İnsan kendi ikileminin kurbanıdır

0

Tarih insanların bir şeyleri düzeltme çabasına tanıktır.

İnsan, iyisinden en kötüsüne mütemadiyen bir şeyleri düzeltmeye çalışmıştır ve şu da bize göstermiştir ki, kötü dediklerimizin çoğu aslında yöntemde bize ters düştükleri için bizim onlara kötü dediklerimizdir.

Bizim de onların gözünde kötü olmamız bir ihtimaldir, ancak yanlış düşündüğümüz ve çözümü yanlış yerde aradığımız ihtimal değildir.

Akla inanç hepimizin koşulsuz benimsediği bir şeydir, ama aklı aynı şekilde kullanma konusunda ayrı düştüğümüzde bir o kadar kesindir.

Akıl elbette çözümün odak noktasıdır, burada bir sorun yok, sorun akli çözümün ne kadar insani olduğudur, zira saf aklın insanla ilişkisi duygudan uzak olabilir ki, çoğunlukla öyledir.

Akıl duygudan koptuğunda insanda insani olandan kopar, şeyleri sayı ve miktarlara indirgemeye başlar. 

Bu elbette yalnızca bugünün insanının handikabı değildir, bu tüm zamanların bir handikabı olmuştur, insan akla sığındığı oranda duygudan uzaklaşmış, hislerini kaybederek ruhsuz hesapların esiri olmuştur.

Akıllı insanlar belki bütün olarak duygusuz değildir ki, değildir, ancak akıl çözüm odaklıdır ve insan akılcı olmaya çalıştığı oranda duygulardan uzaklaşmaktadır. 

Duygulu insanların akılsızlığı ise çözümlere duygu odaklı yaklaşmaları ve gerçeği ıskalayarak akla yenilmeleridir.

O nedenle akılcıların realite karşısında duygusuz ve duygusuzlarında akılsız olmaları tarihsel bir handikaptır.

Akılcının artısı olaylar karşısında gerçekçi olmasıdır, olaylara yaklaşırken çözümü olası şartlara göre düzenleme veya çıkarsama yoluna gitmesidir.

Duygulu insanın artısı ise, realiteye duygusal yaklaşması, çözümü insan merkezli değerlendirme yoluna gitmesidir.

Akıl adamı veya duygu adamı olmayı seçmeniz sizin elinizde, ama izin verirseniz bunun size bazı artı ve eksilerini anlatmak istiyorum.

Öncelikle akılcı biri imkanların varlığına inanır, ona göre bir imkânın varsa istediğine sahip olman -en azında imkanların oranında- senin elindedir.

Duygu adamı bunun şekilselliğine inanır, ona göre sahip olmak yerine malik olmak gerekir, malik değilseniz o sizin değildir.

Şunu belirtmeliyim, burada malik olmak sözü duygusal anlamda hissetmekle ilgilidir; siz aldığınız şeyin sahibi değilsiniz, zira o iyelik duygusuna sahip olmanız içinde o duyguyu içsel olarak içinizde hissetmeniz gerekir. 

Yani duygu adamı akılcı adamı fazla şekilci ve yüzeysel buluyor.

Bu tıpkı zevk almak için o zevki verecek bir şeyler satın almak ile o zevki yaşamak için hissederek eğlenmeye çalışmak gibi… 

Bu örnek yeterince açıklayıcı olmayabilir, onun için izin verirseniz başka bir örnek deneyelim:

Akılcı adamlar genelde duygu adamlarından fazla kendilerine yeter adamlardır, çünkü onlarda her şeyin bir izahı vardır, yoksa bile olmalıdır, o yüzden akılcı adamlar dostluklarında bile bir akıl emaresi arar, ortaklığı belirli ortak hallere icbar etmeyi seçerler. 

Buradaki icbar, yani yükleme nedendir, yani o arkadaşlığa neden yoksa o arkadaşlığın önemi de olamayabilir.

Burada duygu adamları daha basit düşünmekten yanadırlar, o ortaklıkta duygusal bir frekans yakaladılar mı, bunu kendileri için yeterli görürler ve sanırım duygu adamları bu nedenle genelde akılcı adamlardan daha çok eş-dost sahibidirler, çünkü insanları o düzeyde sorgulamayı akıllarına bile getirmezler.

Bu işi fazla zorlamayacağım; düşünmemek, ya da az düşünmek mutlu olmanın nedeni olabilir mi?

Cevapların müspet olacağını tahmin ediyorum; ama şu var ki, akılcı adam akla baksa da duygu adamı da kalbe bakıyor ve artık kalpte ne görüyorsa akılcı adamdan daha fazla eş-dost edinmeyi başarıyor.

Bu görünürde akılcı adamın kabuğa ve duygu adamının içe baktığı şeklinde anlaşılabilir, ama doğrusu bu kanıda değilim, çünkü ikisinin yaptığı da aslında davranışlara dair birer okuma şeklidir ve biri kılı kırk yararken, diğerinin duygusal bir frekans yakalamakla yetinmesidir. 

Sanırım başka bir kapıya bakmalıyız, çünkü akılcı adam olaya çözüm odaklı yaklaşmaktadır, duygu adamı ise esasında güvenlik eksenli yaklaşmaktadır.

O zaman duygu adamı için bir cevabımızın olduğunu söyleyebiliriz; tehlike yoksa tüm kapılar açılabilir ve birlikte pek çok şey yapılabilir.

Ama gerçekten öyle mi?

Gelelim akılcı adama!

Peki akılcı adamın güvenini nasıl kazanacağız?

Sanırım zor olacak, çünkü akıl kuşkudan besleniyor.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here