Kadınlar Öldürülüyor, Sistem Susuyor/Frauen werden getötet…

0

(Deutsche Version s.u.)

Carmen sahnede öldürüldüğünde bütün salon alkışladık.
Trajikti. Estetikti. Dramatikti.

Oysa aynı sahne bugün her gün bir apartman dairesinde, bir sokak köşesinde, bir balkonda, bir merdiven boşluğunda yaşanıyor.

Bu kez alkış yok.
Bu kez insanın ruhunu saran klasik müzik yok.
Bu kez dekor yok.

Haykırışlar var.
Çığlıklar var.
Ölümün soğuk yüzü var.

Ve her yeni gün bir kadın daha eksiliyor hayattan.

Carmen özgür bir kadındı. Bir erkeği sevdi, sonra başka birini seçti. Ayrıldı. Yön değiştirdi. Kendi arzularının arkasından gitti.

Erkek arkadaşı bunu aşk değil, bir hak ihlali olarak gördü. Onuru kırılmış, egosu yaralanmıştı. Kontrolü elinden alınmıştı. Bu yüzden Carmen’i öldürdü.

Bugün Türkiye’de ve dünyada öldürülen kadınların büyük bir kısmı da tam olarak bu yüzden katlediliyor.

Ayrıldıkları için.
Özgür olmak istedikleri için.
Başkasını seçtikleri için.
Hayatlarının başrolünde kendileri olmak istedikleri için.

Mesele Carmen ya da Carmen’in istekleri değil. Mesele, yüzyıllardır değişmeyen erkek hegemonyasının kadınlar üzerindeki tezahürü.

Bir zamanlar üniformaydı, şimdi sivil kıyafet.
Bir zamanlar bıçaktı, şimdi tabanca.
Bir zamanlar sahnede canlandırmaydı, şimdi hayatımızın her alanına bulaşan, gerçek mi gerçek erkek şiddetiyle karşı karşıyayız.

“Ya benimsin ya kara toprağın” zihniyeti kanlı canlı hâlâ aramızda dolaşıyor.

Bu anlatı bir duygu meselesi değil; çıplak rakamlarla da ortada.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun 1 Ocak–31 Aralık 2025 tarihleri arasında tuttuğu kayıtlara göre en az 391 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Bu vakaların 297’si kadın cinayeti, 94’ü ise şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçti.

Kadınlara yönelik şiddet yeni yılın ilk ayında da hız kesmedi. Anıt Sayaç verilerine göre Ocak ayının 26’sına kadar 17 kadın daha yaşamını yitirdi.

Erkeklerin duygularını regüle edememesi, hayal kırıklığıyla baş etme becerilerinin zayıflığı, terk edilmenin narsistik bir yaralanma yaratması ve “hayır”ı kişisel bir hakaret gibi algılamaları bu krizi tetikleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.

Erkeklerin kayda değer bir bölümü kadını bir insan olarak değil, bir nesne olarak görüyor ve ayrılığı bir hak ihlali sayıyor. Kendini bile denetleyemeyen baskıcı bu birey, kadının bedenini ve hayatını denetlemekle yükümlü olduğunu sanıyor.

“Namus”, “tahrik”, “kıskançlık” söylemleri; medyada atılan “aşk cinayeti” başlıkları ve mahkemelerde uygulanan indirim gerekçeleriyle ataerkil kültür cinayeti normalleştiriyor, toplumu faille özdeşleştirmeye zorluyor.

Bu noktada hukuk da çoğu zaman koruyucu değil, geciktirici bir rol oynuyor.
Haksız tahrik ve iyi hâl indirimleri, failin mağdurlaştırılması ve cezasızlık algısının yayılması, hukuksal anlamda bir ceza indirimi kültürünü kalıcı hâle getiriyor. Mevcut yasaların uygulanmaması ya da yetersiz uygulanması, şiddet uygulayan erkeklere örtük bir dokunulmazlık hissi veriyor.

