İnsanın bilgeliği

0

İnsanın bilgeliğinin temelinde görme, duyma, koku alma, tat alma ve dokunma gibi beş temel duyu var. Bu beş temel duyu onun bilincinin temeli, ona bilgelik veren faktörlerdir. Aklın bu beş duyudan beslenmesi ve çıkarımlarına kendi sentezlerini ilave etmesi ise bilgeliğinin daha üst bir evresidir; çünkü farkındalığı, ayırt edici özelliği ve derin gözlemi aklın ona bu seçme özelliği vermesinden gelmektedir. Akıl insan türünde aynı zamanda gözlemde birliği ifade etmektedir ki, insanın evrensel bilgeliğinin temeli burada gelmektedir. 

Ama yine de duyularınızın aldığı ilerlememizde temel basamaktır, çünkü biz ancak bir basamak bulduktan sonra devamında başka basamakların geleceğine dair bir ayırda varıyor ve oradan derin gözlem ve çözümleme şartına ulaşıyoruz. Daha yalın bir ifadeyle biz bir basamağa sahip olmadığımızda diğer basamaklar için bir bilinç ve o bilince esas kavramlarda geliştiremiyoruz. 

Belli ki bizde bir şeyin varlık kazanması için diğer bir şeyin ona ayna görevi görmesi, yani varlığına sebep teşkil etmesi gerek. Buda şu demektir; bir şey kavramsal da olsa biz ona bir varlık atfettikten sonra odan hareketle yokluğu tanımlayabilir oluyoruz. 

Kuşkusuz yokluğun varlık kazanması itibaridir, ama zaten kavramların tutunma nedeni de bu karşıtların ona anlam vermesi sonucu değil midir?

Biz bu karşıtlar sayesinde olma haliyle birlikte olmama haline de bir anlam ve içerik vermiş oluyoruz. Yani kısacası kavramların tutunma nedeni de olma halinin olmama haline anlam vermesinden gelmektedir ki, bu aynı zamanda olanın karşıtına varlık vermesi anlamına gelmektedir.

Buna göre biz bir şeyin varlığına kabul vermeden o şeye yoklukta izafe edemeyiz. Varlık nasıl bize yokluğa dair bir tanımlama getirme şansı veriyorsa yoklukta bize aynı şekilde varlığı bir tanımlama getirme ve ona bir anlam izafe etme şansı veriyor. 

Ama yokluğa bir tanımlama getirmemiz için öncellikle bir varlığa ihtiyacımız var. Bu varlık ise bir şekilde duyularımızın sentezlediği bir şeydir. Bu, yokluğun anlam kazanmasından da temeldir.

Varlığın yokluktan beslenmesi ise itibari olmakla birlikte kavramsaldır, çünkü o bütünüyle bizim varlıktan çıkarsadıklarımızın bir sentezidir.

Yani sanıldığı şekilde varlığın anlamı yokluğa ve yokluğun anlamı varlığa bağlı değildir, bu bütünüyle yokluğun varlıktaki yansımasıdır. Ama şu var; yani yansıma kendisini varlıktan alıyorsa ve bu yansımalar aynaya düşen nesneler gibi her seferinde varlığa düşerken birtakım farklılıklar gösteriyorsa bu onlarında varlığına bir çeşit işaret şeklinde okunabilir, çünkü olmayanın her seferinde birtakım farklılıklar göstermesi olası değildir.  Kavramlar ise bu yapının üzerinde inşadır, onları bu yapıdan kopardığımızda yalnızca yokluk anlamını kaybetmemektedir, varlıkta onunla birlikte anlamını kaybetmekte ve böylece her şey bir anlamsızlık içinde kaybolmaktadır. 

Ama biz yine de yokluğu ancak varlıktan okuyoruz ve varlık ancak bir ayna görevi gördükten sonra bize yokluğu tanımlama şansı veriyor. Varlığın bizdeki anlamını tamamlaması ise onda ancak yokluğu tanımlayabilir duruma geldikten sonra başlıyor ki, biz yokluğu tanımlayabilir duruma geldiğimizde ise varlığın bizdeki anlamı tamamlanıyor.

Yine ayna örneğine dönecek olursak takdir edersiniz ki, ayna herhangi bir nesneyle karşılaşmadığı sürece bir şeyi yansıtması söz konusu olamaz. 

Peki, biz ayna mıyız?

Bir bakıma öyle, çünkü şeylerin yansımaları üzerimize düşmediği sürece bizde varlık kazanmaları bir olasılık değildir. Biz, bugün şeyler hakkında bu yansımalar sayesinde bir fikre sahibiz ve doğrusu o yansıma ne şekilde ise kavramlarımızda o şekilde inşadır. Yani biz aslında şekillerin zihnimizde yansımaları üzerinden bir algı dünyası oluşturmuş bulunuyoruz. 

Ama burada başat rolü duyularımız oynadığı için -yanlış-doğru- önemli bir bilgi çöplüğüne sahibiz; çünkü -yanlış-doğru- duyularımız alabildiği her şeyi alıyor ve onları kendisince sentezleyerek onların üzerinden birtakım kavramlar oluşturuyor.

Bilincimiz burada elbette sayısız eleme yapıyor, ama hiçbir şeyin boşuna ve gereksiz olmadığı gerçeğini göz önüne alırsak, aslında bilincimiz o elediğini düşündüğümüz şeylerin hiçbirini heba etmiyor, her şeyi anlamına uygun gelecek şekilde bir ‘an’a tahvil ediyor.  

Bilincin diğer bir özelliği ise algıdan algı doğurması, şeyleri belirli bir anlam skalası üzerinden inşa etme yoluna gitmesidir. Bu kuşkusuz bilincin olayları kendindeki anlamlara göre ayrımlaması, onları olması gerektiğini düşündüğü yerlere göre tasnif etmeye yoluna gitmesidir. Bu, aynı zamanda bilincin kavramları belirli değere göre billurlaştırması, algı dünyasını her gün yeni baştan rafine ve re organize etmeye gitmesidir. Çünkü bilinç için ayrımlanmamış bir düşünce tıpkı ayrımlanmamış nesneler gibidir, onların kullanılması ve kullanılırken hangisinin ne işe yaradığının anlaşılması için ayrıştırılması gerekmektedir.

….

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here