Irkçılık politik bir tercihtir

0

Politik bir insan değilim ve bu tür yazılar da tarzım değildir, ancak ırkçılık bu ara tavan yaparken ve en değme aydın ve gazeteciler bile içine şuursuzca atlarken birkaç kelam etmeden olmazdı. 

Çoğu insan ırkçılığın bir hastalık olduğunu söyler. 

Bu kuşkusuz doğru değildir, ırkçılık politik bir seçimdir, ucunda yönlendirilen kitlelerde belirli duyuların yığın halinde teslim alınması kurgusu vardır. 

Yani kelimenin en yalın ifadesiyle ırkçılık politik bir seçimdir, tasarlıdır, bilinçlidir; tek fark tüm o ırkçı refleksleri gösterenlerin o tasarlamayı yapan beyin takımı içinde yer almaması, yönlendirilip şuursuzlaştırılarak yığınlar halinde teslim alınmasının farkında olmamasıdır. 

Örneğin Almanlar genelde nesnel insanlardı, egemen yaşam biçimlerine genellikle nesnellik hakimdi, ama yine de iktidar Aryan’ların, özellikle açık renkli sarışın olanların bayağı diğer insanlardan üstün olduğu tezini onların belirli hassasiyetleri üzerinden işleyince onları ikna etmeyi başardı ve onlarda böylece başta Sami ırkından olanlar ile çingenelerin ve sonrasında diğer halkların kendilerinden aşağı olduğuna ikna oldular. 

Gerçekte o yaşananların hiçbiri Alman nesnelliğiyle uyuşmuyordu, ama belli ki bir şey defaten tekrarlanınca bir şekilde ussal yeteneklere galebe çaldı ve Almanlarda bir duygu körelmesi yaratarak halkı şuursuz bir yığın haline getirmeyi başardı.

Bir Alman kendi soyundan gelen birine hala cömert davranışını sürdürürken, eskiden aynı şekilde davrandığı diğer halklara karşı duyarsızlaştı, insan olma vasfından çıktı. 

Irkçılık karşıtı gösteri

Veyahut daha yakın bir örnek verirsek; Türkler genelde duyarlı insanlardır, bu duyarlılıkta Türki veya İslami etnisitelere öncelik verilse de dünyanın diğer mazlum halklarına karşı da bir duyarlılık gösterdiler, ama iş Ermenilere veya Kürtlere geldiğinde o insani duygular kayboldu, yerini şuursuz bir yığının reflekslerine terk etti.

Ve ne yazık Almanya’da olduğu gibi Türkiye’de de en değme aydın ve gazeteciler bile empati yapmak veya karşılarındaki insanları insan olarak dinleyip anlamak yerine yığınların o şuursuz tepkilerine iştirak etmeyi seçti, onlarla birlikte indirecekleri darbeye indirecek hedef aradı.

Oysa aydınların sorumluluğu insanları objektif anlamda aydınlatmak, nelerin döndüğünden haberdar etmektir; gazetecilerin sorumluluğu ise olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde bir açıklığa kavuşturmaktır.

Kuşkusuz bu bayağılaşma yalnızca ırkçılıkla sınırlı bir durum değildir, yani bu bayağılaşmanın ideolojik veya dinsel ayağının da ırkçılıktan aşağı kalır bir yanı yoktur, oda şuursuzdur, ben merkezcidir, bencildir, gayri kendisinden öte olanı görecek sağ duyu ve kabiliyetten yoksundur.

Almanya’da binlerce insanın şuursuz bir yığın şeklinde Hitlere tapınması veya benzer şekilde binlerce Rus’un Lenin‘in ölüsü önünde diz çökmesi, Sam Amca Vietnam’ı yakıp yıkarken ABD yurttaşlarının o vahşeti vatani bir görev addederek savunması bunlardan yalnızca birkaç örnektir. 

Bu ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de uzun bir dönemdir insan hayatı sayılı cesetler üzerinden nesnelleştirilmiş, başarı cesetlerin sayısına endekslenerek daha çok ceset beklenir olmuştur; kimse o ölen insanların kim olduğunu, ne olduğunu veya niçin öldüğünü sormuyor, yalnızca ölmesini istiyor ve ölmüş olmasını hem bir başarı hem de moral bir zafer olarak addediyor; böyle şartlanınca tersinin vuku bulması olasılığı karşısında pek tabii olarak moral çöküntü yaşıyor, başkasına yaptığı kötülüğün kendisine de yapılacağı telaşına kapılıyor.

Şunun üzerine basarak söyleyebilirim ki, bu moral değerde nesnel bir bilinç kaynağı yoktur; inandıkları şey şartlı olarak onlara öğretilmiş bir öğretidir, ötesini bilmelerine ise zaten izin vermiyorlar.

