyi seçtiğinde ölebilmektedir.

Bu yaşlı bir filin öleceğini hissederek fil mezarlığına gidip ölmeyi beklemesiyle ilgili bir mesele değildir.

Bu şartlı gururun bilinci şartlayarak kendisini ölmesi gerektiğine ikna etmesidir.

Ve ne yazık bizde katiliz, her gün böylesi insanları gururları veya inançları üzerinden şartlayarak kendilerini öldürmelerine neden olabiliyoruz.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here