İslâmî Yönetimler, Teokrasi midir?

0

Bu yazı dizimize; 

“Din-Siyaset ya da Din-Devlet İlişikisi- Giriş”

“Dine Bağlı Devlet  Yönetimi (Teokrasi)” 

“Tarihte Dine Bağlı Teokratik Devletler ve Yönetimler” yazılarımız ile başladık, devam ediyoruz.

Teokrasinin sırf dinle ve Tanrı’yla alakasından yola çıkarak İslâm’ın da benzer bir anlayışa sahip olduğunu iddia etmek veya hükmetmek yanlış bir kıyastır. 

İslâmî ilkeler hiçbir şekilde teokrasiye yol vermez. Bilakis teokrasi, sahih dinî gelenekten uzaklaşıldığı veya vahyin kopukluğa uğradığı dönemlerde ortaya çıkmıştır.

Bir kere İslâm’da hiçbir devlet başkanının Allah adına hareket etmesi, ilahlık veya kutsallık iddia etmesi ve sorumluluktan kaçması mümkün değildir. 

Hz. Ebu Bekir, kendisine “Allah’ın halifesi” denilmesine şiddetle itiraz etmiştir. Ancak Emeviler ve  daha sonraki dönemlerde bazı sultanlar bu ismi kullanmış, ayrıca kendilerinin, “yer yüzünde Allah’ın gölgesi” olduklarını iddia eden sultanlar,  her türlü icraatlarını meşru göstermeyi hedeflemişlerse de hiç şüphesiz bu anlayış İslâmî esaslardan bir sapmanın ifadesidir.

Reklam

İslâm’da Allah ve Resûlü (s.a.s) dışında hiçbir şahsa ve hiçbir zümreye karşı mutlak itaat yoktur. İtaat, ancak meşru ve maruf (iyi, faydalı) olan işlerdedir. (Buharî, ahkâm 5, 43) 

Zira İslâm’da devlet başkanı da dahil hiçbir yönetici masum değildir. Onlar da hata ve yanlış yapabilir, zulüm ve haksızlıklara sapabilirler. 

Şayet emir ve buyruklarında kendi çıkarlarını halkın maslahatları önüne geçirirlerse halkın kendilerine itaat etme haklarını da kaybederler.

Hatta yöneticilerinin hak ve adaletten saptığını gören halkın, buna sessiz kalmaması ve şartlara göre üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi tavsiye edilmiştir. 

Bu sorumluluk da bazen nasihatle, bazen uyarı ve ikazla, bazen sivil itaatsizlikle, bazen muhalefet ve direnmeyle yerine getirilir. 

Zira yöneticiler de, Kur’ân’da açıkça emredilen (Âl-i İmrân, 3/104, 110) emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker vazifesinin kendisine karşı yerine getirilmesi gereken kimseler arasındadır. Hatta Peygamber Efendimiz, zalim sultanın yanında hakkın söylenmesini en büyük cihad saymıştır. (Tirmizi, fiten 13)

İslâm’a göre yönetim, belirli bir hanedanın elinde dolaşan kutsal bir hak değildir. Bilakis yöneticiler, seçim, şura ve bey’at esaslarına göre belirlenir. İslâm’da siyasi katılım esastır. 

Bu yüzden İslami ilkelerde,  devlet başkanı meşruiyetini Allah’tan değil, halktan alır. Allah adına değil halk adına, halktan aldığı yetkiyle halkı yönetir. Ehliyetini kaybettiği ve hukukun dışına çıktığı durumlarda da halkın ileri gelenlerinden oluşan “ehlü’l-hal ve’l-akd”  (Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında İslâm hukuku terimi) heyeti tarafından görevden alınır.

Reklam

İslâm’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ayrıcalıklı bir kısım haklara sahip olan ve manevî otoritenin yanında maddi otorite üzerinde de hak iddia eden ruhban sınıfı da yoktur. 

İslâm, din adamları ve yöneticiler de dahil olmak üzere hiç kimseyi bir diğerinden üstün kılmamıştır. İslâm’da hiçbir şahsın veya hiçbir zümrenin ayrıcalığı ve dokunulmazlığı yoktur. 

Bilakis bütün vatandaşlar kanun önünde eşit oldukları için herkes eylemlerinden ötürü sorgulanır, hesaba çekilir ve suçu tespit edildiğinde de cezalandırılır. 

İslâm tarihinde, devlet başkanlarının sıradan bir vatandaşla hâkim huzuruna çıktığı ve davayı kaybettiği birçok olayla karşılaşmak mümkündür.

