İnsanlar farklılıklara neden tahammül edemiyor?

2

İnsanlar farklılıklara tahammülsüzdür. 

Bunun iki nedeni var: biri onlarda kendi zayıflıklarını görüyor olmalarıdır, ikincisi de bilindik, güvenli olduğuna inandıkları yaşam biçimlerine doğrudan bir müdahalenin gelmiş olduğunu düşünmeleridir.  

Bir insan neden farklı birinde kendi zayıflığını görür sorusunun pek çok cevabı olsa da nedeni tektir, ancak bu kendisini gösterdiği her alanda farklı bir ifade gerektirir. 

Örneğin çoğu insan lider bir karakteri sevmez ve nedeni de düşüncelerinden dolayı değil, onda kendi yapamadıklarını görmesidir, çünkü o lider onda o yönlü zayıflığını göstermektedir.   

Bu kural tüm farklı olanlar içinde geçerlidir, çünkü onlar farklılıklarını yaşarken diğerleri farklılığını saklıyor ve bu açıdan farklı olan ona zayıflığını hatırlatarak onun kendisinden nefret etmesi gerekçesini tamamlıyor.  

Farklılıklar noktasında farklı biriyle ortak bir fark veya amaca sahip olmanız şart değildir, onun farkını yaşarken sizin saklıyor olmanız ondan nefret etmeniz için yeter bir gerekçedir. 

Çünkü oda size zayıflığınızı hatırlatması için yeterlidir. 

İnsanlar oldum olası kendilerini zayıf hissettirenleri sevmezler.  

Örneğin iyilik yaptığınız birinin sizi sevmemesinin nedeni sizi her gördüğünde kendi zayıflığını hatırlamasıdır, siz böyle bir şey yapmasanız bile onun böyle hissetmesi yüksek bir ihtimaldir.  

Bir insan güçlü olsa bile bu sonucu değiştirmeyecektir, çünkü zayıf olduğu bir ana tanıklığınız vardır ve o sizi her gördüğünde ilk hatırlayacağı şey odur.  

Bunun nedeni iyilik gördüğü insanın kötü olması değildir, onu her gördüğünde kendi zayıflığını hatırlaması ve bir zaman önce zayıf düşerek ona muhtaç biri duruma düştüğünü anımsamasıdır.  

Ne yazık insan bildiğini herkesten saklasa da kendisinden saklayamıyor ve iyilik gördüğü kişi bunu ona söylemese de o herkesin bildiğini, bildiğini ondan öğrendiğini ve kendisine her bakanın o zanla baktığını düşünmektedir. 

Budalanın “Ben görüyorsam herkes görüyor” şiarının temeli bu kuşkuya dayanmaktadır.  

Bu durum insanda garip bir handikaptır ve ne yazık güven sorunuyla direkt alakalı olduğu için tamir edilmesi oldukça zor bir konudur.  

İnsanın farklı olandan nefret etmesi için pek çok sebebi var, ama hiçbiri ona kendisini zayıf hissettirecek kadar değildir. 

Örneğin bir insan neden bir LGBT’i’den nefret eder? 

İnancına ters geldiği için olabilir mi? 

Pek çok insan bu nefretin gerekçesini bir ifadeye kavuşturmak için inanç, töre, gelenek veya etik değerleri sebep olarak gösterir.  

Aslında inanır mısınız, bunların hiçbiri doğru değildir ve hatta bunların tümü kişinin esas gerekçesini saklaması içindir, çünkü o LGBT’i de ona kendi farkı içinde zayıflığını hatırlatmakta, baskıladığı için yaşayamadığı pek çok özelliğini yüzüne vurmaktadır. 

Oysa herhangi bir fark nasıl doğal bir netice ise, onun bir LGBT’i gibi herhangi bir eğiliminin olması da doğal bir neticedir; yani onun nefret etmesi nedeni de yalnızca LGBT’i nin de ona o zayıflığını göstermesi sonucudur.  

