İnsanın kendisini bilmesi gerçekten bilgelik midir

0

İnsanın kendisini bilmesinin bir yaşı yok, ama bildiğini düşünüyor olmasının bir yaşı var ve hangi yaşta o farka varıyorsa bildiği odur.

İnsanın kendisini bilmesinin izahı da farkındalığındadır, ancak farkındalık nihai bir bulgu olmadığı için, aslında her farkındalık insanın bildiğini düşünüyor olmasının bir yansıması, bildiğini sanmasından başka bir şey değildir.

Yani aslında insanın kendisini bilmesi bir sanıdır, bildiğini düşünüyor olması ise o sanının bir yansımasıdır.

Buradaki bilgelik ise insanın bildiğini sanması değildir, sandığının farkında olmasıdır.

Peki, bilmeyen insan bildiğinden neden bu kadar emindir?

Çünkü onun bir şeylere tutunmaya ve tutunduğuna inanmaya ihtiyacı vardır.

Daha önemli bir soru; “insan tutunduğuna nasıl inanıyor?”

Aslında size grip gelecek, ama inanmıyor!

İhtiyacı gereği o bir şeyler kurgularken, başkalarında aynı dertten muzdarip olarak ona eşlik etmesi ondaki olasılık payında bir güven bulmasına neden oluyor ki; bu güveni inancından gelmiyor, başka insanların yanında bulunuyor olması ve aynı yanlışların ortakları olarak ona eşlik ediyor olmasından geliyor.

Bilgenin buradaki farkı ise, bir şeyler bulması değil, olanı kabul etmesi ve o olasılık payları içinde makul olanı ileri sürmeye çalışmasıdır.

Bilim adamlarından farklı olarak bilgenin olayları hayatla sentezlemesi, her davranışa bir bilgelik katmasının nedeni de buradan gelmektedir.

Çünkü bilim adamının yüzü olaylara dönüktür, bilgenin ise hayata…

O yüzden pek çok bilim adamı veya filozof aslında bilge değildir, şeylerin bilgisine sahip olarak onlar çağlarının bilim adamlardır.

Albert Einstein teorik bir fizikçiydi ki, zaten herkes onu bir fizikçi olarak biliyordu.

Kendisi ise, kendisi için filozof olduğunu söylüyordu.

Bu ne derece doğru, onu takdir edecek değilim, ancak son demlerinde hayat tecrübesine yöneldiği ve gerçekten de filozofça şeyler söylediği herkesin malumu.

Fakat doğrusunu isterseniz yine de A. Einstein’in o sözüne temkinli yaklaşıyorum; çünkü ne filozoflukta temel bir izaha sahip bulunuyoruz ne de bilgelikte.

Eğer hayat tecrübesi üzerinden iç bene yönelmiş olanlar ile olayları analiz etmeye yönelenleri ikiye bölersek A. Einstein’in ikinci kategoriye girdiği ortadadır.

Ama iki kapının da kimseye kapalı olmadığını unutmamak kaydıyla.

Ancak burada bir çelişki var; çünkü ilk filozoflar bu dünyaların ikisiyle de ilgileniyorlardı.

Tabii Sokrates’i istisna tutmamız gerekiyor, zira o Thales, Anaksagoras veya Perikles’in aksine olaylarla ilgilenmedi, öğrenilmesi zor olan olayları, tanrının onu bilmemizi istemediğine yorarak yerine iç bene yöneldi.

Sokrates’in “Kendini bil” sözünün bir şiar olarak insanları kendilerini bilmeye davet etmesi nedeni de buradan geliyordu.

Peki, bilgelik insanın kendisini bilmesi midir?

Aslında hayır, bilgelik kişinin bu evrende sanılarıyla bir gerçekli algısı içinde yaşadığını bilince çıkarması ve davranışlarını o üst bilinç üzerinden düzenleme yoluna gitmesidir.

Çünkü elinizde bir kesinlik -mutlakiyet- olmadığı sürece her bilgi görece bir bilgidir ve kişinin kendi hakkındaki sanıları da ona dahildir.

O nedenle insanın kendisini bilmesi yalnızca seçim yaparken daha isabetli kararlar alabilir olmasından öte bir şey değildir; o seçimlerin doğruluğu ise göreli olmakla birlikte tüm zamanların doğrusu değildir.

Buna göre Delphi’deki Apolon Tapınağının gaipten bilgi veren rahibesi Piti’yanın Sokrates hakkındaki, “Dünyanın en büyük bilgesi Sokrates’tir” sözü doğru olsa da, bu yalnızca o döneme dair bir doğrudur ve dahası, biz kabul verdiğimiz sürece doğrudur.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here