İşsizlik ve yoksulluk, aile içi gerilimi artıran önemli faktörler arasında. Ekonomik güç kaybı, kırılgan erkek egosunu daha da saldırgan bir hâle büründürüyor. Kadın ise ekonomik bağımsızlığını ilan edemediği için, kendisine şiddet uygulayan erkeğe mecburen bağımlı kalıyor. Kadınların eğitim seviyesinin düşük olması da karar verme süreçlerinde özgürleşememelerine neden oluyor ve partner şiddetini derinleştiriyor.

Alkol ve madde kullanımı, dürtü kontrol mekanizmalarını bozarak şiddeti tetikliyor. Kontrolcü ve kıskanç davranışlar, alkol ya da madde etkisiyle birlikte daha yoğun, daha yıkıcı ve daha ölümcül sonuçlar doğurabiliyor.

Erkek şiddetinin kuşaktan kuşağa aktarımıyla, şiddeti çocuk yaşta öğrenmiş erkek profili, yaşattığı travmanın farkında bile olmadan aynı şiddeti yeniden üretiyor.

Sanatın ve kültürün erkek şiddetini estetize etmesi, şiddetin toplumun en ince kılcal damarlarına kadar sızmasına neden oluyor. Carmen gibi hikâyelerde öldürülen özgür kadın teması, televizyon dizilerinde maço ve nobran erkeklerin başrollerde yüceltilmesi, “aşk eşittir sahiplik” kodları ve popüler kültürün toksik aşk miti bunun en çarpıcı örnekleri.

Kadın özgürleştikçe şiddetin azalması beklenirken, tam tersine bir artış paradoksu ile karşı karşıya kalıyoruz. Erkek egosu bunu bir tehdit olarak algılıyor ve savunma refleksiyle şiddetin dozunu artırıyor.

Kadınların ilişki içinde kırmızı bayrakları fark edememesi, bireysel bir “yanlış seçim” meselesi değil; yıllar boyunca romantize edilen şiddetin, normalleştirilen kontrolün ve öğretilen tahammül kültürünün bir sonucu. Travma bağı, öğrenilmiş çaresizlik ve “belki değişir” umudu, kadının riskli ilişkilerden kopmasını zorlaştırıyor.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde femicide riski katlanarak artıyor.

Femicide, en yalın hâliyle bir kadının kadın olduğu için öldürülmesi demektir. Bu, sıradan bir cinayeti değil; cinsiyete dayalı bir öldürmeyi tanımlar.

Femicide’ın arkasındaki zihniyet şudur:
“Benim olmalıydı.”
“Beni terk edemez.”
“İtaat etmedi.”
“Namusumu kirletti.”
“Başkasını seçti.”
“Sözümü dinlemedi.”

Yani mesele bireysel bir öfke patlaması değil; erkek egosu, kontrol arzusu ve ataerkil hak iddiasının birleşimidir.

Bugün sistem kadına “kaç”, “saklan”, “dikkat et” diyor. Ama erkeğin kılına bile dokunmuyor. Oysa şiddeti durdurmak için fail odaklı müdahale olmadan bu döngü kırılamaz.

Bugün hiçbir ülkede bu sorunu bütünüyle çözen, kalıcı ve yaygın biçimde işleyen bir model yok. Oysa olması gereken açık: Şiddet uygulayan erkekler için kapalı grup terapileri, empati eğitimi, dürtü ve öfke kontrol programları ile erkeklik normlarını sorgulayan müdahaleler hayata geçirilmelidir. Bu programlar ceza öncesinde, ceza sürecinde ve ceza sonrasında zorunlu olmalıdır.

Aksi hâlde hapisten çıkan erkek, kişisel ve duygusal anlamda hiçbir dönüşüm yaşamadan, aynı düşünce kalıplarıyla hayatına devam eder. Biz beklerken o, şiddeti yeniden üretmeye devam eder.

