İnsan bir şeyi bildiği için değil, inandığı için kendisini ona ait hisseder

0

İnsan işiyle değil, uğraşıyla kendisini bulur. 

İşi karnını doyurur, uğraşı ruhunu…

Dinin özüne nüfuz etmek sıradan zekaların harcı değildir, o yüzden dindarların çoğunluğu dini bir iş değil, bir uğraş olarak sürdürür.

Merak etmeyin bu konuda ideolojilerin de dinlerden bir farkı yoktur, onlar da dinler gibi böylesi bir mensubiyet esası üzerinden varlığını sürdürür.

İnsanın uğraşı nedir?

Kuşkusuz insanın onunla oyalanırken kendisini rahat hissetti şeydir ve takdir edersiniz ki, insanı rahatlatan her şey dini veya ideolojik değildir. Çünkü bazı şeyler insanın arzusuna karşılık gelse de ona bir mensubiyet vermez.

Anlayacağınız dinlerin veya ideolojilerin diğer şeylerden farkı insana bir mensubiyet duygusu veya aidiyet hissi vermesidir.

Kişiye aidiyet duygusu veren şeyi sanıldığı gibi kişinin onu o denli bilmesi zorunda değildir; çünkü kişi o şeye bilgiyle değil, inançla bağlıdır.

Örnek mi istiyorsunuz?

Pek çok komünist komünizmle ilgili herhangi bir kitap okumadan, kulaktan dolma bilgilerle kendisini komünist olarak ifade etmektedir.

Kabul şartı içinde bulunduğu topluluğun olayları ifade ederken kendisince makul bir nokta yakalamasıyla ilgilidir.

En muhafazakar Müslümanın Kuranı hiç okumadığı, en sığ Hindunun Bagavat Gita’nın kapağını açmadığı, en değme Hıristiyan’nın İncil yerine kendilerine yol gösteren herhangi bir tarikat liderinin gerisinde gittiği de buna ilave edilebilir.

Kısacası aidiyetlerin çoğunluğu bilinçli birer tasarruf değildir, duygusal seçimdir. Kişi orada doğmuş, oradaki verili istidatlar içinde kendisine en yakın olanı seçmiştir.

Yani insanlar aidiyetlerini öyle sanıldığı gibi belirli sorgulamalar sonrası seçmez, verili seçenekler içinde kendisine yakın bulduğunu seçer.

Örneğin Müslümanın İslam’a sarılması, Yahudi’nin Museviliğe sarılması veya Hristiyan’ın İseviliğe sarılması bu nedenledir.

Çünkü bunun içinde doğmuş, kendisini bununla ifade etme şansını yakalamıştır. O nedenle bir Arap’ın Müslüman olması veya bir Avrupalının Hristiyan olması tercih değildir, içinde var olduğu kültürün kendisinde yarattığı bir aidiyet durumudur.

Ki zaten yaşam biçimleri de genelde dinlerine veya ideolojilerine göre değil, geleneksel kültürlerine göredir. 

Bu insanların çoğunluğu geleneklerinin gereklerini yerine getirirken dini inançlarının veya ideolojilerinin gereklerini yerine getirdiğini düşünüyor. Bu insanlar, bu nedenle bizi bir aidiyet adına döverken bunu dini veya ideolojilerinin icaplarından sayıyor, sayabiliyor ve yaptığı kötülük olsa bile, onu görmüyor, gördüğü inancının bir vecibesini yerine getirdiği oluyor. 

Aslında herhangi bir dinde veya ideolojide böylesi sebepsiz bir icabet yoktur. Bu baştan sonra geleneksel aidiyetten gelen bir savunma reflekstir. Kişi bunu dini veya ideolojisi için değil, aidiyetinin onda yarattığı bir görev duygusuyla yapmaktadır. Çünkü kişi kendisini tanrısına veya ideolojisine değil, çevresine kanıtlamak zorunda görmektedir. Yani kişi için öncelikli olan tanrısı veya ideolojisi değil, çevresinin onun için ne düşündüğüdür; zira gözüne gireceği kişiler onlardır.

Olay belki bu kadar basit değildir ama genel anlamda bu şekilde cereyan etmektedir. İnanç veya özgürlükler adına eline silah almış -veya eline silah verilmiş- birinin işlediği cinayetlerin başka açıklamaları da vardır, ancak çoğunluğu bu şekilde cereyan etmektedir.   

Kuşkusuz hiçbir öldürme fiili bir din veya bir ideolojiyle meşrulaştırılamaz; zira hiçbir aidiyet diğer bir aidiyetten üstün değildir. Ki meşruiyet baştan sona olmasa bile önemli oranda güçlünün yasaları koyması ve eylemini yasanın bir gereği sayarak size hiza vermeye çalışmasıdır. 

Elbette güçlünün yasaya bu şekilde bakması sorundur, ancak güçsüz de iktidar olduğunda aynı yolu takip etmektedir, zira iki tarafta yaptığının doğru olduğuna inanmasının dışında, iyiliği yapabileceği kötülükle sağlayabileceğini düşünmektedir.   

Kuşkusuz iyilik denkleminde kötülüğün bir faktör olduğu doğrudur; ancak bu aidiyetin körlüğüyle birleştiği için ortaya gönüllü bir kulluk çıkmakta, kişiyi yapabildiği kötülük oranında vazifesini yapma mutluluğuna kavuşturmaktadır. Evet, tam olarak yaptığı kötülükten mutla olan kötüler bu şekilde yaratılmaktadır. Ve siz “insanlar hala nasıl bu kadar kötü olabiliyorlar?” diye soruyorsanız, aidiyetinize ve inandığınız dava adına neler yapabileceğinize bakınız. 

Göremiyorsanız, kusura bakmayınız, sizde körsünüz. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here