Kimliksizler

0

SİZ BİR DEJENERE MİSİNİZ?

Kimdir bunlar?

Ne olduğuna veya kendisini nasıl hissettiğine sahip çıkmayıp toplumun veya devletin bir model olarak kendisine kimlik dayattığı veya kimlik tahsis ettiği insan.

Peki bu kimlik nedir?

Kimlik bir aidiyet, bir his belirtisidir; kişi kendisini kim olarak tanımlıyor veya nasıl hissediyorsa normal koşullarda odur.

Ancak çoğunluk geleneksel verili kimlikler dışında başka bir kimliğe tahammül göstermiyor, yenilik onu korkutuyor, o yüzden farklı etnik, dini veya cinsel kimliklerini sahiplenenleri dışlıyor, yok etmek istiyor.

Devlet soyut bir kavramdır, onu ete-kemiğe büründürenler kişilerdir; ancak devletin içinden belirli bir kimliği savunan gruplar çoğunluk sathına çıktığında onları oraya taşıyan aidiyet veya kimlik modelini savunmaya başlarlar, bu statükonun inşası veya mevcut statükonun devamı için bir kimliğin öne çıkması ve onların belirli bir kimliği savunmasına yol açar, zira hiçbir statüko çok kimlikle kafasındaki kullanışlı yurttaş modelini inşa edemez. 

Bu yurttaş modeli nedir?

Vatan, millet, bayrak ve din denildiğinde heyecanlanarak tekmil kıta duran ve o metapsişik duygu seli içinde gerektiğinde söz konusu edilen aidiyet için ölmeyi göze alanlardır.

Peki o metapsişik duyguyu yaratanlarda öyle vatan millet denildiğinde tekmil kıta durup gerektiğinde ölüyorlar mı?

Maalesef hayır, onlar yalnızca o tür süreçlerin pastasını yiyenlerdir, size asker olmayı yüceltirken kendileri çürük alıp askere bile gitmeyenlerdir. 

Bu kimlikleri biraz açalım:

Örneğin etnik, dini, cinsel veya siyasal farkınız bir kimliktir; nerede doğduğunuz, hangi dili konuştuğunuz size bir kimlik veriyor ve bunların hiçbirinde de tercih sizin değildir, yani buna siz değil başkaları karar veriyor.

Ama şunu ifade etmeliyim: sizin ifade etmediğiniz, kendinizi ona ait hissetmediğiniz hiçbir kimlik aslında sizin değildir ve buna nerede doğduğunuz, hangi dili konuştuğunuz, hangi dine mensup olduğunuz da dahildir, çünkü bunların hiçbirini siz tercih etmiş bulunmuyorsunuz.

O nedenle siz eğer kendinizi bu aidiyetlere ait hissetmiyorsanız onları istediğiniz zaman kendinizi ait hissettiğiniz herhangi bir kimlikle değiştirebilirsiniz; buna dinsel kimliğinizde dahildir, cinsel kimliğinizde dahildir, siyasal, etnik ve coğrafi kimliğinizde…

Kısacası kimsenin sizi kendinizi ait hissetmediğiniz bir kimliğin içinde tutamaya hakkı yoktur.

Bu kimlik inşalarından birini örnek verelim: 

Örneğin cinsel kimlik genelde genlerle veya hormonlarla gerekçelendirilmeye çalışır ki, bu yanlıştır, hatta gülünçtür, zira kişi kendisini verili, çoğunluğun veya azınlığın cinsel kimliğine ait hissetmiyorsa bu iş bitmiştir, o artık “ben neyim” diyorsa, kendisini nasıl hissediyorsa, hatta nasıl ifade etmek istiyorsa odur, bize düşen o kişiyi verili aidiyet kalıpları üzerinden sorgulamak değil, olduğunu söylediği kişi olarak kabul edip, temel kimlik olarak hepimizi kapsayan insan kimliği içinde kabul etmektir. 

Bu bizim insani görevimizdir, kimliği ise kendisinindir, kendisini nasıl yaşamak istiyorsa o onun bileceği iştir, yeter ki toplumsallaşmayı da bütünleyen o insan kimliğine zarar veriyor olmasın.

Efendim farklı cinsel kimlikler ahlaksızlıkmış!

Geçin onları, ahlaksızlık bir kimliğe sahip olup onu saklamak, sahip olanları sahip olduklarına yalnızca sahip çıktıkları için yargılamaktır; dahası, ahlaksızlık bir kimliğe sahip çıkmak değildir, sahip olduğu kimliğe sahip çıkmaya korkarak statükonun veya geleneklerin ilkel kimlikleri içinde saklamaktır ve veya kendi gibi kimliklerini saklanan diğer sahtekarlardan güç alarak kimliğine sahip çıkmaya çalışanları yargılamaktır.