Nitekim geçtiğimiz aralık ayında çıkan afla tahliye edildikten sonra bir kadını katlederek yeniden cezaevine gönderilen, kadınlara yönelik şiddet geçmişi bulunan failler bunun somut örneğidir. Bir kadın, ardından bir kadın daha, sonra bir kadın daha hayattan koparılırken; bazı kadınlar “sıra bize ne zaman gelecek” kaygısıyla yaşamaya zorlanır.

Sağlık ocakları bu noktada kritik bir kamusal alan olabilir. Erkeklerin temas ettiği nadir sağlık kurumlarından biri olan bu merkezlerde, damgalamadan yapılacak psikolojik risk taramaları; aşırı kıskançlık, takip davranışı, ayrılık sonrası çöküş, madde kullanımı ve şiddet geçmişini en erken aşamada görünür kılabilir.

Bu uygulamalar cinayetleri tamamen ortadan kaldırmayabilir; ancak riski ciddi biçimde azaltabilir.

Bu mesele, her ölümün ardından sosyal medyada atılan birkaç paylaşım ya da dizlerimizi döverek geçiştirilecek bir sorun değildir.

Bu nedenle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, sivil toplum kuruluşları, gönüllü psikologlar ve psikiyatristler koordineli bir biçimde çalışmak zorundadır. Dünyada bu sorunla mücadelede uygulanan modeller incelenmeli; bilimsel veriye dayalı, denetlenebilir ve sürdürülebilir politikalar gecikmeden hayata geçirilmelidir.

Belki bu sorunu bütünüyle çözmek on yıllar alacak. Ancak anaokulundan başlayarak erkek şiddetiyle mücadele edilmediği sürece, her yeni yıl yüzlerce kadını kaybetmeye devam edeceğimiz artık bilinen bir gerçektir.

Carmen sahnede öldüğünde buna trajedi dedik; bugün öldürülen kadınlara ise hâlâ kader demeyi sürdürüyoruz.

Bir an önce bir şeyler yapılması gerekiyor.

Not: Sanatçı Aleyna Kartal tarafından sıradanlaşan kadın cinayetlerini görünür kılmak amacıyla hazırlanmış bir yerleştirme. (BASE- 2025)

Sezen Aksu öncülüğünde erkekler tarafından öldürülen kadınlara dikkat çekmek için hazırlanmış saygı ve vicdan albümünden “Güldünya” isimli parça

___________________________________________________

Frauen werden getötet, das System schweigt

Als Carmen auf der Bühne getötet wurde, applaudierte der ganze Saal.

Es war tragisch. Es war ästhetisch. Es war dramatisch.

Doch dieselbe Szene spielt sich heute jeden Tag in einer Wohnung, an einer Straßenecke, auf einem Balkon, in einem Treppenhaus ab.

Diesmal gibt es keinen Applaus.

Diesmal gibt es keine klassische Musik, die die Seele berührt.

Diesmal gibt es keine Kulisse.

Es gibt Schreie.

Es gibt Kreischen.

Es gibt das kalte Gesicht des Todes.

Und jeden Tag verschwindet eine weitere Frau aus dem Leben.

Carmen war eine freie Frau. Sie liebte einen Mann, dann wählte sie einen anderen. Sie trennte sich. Sie änderte ihren Weg. Sie folgte ihren eigenen Wünschen.

Ihr Freund sah darin keine Liebe, sondern eine Verletzung seiner Rechte. Seine Ehre war verletzt, sein Ego gekränkt. Er hatte die Kontrolle verloren. Deshalb tötete er Carmen.

Heute werden in der Türkei und weltweit die meisten Frauen genau aus diesem Grund ermordet.

Weil sie sich getrennt haben.

Weil sie frei sein wollten.

Weil sie sich für einen anderen entschieden haben.

Weil sie selbst die Hauptrolle in ihrem Leben spielen wollten.

