Kendimizle Savaşmak Üzerine Bir “Meleke ve Hads” yolculuğu

0

Kuşadası’nda arabayla giderken yanımdaki Hümeyra ilk defa “Bana da araba kullanmayı öğretsene” dedi. Hümeyra üniversite mezunuydu, İngilizce, biraz Almanca ve  bilgisayar programları biliyordu. ABD ve Avrupa’da bulunmuştu.

Hemen o an arabayı durdurdum. Dedim “Gel bu tarafa.” Önce “Yapamam, hiç kullanmadım” dedi, sonra biraz da mecburen  oturdu direksiyon başına. Önce aşağıya baktı dedi, “Aaa bunlar üçtaneymiş, ben sadece gaz ve fren var sanıyordum”

O gün Hümeyra 2/3 defa istop ettirse de hayatında ilk defa araba kullandı. Dönerken artık pedalların ne işe yaradığını, direksiyonu nasıl kullanması gerektiğini biliyordu. Hala arada istop ettirse de artık araba kullanabiliyor.

Hümeyra’dan 7 yaş küçük liseye giden kardeşi Ömer o safhaları çoktan geçmişti. Artık o arabayı durdurmuyor, gençliğin verdiği güvenle bir kolunu pencereden çıkarıp tek elle araba kullanıyor, uygun yollarda 5. vitesle gidebiliyor.

Ömer’in iyi araba kullanması, kendisinden 7 yaş büyük Hümeyra’nın acemiliğinin yaş ile, zeka ile hiç ilgisi yok. Ömer arabaya erken merak saldı, defalarca arabayı istop ettire ettire çalıştı, birkaç küçük kaza bile atlattı, şimdi arabayı bir yetişkin gibi kullanıyor.

Allah bize meleke denilen güzel bir nimet ihsan etmiş. Her konuda çalışa çalışa, antremanlar yapa yapa kendinizi geliştirebilirsiniz diyor. İnsan, ruhunda çekirdek olarak herşeyi yapabilme kabiliyeti ile donatılmış. Ancak o çekirdeği besleyip, büyüterek ağaç yapıp yapmama bizim irademize bırakılmış.

Oysa biz birşeyi istiyor, hatta çok istiyor, ama iş bedelini ödemeye gelince tembelliği seçiyoruz. 

Bir bilgisayarın onlarca, belki yüzlerce yapabileceği iş var. Ama biz onu sadece oyun oynamak, mesajlaşmak, film seyretmek için kullanıyorsak, o bilgisayarın kabiliyetleri bu kadar demek değil. Biz o bilgisayarı gayet kısır, zayıf, basit bir şekilde kullanıyoruz, bilgisayarın hakkını vermiyoruz demektir.

Bizim kendi kapasitelerimizi kullanamayışımız, son model Mercedes bir araba ile sokaklarda sebze satmaya benziyor. Mercedes’in sokaklarda sebze satmak için yapılmadığını bilmek, onun layıkıyla kullanılmadığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bir öğrencimin çok bohem bir hayatı vardı. Ne yattığı, ne kalktığı, ne çalıştığı belliydi. Sonra bir gün kafasına dank etti. Kendisiyle uğraşmaya, kendisiyle kavga etmeye başladı. Haftalar, aylar süren mücadeleler sonunda şimdi gece 11/12 gibi yatıyor, sabah 06 da kalkarak işe gitmeden önce 3/4 saat kitap okuyor.

Alışkanlıklarımız aslında bizim için nimet de olabilir, külfet de. Kendimizi 9 saat uyumaya alıştırırsak, 9 saattan az uyuduğumuzda o günü sersem gibi geçiririz. Ama 7 saat uyumaya alışmış birini de öldürseniz yatakta 9 saat tutamazsınız.

Herşey irademizde ve kendimizi alıştırarak o şeyi meleke haline getirmemizde bitiyor.

Yani ne istiyorsak o yönde kendimizi antremanlar yaparak, kendimizi zorlayarak, hatta döverek terbiye edebiliriz. Psikologlara göre bir şeyi 1/2 ay devamlı  yaptığınızda o şey bizde meleke haline geliyor. Oturuyor ve artık o şeyi yapmak için zorlanmıyoruz.

Herkes insanların yüzebileceğini biliyor. Ancak insanların yüzebileceğini bilmek, hatta bunu görmek yüzmek için yeterli olmuyor. Yani bir şeyi istemek, çok istemek, onun olabilirliğini bilmek tek başına hiçbir işe yaramıyor. Bunlar o şeyi yapabilmek için sadece ilk adımlardır. Siz cesaret edip denize atlamadıkça bu istek ve bilgiler hiçbir işe yaramıyor.