İşte bu hasta bir ruhtur ve başkalarından intikam alırken aslında o kişi başkaları şahsında kendi yapamadığını yapanlardan almaktadır.

Öncelikle şunu söylemeliyim, kimse düşündüğü veya hissettiği üzere bir kimlikten mahrum değildir, herkesin mutlaka sakladığı bir veya birden fazla kimliği vardır ve insanın pek çok kimliği bir diğer kimliğini yaşamaya engel değildir, sorun dışarı çıkarken çoğunluğun verili kimliğine sığınması, kendinden vaz geçerek görünmez olmayı seçmesi ve toplumun iştirak ettiği o toplumsal ahlaksızlığa iştirak ederek toplumsal ahlaksızlığı örtme işine ortaklık etmesidir. 

Aslında herkes herkesin aynı ahlaksızlığın ortağı olduğunu biliyor; çoğunluk bir ahlaksızlığı meşrulaştırmaz, ama görmezden gelerek bir ahlaksızlığı toplumsal bir akide haline getirebilir, çünkü o ahlaksızlık yanlış olsa da artık üstünde çoğunlukça kabul verilen menfaatlerin ortaklığı vardır ki, zaten belirli bazı gerekler dışında toplumun iştirak ettiği normların önemli bir kısmı o ahlaksızlığı örtmek üzerinedir. 

Etnik kimliğiniz -ki gerçekte o da verili bir kimliktir- sizin kaderiniz değildir, nerede doğduğunuz veya hangi dili konuştuğunuzda gerçek anlamda bir kimlik değildir, insanın sahip olduğu ve herkesin kabul verip muhatap alacağı bir tek kimlik var, oda insanın insan olması hakkından gelen kimliğidir.

Siz bir kişiyi insan kimliğiyle muhatap almıyorsanız bu, onu başka bir kimlik üzerinden gördüğünüze delalet eder ki, bu da sizi kötü bir insan yapması için yeterlidir, çünkü insan kimliği bırakıldığı andan itibaren bir insandan söz etmek olası değildir. 

Kaldı ki herkesin bir ve daha doğrusu birden fazla kimliği vardır, kabul görür olup görünmez olan kimlikleri dışında bir de sakladıkları, kimselerce görünmesini istemedikleri kimlikleri vardır, çünkü dışa vurursa karşısında kendisini verili aidiyetlere tutsak vermiş bir toplumla mücadele içinde buluyor.

Pek çok insan yalnızca bu mücadeleye girmemek için kimliğini saklıyor, çünkü çoğunluğa karşı bu mücadeleyi vermek için gerçekten güçlü bir savaşçı olmak gerekiyor ve ne yazık pek çok insan o sebeple kimliğini saklayarak yaşıyor.

Oysa bu çok kimliklik genel bir özelliktir, yani kimse bu çok kimliklikten istisna değildir, ancak verili kimlikler dışında kendi kimliğini arzuladığı şekilde yaşama fırsatı verilmediği için o da herkes gibi görünmez olmayı seçmekte, toplumun meşrulaştırdığı belirli kalıpların altına sığınarak o kimliğini yaşama yoluna gitmektedir. 

Toplumun kimlik meşruiyeti verilidir, arkasında gizlenen kimlikler ise herkesin bilip görmezden geldiği ahlaksız bir iş birliğidir, çünkü o maske altında zaten tüm bu saklanan kimlikler de yaşanmaktadır, yalnızca birbirleriyle uğraşmak yerine birbirlerinin yalanlarına göz yummakta ve hep birlikte görünmezleşerek kendilerine ahlak bekçisi olma fırsat vermektedirler. 

Friedrich Nietzsche’nin ”En çok ahlaktan söz eden en ahlaksız olanıdır” sözü bir desturdur, çünkü en fazla suçlunun “ben suçsuzum” demeye ihtiyacı ardır. 

Bir insan düşünün; toplumun verdiği hüküm gereği görünürde tek eşli bir evlilik sürdürmektedir, ama beride bir metresi, geri de ise eşcinsel ilişki yaşadığı bir dostu vardır; çünkü cinsel anlamda bile olsa o da herkes gibi çok kimliklidir ve görünürde çoğunluğun kabul verdiği normalin tiyatrosunu oynasa da perde gerisinde kendisini baskılamaktan vaz geçmekte, gerçek kimliğini yaşamakta bir beis görmemektedir.

Hemen o insanı lanetlemeyin, çünkü sizde onun gibi çok kimliklisiniz ve insanların farklı kimlik kulvarlarında farklı hayatları yaşıyor olmaları bir ahlaksızlıksa sizde o ahlaksızlardan birisiniz, çünkü sizde görünmediğinizi düşündüğünüz sürece o insanın yaptığını yapmakta bir beis görmemektesiniz. 