Onun kendisini herhangi bir aidiyetle ifade etmesi yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi yalnızca gerekçesini tamamlaması içindir. 

İnsanlarda böylesi bir eğilimin olması ise doğal bir neticedir, çünkü sonuçta olayı genlerle bile ifade ettiğimizde hepimizin baskınlıkları farklı olmakla birlikte benzer veya ortak genleri vardır, nihayetinde hepimiz aynı genleri paylaşan ortak bir türün çocuklarıyız. 

Diğer türlerle genlerimizin belirli ortak özellikler göstermesi ise ayrışmış soy şecerelerinden gelmiş olmamızdan ötürüdür ki, aslında tüm o ayrışmalara rağmen davranışlarımızda ortak bazı özelliklerin olması hala oradan kaynaklanmaktadır. 

Sanırım savaşçı genlerimizi kertenkele soyumuzdan aldığımızın söylendiğini biliyorsunuzdur. 

Krozomların cinsiyeti belirlediği doğrudur, ancak baskın genlerin fiziksel yapılanmada bir etkisi olsa da bunun tercihlerin belirlenmesinde mutlak belirleyici olmadığı, yani burada son sözü genler değil, insanın istiyor olmasının tamamladığı bilinmektedir. 

Sonuçta yeni bilimler ışığında baktığımızda isteğinizin yoğunluğuna göre genleri etkilediği, onları isteğe cevap verir şekilde kodlayarak evirilmelerine yeni bir yönelim verdiği kabul görmektedir.  

Elbette evrimin temelinde genlerin yaşamayı seçmiş olması vardır, ancak canlının yaşama içgüdüsünün yaşama isteğinden geldiği de bilinen bir gerçektir. 

Sıradan bir yaralanmada bile genlerin yaşama isteğine bağlı olarak varlık gösterdiği ve o isteğin kaybolmasına paralel bir kararsızlık gösterdiği de bilinmektedir. 

Yani daha basit bir ifadeyle siz iyileşmek istediğinizde iyileşmeniz yüksek bir olasılık haline gelmektedir, o isteği kaybettiğinizde ise o olasılık düşmekte, daha kararsız bir hal alabilmektedir.  

O nedenle birinin cinsel bir kimliği yaşamasının genlerinin o şekilde mutasyona uğramış olmasıyla bir ilgisi olsa da esas itibariyle belirleyici olan o değildir, belirleyici olan isteğin genleri o şekilde mutasyona uğratması sonucudur. 

Çünkü mutasyonda kendi kendine bir şey değildir. 

O sebeple aslında evrimimizin mimarı genlerimiz değil, isteğimizdir, genlerimiz yalnızca o istekler doğrultusunda evirilmiş, bizi bugünkü olduğumuz kişi yapmıştır.  

Çevre veya şartlar her zaman önemli bir faktör olarak varlık göstermiştir, ancak çevreye rağmen bugünkü kişi olmamızın altında geliştirdiğimiz sayısız seçimin bir neticesi vardır ve bu seçimler küçük küçük dilimler halinde olsa da isteklerin uzun bir zamana yayılmış karmaşık bir sentezinden başka bir şey değildir. 

Yine farklılıklara gelirsek:  

Aslında hiçbir farkımız ayrıcalık değildir, ancak bazı farkların şartlar gereği daha fazla alıcı bulması, yani talep şartına bağlı olarak ortaya çıkması yalnızca talebin ona kıymet bindirmesiyle ilgilidir. 

Yani gerçek anlamda onun doğru olması veya kıymetli olması kanıtlamanın bir neticesi değildir,  

Toplum farklılıkların değil, ihtiyaçların bir toplamıdır, onu farklılıklarla izah etmeye çalışmamız yalnızca arzu edilmiş bir temennidir, farklı iş kollarıyla izah etmeye çalışmamız ise yalnızca gerekçemizi tamamlama girişimidir, çünkü gerçekte onun bu söylediğimizle hiçbir ilgisi yoktur. 