İslam âlimleri sivil insanlardır. Yönetime müdahale edemezler. Diğer vatandaşlar gibi devlette kamusal bir vazife aldıklarında da hak ve sorumlulukları sadece üstlendikleri vazifeyle sınırlı kalır. 

Onların içtihat yetkisi vardır. Fakat içtihat, sadece müçtehidin kendisini bağlar. Başkalarının bu içtihada göre amel etme mecburiyeti de yoktur.

Teokratik sistem bir çeşit dikta rejimidir. Bu yüzden teokrasinin olduğu bir yerde özgürlüklerden bahsedilemez. Halbuki, semavi dinlerin ve  peygamberlerin gönderiliş gayelerinden en önemlisi insanları hür ve bağımsız hale getirebilmek; insanın insana köle olmasının önüne geçmektir. 

Zira insanların hür bireyler olarak rahatça irade ve tercihlerini kullanamadığı bir yerde hakiki bir dindarlıktan da söz edilemez. İnsanlar her türlü zorba ve diktatörün kölesi olmaktan kurtulmalıdır ki Allah’a hakkıyla kul olabilsinler.  

İslâm’a göre insanın karşısında temenna duracağı ve boyun eğeceği tek varlık Allah’tır.

Bütün bunların yanında teokrasinin hâkim olduğu bir devlette, Tanrı adına yönettiğini iddia eden bir liderin, başkalarının fikirlerine değer vereceği ve sıkı sıkıya hukuk kurallarına bağlı kalacağı düşünülemez. Böyle bir devlette kamusal vazifeler ehil olanlara değil, kayıtsız şartsız itaat edenlere verilecektir. Neticede adaletten, ehliyetten, liyakatten, istişareden geriye bir şey kalmayacaktır.

Belki bazıları tarafından İslâm hukukunun uygulanmasının özgürlükleri kısıtlayacağı, belirli hak ihlallerine sebebiyet vereceği ve dolayısıyla teokrasi doğuracağı ileri sürülebilir. 

Ne var ki, bu doğru değildir. Zira İslâm’ın kamu hukukuna dair ortaya koyduğu hükümler oldukça sınırlıdır ve bunlar da genel itibarıyla evrensel ve insanî prensiplerdir. Bu konudaki detay hükümler ise içtihada bırakılmıştır.

Ayrıca İslâmî hükümler sadece Müslümanlara uygulanır. Gayrimüslim vatandaşlar kendi inanç ve hukuklarına göre yaşar ve bunlara göre yargılanırlar. Nitekim Medine Anayasasında bu, açıkça ifade edilmiştir. Aynı şekilde İslâmi yönetimlerde azınlıklara, can, mal-mülk,  din ve vicdan hürriyeti tanındığı da tarihî bir gerçektir. 

Müslümanların İslâm hukukuna göre sorumlu tutulmalarının sebebi de devletin ve yöneticilerin bu yöndeki talep veya baskıları değil, bilakis Müslümanların inandıkları dine göre yaşama istikametindeki talep ve istekleridir. Müslüman olmak ise tamamen bireylerin hür irade ve tercihlerine bırakılmıştır. 

Dine girme noktasında kilisenin yaptığı gibi bir zorlama asla söz konusu olamaz. Zira istemediği halde dine girmeye zorlanan bir kimse Müslüman değil münafık olur.

Netice itibarıyla dine dayalı devlet/yönetim-teokrasi hiçbir şekilde İslamiyet’in temel esaslarına uygun bir yönetim şekli değildir. Din, bir baskı aracına dönüştüğü takdirde, bundan öncelikle ve en fazla zarar görecek yine dinin kendisi olacaktır. 

İslâmî yönetim iddiasıyla ortaya çıkan bazı devlet yöneticileri, yönetim tarzları itibarıyla ne kadar teokrasiye yaklaşırlarsa, o kadar İslâm’dan uzaklaşmış olacaklardır. Buradan yola çıkarak ele geçirdikleri devlet aygıtıyla, halkı zorla dindarlaştırmayı hedefleyen siyasal İslamcıların da nasıl bir yanlış içinde oldukları anlaşılabilir. 

İslami yönetimlerin  en sorunsuz ve en mükemmel örneği, Hz Davud ile Hz Süleyman (a.s) ve son Peygamber Hz Muhammed (s.a.v)’in devlet  yönetimleridir. 

Vesselam.

(Daha geniş bilgi için bkz. “İslâmî bir teokrasi mümkün müdür?” Yüksel Çayıroğlu)

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here