Es geht nicht um Carmen oder Carmens Wünsche. Es geht um die seit Jahrhunderten unveränderte männliche Vorherrschaft über Frauen.

Früher war es die Uniform, heute ist es Zivilkleidung.

Früher war es ein Messer, heute ist es eine Pistole.

Früher war es eine Darstellung auf der Bühne, heute sind wir mit echter männlicher Gewalt konfrontiert, die jeden Bereich unseres Lebens durchdringt.

Die Mentalität „Entweder gehörst du mir oder du gehörst der Erde“ ist noch immer lebendig unter uns.

Diese Erzählung ist keine Frage der Gefühle, sondern lässt sich anhand nackter Zahlen belegen.

Nach den Aufzeichnungen der Türkischen Frauenverbandsföderation wurden zwischen dem 1. Januar und dem 31. Dezember 2025 mindestens 391 Frauen von Männern getötet. 297 dieser Fälle wurden als Frauenmorde registriert, 94 als verdächtige Todesfälle.

Die Gewalt gegen Frauen hat auch im ersten Monat des neuen Jahres nicht nachgelassen. Nach Angaben des Anıt Sayaç haben bis zum 26. Januar weitere 17 Frauen ihr Leben verloren.

Die Unfähigkeit von Männern, ihre Gefühle zu regulieren, ihre Schwäche im Umgang mit Enttäuschungen, die narzisstische Verletzung, die eine Trennung für sie darstellt, und die Tatsache, dass sie ein „Nein” als persönliche Beleidigung auffassen, gehören zu den grundlegenden Faktoren, die diese Krise auslösen.

Ein beträchtlicher Teil der Männer betrachtet Frauen nicht als Menschen, sondern als Objekte und sieht eine Trennung als Verletzung ihrer Rechte an. Diese repressiven Individuen, die nicht einmal sich selbst kontrollieren können, glauben, dass sie das Recht haben, den Körper und das Leben einer Frau zu kontrollieren.

Begriffe wie „Ehre“, „Verführung“ und „Eifersucht“, Schlagzeilen wie „Liebesmord“ in den Medien und die in Gerichten geltenden Milderungsgründe normalisieren patriarchalische Kulturmorde und zwingen die Gesellschaft, sich mit dem Täter zu identifizieren.

An dieser Stelle spielt das Recht meist keine schützende, sondern eine verzögernde Rolle.

Unberechtigte Provokations- und Milderungsgründe, die Viktimisierung des Täters und die Verbreitung der Wahrnehmung von Straffreiheit führen zu einer dauerhaften Kultur der Strafmilderung im rechtlichen Sinne. Die Nichtanwendung oder unzureichende Anwendung der geltenden Gesetze vermittelt gewalttätigen Männern ein implizites Gefühl der Unantastbarkeit.

Arbeitslosigkeit und Armut gehören zu den wichtigsten Faktoren, die zu Spannungen innerhalb der Familie führen. Der Verlust wirtschaftlicher Macht macht das fragile männliche Ego noch aggressiver. Da Frauen ihre wirtschaftliche Unabhängigkeit nicht erklären können, bleiben sie zwangsläufig von dem Mann abhängig, der ihnen Gewalt antut. Das niedrige Bildungsniveau von Frauen führt dazu, dass sie sich in Entscheidungsprozessen nicht frei entfalten können, was die Gewalt durch ihre Partner noch verstärkt.

Alkohol- und Drogenkonsum beeinträchtigen die Impulskontrolle und lösen Gewalt aus. Kontrollsüchtiges und eifersüchtiges Verhalten kann unter dem Einfluss von Alkohol oder Drogen zu intensiveren, zerstörerischeren und tödlicheren Folgen führen.

Durch die Weitergabe männlicher Gewalt von Generation zu Generation reproduzieren Männer, die Gewalt bereits in ihrer Kindheit gelernt haben, diese Gewalt, ohne sich der Traumata bewusst zu sein, die sie damit verursachen.