Bu konuda Türklerde de Almanlarda da Amerikalılarda da ve diğer ülke yurttaşlarında da nesnel bir bilinç kaynağı yoktu, tüm savrulmaları öğretildiği veya bilmelerine izin verildiği üzere tepki vermeleri üzerine kurguludur; yaşananların ulusal amaç açısından ulvi bir hale getirilmesi bu kurgunun bir devamından başka şey değildir.

Bugün bile bir Amerikalı yurttaş Amerikan askerlerinin Vietnam’a niye gittiğini bilmiyor, araştırmıyor, sorgulamıyor ve en kötüsü bunu sorgulamayı hala ulusal görev veya vatanına karşı olan sorumluluk duygusu açısından sakıncalı bir teşebbüs olarak görüyor.

Oysa Amerika’nın Vietnam’da yürüttüğü savaş politik bir tasarruftu ve savaş sırasında bile o politika defalarca değişti, ta ki çekilene kadar ki, geri çekilme de aynı politik tasarrufun farklı bir versiyonuydu; dolayısıyla iki farklı politik tercih arasında ölenlerden birilerin ölümü gereksizleşirken pek ala bir zaman sonra diğer ölenlerin ölümleri de gereksizleşebildi ve bugün bakıldığında ise neredeyse o teşebbüssün baştan sona yanlış bir tasarruf olduğu kabul edildi.  

Türkiye’nin de Kürt Sorununda veya Ermeni meselesinde aldığı tutum da benimsenmiş bir politikadır, bunun ulusal temelde bir ifade bulması onu benimsenmiş dönemsel bir tasarruf olmaktan çıkarmaz; ifade bugün bu politikanın gerekçelendirilme şekline işarettir, yarın başka bir politikanın gerekçelendirilmesine işaret edecektir, yani bu politika her zaman değişebilir -ki; yer yer değişti- ama ne giden canlar geri gelebilir ne de dökülen kanlar.

Floyd’un öldürülmesinden sonra yapılan gösteri

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de sorun, o politik savrulmalarda aydın ve gazetecilerin o politikayı ussal bir çerçevede almamaları, daha çok ulusal bir görev şeklinde almaları, tutarsızlıkların gerisinde durmakla hem halka hem de mesleklerine ihanet etmekte bir sakınca veya çelişki görmemeleridir.   

Yoksa aydın ve gazetecisi bu durumdayken bilinçaltları yurtseverlik simgeleriyle, onur düşleriyle, eğilmez gururla veya eski Osmanlı İmparatorluğunun sarhoş edici kuruntularıyla doldurulmuş sıradan insanların verdikleri tepkide bir gariplik yoktur; sonuçta onlar pompalanmış bir tehdit algısıyla tedirgin edilmiş bulunuyorlar; kaba saba, esmer, kıllı adamların bir gün gelip ülkelerini böleceklerini, kendilerini yurtlarının bir köşesinden diğer bir köşesine süreceklerini düşünüyorlar. 

Tabii algı bu olunca, onlarda bu kaba saba, değersiz adamların öldürülmesini doğru buluyor ve öldürürken vicdani bir sorumluluk duymuyor ve işin doğrusu devlette tam olarak böylesi ruhsuzlaşmış, makine gibi hareket eden yurttaş istiyor.

Yurttaşlık, insana kendi olağanüstü görkeminin kuruntularıyla kendi kendisini büyülemesi öğretilmiş o ilkel kölenin yeni versiyonudur; biraz ırkçılık, biraz dincilik sosu derken körkütük sarhoş edilmiş, başka bir efendinin kölesine bağırmayı veya öldürmeyi vatanseverliğin bir meziyeti sayıyor.

Yurttaşlığın kitabında eşitlikler, özgürlükler, kalkınma, refah toplumu olma gibi sosyal haklar yoktur, varsa yoksa devletin bekası, efendileri olan liderlerin sürtüştükleri diğer efendi, siyasi aktör veya devlet adamlarını uyuşmuş beyinlerine gıda olacak hamasi sözlerle alaşağı etmeleridir.

Oysa bu devlet geleneği on bin yıllık bir saltanat geleneğidir, insanları var olduğundan bu yana yiğitlik, erdem ve kahramanlık teraneleriyle uyutmuş ve böylece onları uğrunda ölmeye hazır eşekler haline getirmiştir.  

Gerçek meziyet ölmek, öldürmek değildir, yaşamak ve yaşatmaktır ve ne yazık bu da o olgu ve olayların nedenlerini sorgulamaktan geçmektedir.

Biliyorum, normal düşünemiyoruz, çünkü bilincimizi o hamasi sözlerin baskısından kurtarıp normal düşünme koşulunu elde edemiyoruz. 

Ama kurtulmak ve özgür olmak istiyorsak bir tek yol vardır, o da hamasettin bu afyonundan kurtulmaktan geçmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here