Sorun burada yalnızca cinsel kimlik değildir, siz buna aklınıza gelen diğer tüm kimlikleri ekleyebilirsiniz, sonuçta toplumun kabul verdiği kimlik normu genelde geleneklerden güç alan egemen bir kimlik modelidir, onun dışında kalanlar asi kimliklerdir; zaten geriye kalanların aykırı, gerici, bölücü, yobaz ve veya dejenere şeklinde itham edilmelerinin nedeni odur.

Sahi siz bir dejenere misiniz?

Evet, aslında hepimiz birer dejenereyiz, şu kimlikte değil ise bile başka bir kimlikte dejenereyiz, ama illaki dejenereyiz ve görünürde çoğunluğun kabul verdiği kimlikleri yaşasak da, gerisinde kendi kimliklerimizi de yaşıyoruz veya yaşamaya çalışıyoruz; birilerin onları ahlaksızlıkla suçlamalarını ise görünmediğimiz sürece umursamıyoruz, ama iş görünür olanlara geldiğinde ise o çoğunluğa ses veriyor, onlarla birlikte kendi kimlikleri şahsında bizim kimliklerimizi de teşhir edenleri cezalandırıyoruz. 

Kim bilir, belki de bizden daha cesur oldukları için kıskanıyor ve o onları kirli beşer vicdanıyla döverken kendi ruhumuzu arındırdığımızı düşünüyoruz. 

İnsan kendisini bir kimliğe ait hisseder ama başka bir kimliği de yaşayabilir ki; çoğunluğun yaptığı genelde budur, ama diğer yandan bu bir seçim meselesidir, yani kişi illaki görünürde ait görüldüğü kimliği yaşamak zorunda değildir; kaldı ki genlerin bir tercihte baskın olmasıyla kişinin farklı bir kimliği tercihi etmesi her zaman olasıdır, bu bütünüyle onun ne istediği, kendisini nasıl hissettiği veya nasıl yaşamak istediğiyle ilgilidir.

İnsanlar kendilerini genelde verili, yüceltilmiş kimliklerle ifade etme eğilimindedirler; çünkü baskın kimlik aynı zamanda bir koruma görevi görmekte, onlardaki aidiyet duygusunu perçinleyerek kendilerini yalnız hissetmemelerinin önüne geçmektedir. 

Zayıf ruhlar görünmezliği sever.

Din faktörü de öyledir, etnik, coğrafi veya dilsel kimlik faktörü de öyledir, sonuçta kişi doğarken doğduğu cemiyet içinde birkaç kimlik edinmekte ve ömrünün geriye kalanını o kimlikleri korumaya veya savunmaya çalışmakla tüketmektedir, oysa biraz ilerde doğsa başka bir kimliğin bekçisi olacak geride doğsa daha başka bir kimliğin bekçisi olacak. Aidiyet dediğimiz şey işte budur, bir yerde doğuyor ve ömrünü hiç görmediğin, bilmediğin başka yerlerin aidiyetlerinin yanlış olduğunu savunmakla tüketiyorsun.

Seçenekler olduğu sürece farklı kimlikler olacaktır ve kendisini bir kimlikte ifade ettiğini düşünen kişi o kimliğe iltica edecektir.

Burada insana öğretilmeyen veya öğrenmesine izin verilmeyen şey bu kimliklerin soyut kimlikler olduğu ve onları istediği zaman değiştirebileceğidir.

İnsanın hayatında değiştiremediği bir tek kimliği vardır, oda insan olmasıdır ve aslında bir insanın tüm ihtiyacı o insan olması vasfının getirdiği ihtiyaçlardan ibarettir; başkalarının onu muhatap alacağı temel kimlikte budur; kaldı ki her insanın insandan beklediği de budur, çünkü ihtiyaç budur. 

İnsan tam olarak bu ilkenin dışına çıktığında ruhunu satmakta, insan olması vasfından çıkmaktadır.

Kimliklerin bizdeki sığ anlamlarından hareketle yola çıkarsak belki “efendim bir kaz ben leyleğim” demiyor diyeceksiniz, doğrudur, bir insan de ben kazım veya leyleğim” demiyor, ama insanın hissettiği, kendisini o şekilde ifade edebilirse mutlu olabileceğini düşündüğü pek çok kimliği vardır, bize düşen o kimliklerle uğraşmak değildir, onları da diğer kabul verilmiş kimlikler gibi toplumsal gereklere göre düzenleme yoluna gitmek ve sorumlu yurttaşlar olarak onları da camianın içindeki görevlerinin üstlenmeye davet etmektir.  

Bunu başarmanın ise bir tek yolu vardır, o da herkesi kendimizle eşit tutmaktır. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here