Die Ästhetisierung männlicher Gewalt in Kunst und Kultur führt dazu, dass Gewalt bis in die feinsten Kapillaren der Gesellschaft vordringt. Das Thema der ermordeten freien Frau in Geschichten wie Carmen, die Verherrlichung machistischer und rüpelhafter Männer in Fernsehserien, die Codes „Liebe ist Besitz“ und der toxische Liebesmythos der Populärkultur sind die auffälligsten Beispiele dafür.

Während man erwarten würde, dass die Gewalt mit der Emanzipation der Frau abnimmt, sehen wir uns stattdessen mit dem Paradoxon einer Zunahme konfrontiert. Das männliche Ego empfindet dies als Bedrohung und reagiert mit einem Verteidigungsreflex, indem es die Gewalt eskaliert.

Dass Frauen in Beziehungen die roten Flaggen nicht erkennen, ist keine Frage der individuellen „falschen Wahl“, sondern das Ergebnis jahrelanger Romantisierung von Gewalt, Normalisierung von Kontrolle und Vermittlung einer Kultur der Toleranz. Die traumatische Bindung, die erlernte Hilflosigkeit und die Hoffnung, dass sich „vielleicht etwas ändert“, machen es Frauen schwer, sich aus riskanten Beziehungen zu lösen.

Wenn all diese Faktoren zusammenkommen, steigt das Risiko für Femizid exponentiell an.

Femizid bedeutet in seiner einfachsten Form, dass eine Frau getötet wird, weil sie eine Frau ist. Es handelt sich dabei nicht um einen gewöhnlichen Mord, sondern um einen geschlechtsspezifischen Mord.

Die Denkweise hinter Femizid lautet:

„Sie hätte mir gehören müssen.“

„Sie darf mich nicht verlassen.“

„Sie hat mir nicht gehorcht.“

„Sie hat meine Ehre beschmutzt.“

„Sie hat sich für einen anderen entschieden.“

„Sie hat nicht auf mich gehört.“

Es handelt sich also nicht um einen individuellen Wutausbruch, sondern um eine Kombination aus männlichem Ego, Kontrollwunsch und patriarchalischem Anspruch.

Heute sagt das System den Frauen: „Lauf weg“, „Versteck dich“, „Sei vorsichtig“. Aber es rührt die Männer nicht einmal mit einem Finger an. Dabei kann dieser Kreislauf ohne eine auf die Täter ausgerichtete Intervention nicht durchbrochen werden.

Heute gibt es in keinem Land ein Modell, das dieses Problem vollständig löst und dauerhaft und flächendeckend funktioniert. Dabei ist klar, was zu tun ist: Für gewalttätige Männer müssen geschlossene Gruppentherapien, Empathietraining, Programme zur Impuls- und Wutkontrolle sowie Interventionen, die männliche Normen hinterfragen, durchgeführt werden. Diese Programme müssen vor, während und nach der Strafverbüßung obligatorisch sein.

Andernfalls kehrt der Mann aus dem Gefängnis zurück, ohne sich persönlich und emotional verändert zu haben, und setzt sein Leben mit denselben Denkmustern fort. Während wir warten, wird er weiterhin Gewalt ausüben.

Ein konkretes Beispiel dafür sind Täter mit einer Vorgeschichte von Gewalt gegen Frauen, die nach ihrer Entlassung im Rahmen einer Amnestie im vergangenen Dezember eine Frau ermordet haben und erneut ins Gefängnis gekommen sind. Eine Frau, dann noch eine Frau, dann noch eine Frau wird aus dem Leben gerissen, während andere Frauen mit der Angst leben müssen, wann sie an der Reihe sind.

Gesundheitszentren können in diesem Zusammenhang ein wichtiger öffentlicher Ort sein. In diesen Einrichtungen, die zu den wenigen Gesundheitseinrichtungen gehören, mit denen Männer in Kontakt kommen, können durch psychologische Risikountersuchungen ohne Stigmatisierung übermäßige Eifersucht, Stalking, Depressionen nach Trennungen, Drogenkonsum und Gewalt in der Vergangenheit frühzeitig erkannt werden.