 

2 YORUMLAR

  1. Sn Yersiz verdiğiniz örnek (LGBT)i üzerinden gidersek zafiyette olan kişi olmayana “Aslında zafiyette olan sensin. Sen de benim gibisin, senin de mayanda bu var. Ben bu farklı halimi istedim. Sen istemedin kendini menettin. Nefretinin sebebi bu” mu diyor? Yoksa o bu tür sorgulamalara pek kafa yormadan yaşayabildiği kadar tercihini yaşarken, siz inanın ki “bu işin mekanizması aslında budur” konusuna kafa yormuşsunuz. Son araştırmalar da bunu gösterir nitelikte diyorsunuz.

    Yani diyorsunuz ki toplumda ortaya çıkan tanımlanabilecek bütün (a)normallikler toplumu oluşturan bazı kişilerin oradan buradan gördüklerinden seyrettiklerinden esen arzulara dayanamayıp bu arzulara kendini kaptırması sonucu, yani bunları “isteme”si sonucunda ortaya çıkmıştır. Sanırım yanlış anlamıyorum; tamamen hemfikiriz.

    DiNi bakış açısı da bu öngörüyü kazandırıyor insana, öyle değil mi? DiN’in sahibi olan Allah’ın, tevhid kapsamında Kitabı, Kuran’ı okuduğumuzda bu bariz değil mi? “Hayr”ı ve “Şer”i yaratan Allah deniyor ayetlerde. Ancak, anormalliklere kötülüklere direnin, potasiyel zafiyetlerinize karşın irade verdik, hakim olun; nefsin hevasına uymayın, gayrimeşruya uymayın, yanlış işler yapmayın direktifiyle/mükellefiyetiyle de donatılmışlık var. Yani, potansiyel soruna karşı ikaz ve tenbih ile çözüm adeta fabrika ayarı olarak (trouble shooting) işin taaa en başında verilmiş gibi bir hal, öyle değil mi?

    • Habil-Kabilden beri ortaya çıkan bütün arızaların kaynağı belli aslında; zafiyetinin farkında olmayana vesvese eden ve onun nefsiyle adeta bütünleşebilen (ona arkadaş olna); misal, “Aslanım, insan hakları kapsamında sen de insansın. Toplumdaki yerini söke söke al. Kendini kabul ettir” şeklinde gaz veren duygu ve düşünceler. Dini tanımlamayla, bunun kaynağı iblistir. o’na bilerek bilmeyerek uyan, zokayı yutmuş oluyor. Liberal hürriyetine kavuştuğu için de artık bütün başka kötülüklere de açık hale gelebiliyor.

      Bu, zafiyet çeşitlerinden sadece bir çeşidi, cinsel olanı. Bunun yanısıra, psikolojik zafiyetler, komşun açlıkta yaşam mücadelesi verirken lüks ve israf içersinde yaşama zafiyetleri, tembellik/uyuşukluk zafiyetleri, kötü huylarda israr zafiyeti, hırsızlık/çalma zafiyeti kleptomani, şan şöhret düşkünlüğü zafiyeti vs vs. Bütün bu zafiyetler tarihçesinde Allah’ın ikaz ve tenbihlerini hiçe saymış, dikkate almamış olmakla (dini olarak şuurlanmamış olmakla) insanın genetiğine geçiş mekanizmasını teşkil ediyor diyebilir miyiz? Misal, derler ya, yahu hık demiş büyük dedesinin burnundan düşmüş! Yani, o da ne kadar bencil ne kadar bencil, o kadar olur! Veya, yahu şu zavallı hatçanımın gelininin büyük büyük anneannesi de çok kötü huyluymuş, hiç laftan anlamazmış…. Mekanizma buysa peki alacakaranlık kuşağındakiler için çözüm ne? Bence bir değil en azından iki çözüm var.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here