Kendisini kitap okumaya alıştırmamış birisi için üç sayfa okumak dünyanın en zor işi. Hatta böyle bir insana aynı ücreti vereceğim, evde 8 saat kitap okumayı mı, 8 saat benzin pompalamayı mı tercih edersin desek, dışarısının sıcağı ve soğuğunda benzin pompalamayı seçecek. Ama kitap okumayı meleke haline getirmiş birini de bırakın bir bahçeye, çayı, kahvesi ile 8 değil, 15 saat  zevkle okuyacaktır.

İnsan Allah’ın en muhteşem yaratığı. Bu hayatta çalışarak, kendisiyle savaşarak yapamayacağı hiçbir şey yok. Kur’an-ı Kerim gibi 600 sayfalık başka bir dilde yazılmış kitabı ezberleyebiliyor. İstese 3/5/7 dil öğrenebiliyor. Elvan adlı ince, zayıf, küçücük kızımız 10.000 metreyi (10 km) sadece 30 dakikada koşuyor. Dünyada bunlar gibi milyonlarca başarı örnekleri var.

Meleke’nin biraz daha ötesinde Hads dediğimiz bir kavram var. Hads artık herşeyiyle bize mal olmuş, bizimle özdeşleşmiş olan fiildir. Hads haline geçtiğinizde artık o işi yapmak için düşünmenize bile gerek kalmaz. İlkokul mezunu yıllanmış otobüs, tır şöförlerinin hiç bir şey düşünmeden arabayı kaldırıp yürütmesi gibi. Oysa biz dışarıdan baktığımızda ne kadar zor görünüyor. Elvan’ın 10 km koşması gibi. Biz ise 100 metre koşsak dilimiz çıkıyor, karnımıza ağrılar giriyor.

Hads ani ve doğru idrak, o şeye uzun düşünmeye ihtiyaç duymadan birden bire vakıf olma demek.

Mesela bazı alimler daha fazla ilim öğrenmek için kendilerini 4 saat uykuya alıştırmışlar. 4 saat oldu mu artık otomatik olarak kalkıyorlar. Sitemizin kurucu yazarlarından Fehmi Koru’nun da çok az uyuyup, gün doğmadan kalkıp çalışmaya başladığını biliyorum.

Denize atladığınızda artık nasıl yüzeyim diye düşünmezsiniz. Sadece yüzersiniz. Bisiklete binmeyi bir defa öğrenirseniz ondan sonra düşerim korkusu yaşamazsınız.

Meleke ve Hads’in olumsuz yönde kullanılması da mümkün. Mesela gençler şimdi gece uzun saatler internette boş saatler geçirip günün yarısına kadar uyuyarak hayatlarının en güzel zamanlarını öldürüyorlar. Mesela ilk içtiğinde belki acısından, kokusundan tiksinen insanlar içe içe kendilerini sigara denen illetin kölesi haline getiriyorlar. Sigara onlar için önce meleke, sonra da vazgeçilemez bir Hads (Zorunluluk/tiryakilik) haline geliyor.

Bu hayatta bulunduğumuz menfi durum için hiç kimseyi suçlamayalım. Zira o menfi hali kendimize Meleke ve Hads haline getiren de biziz.

Yapa yapa müptelası olduğumuz bir alışkanlıktan, mücadele ederek, savaşarak kurtulmak mümkünken, sırf tembelliğimiz, korkaklığımız ve iradesizliğimiz yüzünden o şeyin kölesi ve tiryakisi olarak yaşamayı seçen  biziz.

Önceki İçerikTemel İnsan Hakları Son İlahi/Kutsal Bildirgesi
Sonraki İçerikEngellenen site sayısı yüzde 75 arttı..
Levent Bilgi
(Özgeçmiş ve özgelecek) İzmir'in yokuşlu sokaklarında doğdu. Kuşadası'nın denizlerinde sonsuzluğun lezzetini tattı. İstanbul'da okudu. Ordu, Zonguldak, İstanbul, Şanlıurfa'da dersler yaptı. Hayatı, edebiyatı, Kur'an ve Risale (okumayı değil) çalışmayı önemsiyor. Bunların monotonlaştırılmalarına,sıradanlaştırılmalarına, dünyevileştirilmelerine karşı çıkıyor. Artık okuyarak değil, okuduklarımız üzerinde çalışarak, kafamızı çatlatırcasına düşünerek, tahkik ederek bir şeyler öğrenebileceğine inanıyor. Cenneti de cehennemi de önce bu dünyada görüyor. Varlığı, insaniyetini, duygularını ve düşünceyi önemsiyor. Artık nutuk, vaaz, ben en iyi bilirim zamanlarının bittiğine inanıyor. Hakikati eşit bir ilişki içinde; beraber, arayarak, bir masa etrafındaki çalışma grupları ile yakalayabileceğine, en azından hissedebileceğine inanıyor. Hayatı, dünyayı, varlığı, insaniyeti vs. anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor. Allah'ı, âlem-i gaybı ve ölümden sonrasını çok özlüyor ve merak ediyor.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here