Diese Maßnahmen können Morde zwar nicht vollständig verhindern, aber das Risiko erheblich verringern.

Dieses Problem lässt sich nicht mit ein paar Beiträgen in den sozialen Medien nach jedem Todesfall oder mit Selbstmitleid abtun.

Daher müssen das Ministerium für Familie und Soziales, zivilgesellschaftliche Organisationen, ehrenamtliche Psychologen und Psychiater koordiniert zusammenarbeiten. Die weltweit zur Bekämpfung dieses Problems angewandten Modelle müssen untersucht werden; wissenschaftlich fundierte, überprüfbare und nachhaltige Maßnahmen müssen unverzüglich umgesetzt werden.

Vielleicht wird es Jahrzehnte dauern, dieses Problem vollständig zu lösen. Es ist jedoch eine bekannte Tatsache, dass wir jedes Jahr Hunderte von Frauen verlieren werden, solange wir nicht schon im Kindergartenalter gegen männliche Gewalt vorgehen.

Als Carmen auf der Bühne starb, nannten wir es eine Tragödie; heute bezeichnen wir den Tod von Frauen immer noch als Schicksal.

Es muss dringend etwas unternommen werden.

Anmerkung: Eine Installation der Künstlerin Aleyna Kartal, die darauf abzielt, die alltäglich gewordenen Morde an Frauen sichtbar zu machen. (BASE- 2025)

Ein Stück namens „Güldünya” aus dem Album „Saygı ve Vicdan” (Respekt und Gewissen), das unter der Leitung von Sezen Aksu erstellt wurde, um auf Frauen aufmerksam zu machen, die von Männern getötet wurden.

Önceki İçerikDijital Hak Mücadelesi/ Kampf um digitale Rechte
Sonraki İçerikDünyanın gidişatı ve Türkiye/ Die Lage der Welt…
Aysun Saygı Köknar
İstanbul’da doğdu. Yeşilköy 50. Yıl Lisesi’nden mezun olan yazarımız aynı yıl Eskişehir İşletme Fakültesi’ne kaydını yaptırırken hiç zaman kaybetmeden iş hayatına atıldı. 1997’de gazeteci Erhan Köknar ile evlendi. 2002’de biricik kızı Dilara Köknar’ı dünyaya getirdi. Yaşama ve ölüme karşı hiç bitmeyen bir ilgi ve öğrenme arzusu ile dolu olan yazarımız yazarlık, yaratıcı drama, psikoloji, diksiyon, sanat tarihi, fotoğrafçılık alanlarında birçok sertifika programını bitirdi. Prof. Dr. Adnan Çoban ile birlikte Müzik Terapi adlı TV programını hazırlayıp sundu. Ardından çeşitli sağlık kurumlarında koordinatörlük ve halkla ilişkiler görevlerini yürüttü. 2013 yılında Alfa Yayınlarından çıkan “Beni karınca kadar seviyorsan” isimli romanıyla edebiyat dünyasına adım attı. Türk Sanat Musikisi ile yakından ilgilenen Aysun Saygı Köknar halen Bahçeşehir Musiki Derneği’nde korist olarak görev yapıyor. Ege dansları, latin ve sirtaki yapmayı seviyor. “Deli gömleğim” adlı bloğunda hayata dair notlarını yazarken gazeteci yazar Fehmi Koru’nun daveti üzerine haber, yorum ve düşüncelerini Ocak Medya okurları ile paylaşmaya başladı. Kısa bir aranın ardından Sinan Eskicioğlu yönetiminde yeniden yapılanan Ocak Medya ailesine geri döndü. 7 senedir Şekspir Paşa isimli tekir cinsi bir kedinin anneliğini yapıyor.