Kelimelerin büyüsü

0

Kelimeler anlamlarını mecazlar üzerinden tamamlamıştır.

Mecazlar ise sabit bir halin ifadesi değil, dolaylı bir örneklemesi olduğu için bize anlamları sonsuz şekilde soyutlama şansı vermiştir. 

Bu arada mecaz sayısı çoğalınca anlam zenginleşmiş, bize olay veya durumları pek çok şekilde ifade etme şansı vermiştir. 

Sosyalleştikçe mecaz dünyamız zenginleşmiş bize edebi bir dünya var etme olanağı verir olmuştur.

Sanat mecaz dünyamızın şaheseridir, real veya sürreal resimler ise onun tuvale dökülmüş hali…

Kısacası mecazlar baştan sona düşüncelerimizi ifade etmenin söze, yazıya veya resimlere dökülmüş şekilleridir.

Bir komedyen, talk showcu veya spiker amacını ifade etmek için belirli mecazlar kullanır ve o mecazları kullanma kabiliyeti gösterdiği oranda biz ona mesleğinin hakkını verdiğini kabul ederiz.

Aslında belki üçünün anlattığı konu aynı şeydir, ama her birinin amacını gerçekleştirmesi için kelimelerin o mecaz hallerine ihtiyacı vardır ve o mecazları en iyi kullananlara biz “kendisini ifade etti” deriz.

Ama diğer yandan bir ressam, roman yazarı veya şairin yaptığı da bundan farklı değildir, onlar da kendilerini ifade etmek için mecazların o özü soyutlama şartında faydalanırlar; birinin yazmış olması veya birinin çizmiş olması yalnızca amacını ifade etmesi açısından kullandığı bir yoldur.

Örneğin şair imge dilini kullanır, biz onun yaptığına imgeleme deriz, ama aslında onun yaptığı da ifade etmek istediğini belirli mecazlarla ifade etmesi şeklidir. 

Bir konuyu ifade etmenin ne kadar çok şekli varsa bu onun o kadar çok mecazla ifade etmesi olduğuna işarettir.

Örneğin sinemada perdeye düşmüş konu bir amacı ifade etmek içindir, ama iş ifadeyse mecazlara ihtiyaç vardır ve bu konuda konuşma dili nasıl mecazları kullanmanın bir yolu ise, görsel ifade de o amacı ifade etmenin diğer bir parçasıdır; çünkü ifade yalnızca sözcüklerle sınırlı bir iletişim dili değildir. 

Görselliğin mecazlarla ifadesi ise konuşma diliyle bir bütün olarak yapılandığı için oda en az konuşma dili kadar gelişmiştir ve hatta dilin eksik kaldığı yerde o devreye girmektedir, çünkü onun davranış karakterinde dilin yerelliğine nazaran daha bir evrensellik hakimdir.

Örneğin vücut dili yerel sesil* -bölgesel sesli diller- dile nazaran oldukça evrenseldir, çünkü ihtiyacın veya amacın ifadesine herkeste olan organlar iştirak etmektedir ve böylece susamış olanın susadığını veya acıkmış olanın acıktığını pek ala daha evrensel bir dille ifade edebilmektedir. 

Görkemli bir İngiliz Çince bilmediği için Çin’de, bir restoranda Çince menüden göz zevkine hitap eden bir yemek seçer, ama huzursuzdur, çünkü yakınlarından Çinlilerin köpek etini tükettiklerini öğrenmiştir; o yüzden el işaretiyle garsonun yanına gelmesini söyler ve garson gelince eliyle masasındaki yemeği işaret ederek “hav hav” der; garson yüzünde hoş bir tebessümle “vak vak” diye karşılık vererek onu rahatlatır. 

Elbette burada İngiliz köpekçe konuşmadı, yalnızca o evrensel köpek dilini taklit ederek amacına soyuna yakışır bir ifade kazandırdı; pek tabii olarak Çinli de eşdeğer evrensellikte bir dil olan ‘kazca’yı konuşmadı, ama o da İngiliz asaletinden aşağı olmayan evrensel kaz dilini taklit ederek ona karşılık verdi ve böylece iki tarafta meramını ifade ederek karşılıklı rahatlamış oldu.

Nemelazım soylu bir İngiliz’e köpek eti yetirmek olmazdı! 

Kuşkusuz tüm kelimeler mecazlardan müteşekkildir ve bazıları birden fazla anlama açık olsa da, bazıları da değildir, hatta onları anlamak için konusunda uzman olmak gerekir; kaldı ki eksik olsa da antropolojinin bazı alanları bu tür mecazların anlaşılması üzerine inşadır.

Örneğin psikologların mesleği bastırılmış bazı duyu veya duyguları ifade edilen mecaz kelimeler içinden bulup çıkarma üzerine bir ihtisastır ve hastalarını konuşturmalarının nedeni de genelde o bastırılmış şeyi bulup çıkarmak üzerinedir; çünkü hasta genelde bastırdığı herhangi bir duyudan -ki bu duyu genelde herhangi bir istençtir- dolayı hastadır ve psikolog da olası o bastırılan şeyi bulup hastayı onunla yüzleştirerek bir sağaltım yapacağını ummaktadır.

Ama bu mecazlar hayatın her alanına hakimdir ve insanlar ne söylerse söylesin onu genelde bir mecazla ifade ederler: örneğin geçenlerde iki bayanın konuştuklarına kulak misafiri olurken, birinin diğerine neden evlenmediğini sorduğunu gördüm.

Soru sorulan kişi arkadaşına “bir erkeği çekemem” diye karşılık verdi; bu görünürde basit ve dolaysız bir ifade olabilir, ancak gerçek hiç de öyle değildir, bu aslında “hayatımı onunla birlikte tüketmeye değer bir erkek bulamadım” demenin dolaylı bir ifadesiydi; kaldı ki tüm sözler mecazdır ve hepsi dolaylıdır, sizin direkt gördükleriniz eşyaya verilmiş isimlerdir ki, onlarda tasnif için takdire esas bir kısım soyutlamadan başka bir şey değildir. 

Kuşkusuz tüm iletişim yollarımız mecazların kullanım şekillerine göredir, onların görsel, yazınsal, sanatsal veya espritüel olmaları yalnızca seçilmiş birer yoldur.

Sorun şu ki, mecazlarda gelişmelerle birlikte değişmekte, ortak bir yazın dili olsa bile anlamların ifade edildiği amaca esas anlaşılmasını sağlayamamaktadır.

Bizler genelde bu sebeple geçmiş tarihimizi, kültürümüzü veya dinimizi ifade edildiği anlamda anlamıyoruz, o yüzden ifade ederken onları genelde dönemin kültür kodları üzerinden alıyor, günün anlam değerlerine göre bir ifadeye kavuşturarak birbirimize izah etme yoluna gidiyoruz.

Ve belki de en kötüsü bir ihtisas alanı olarak bu yönlü uzmanların olmaması, geçmişi dönemin kültür kodları üzerinden alamadığımız için onları salt doğma ve hurafeler şeklinde almak zorunda kalışımızdır.  

*Takdir edersiniz ki, dilin dışında da kullanılan iletişim araçları var.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here