Kokuşmuşluktan Kurtulmak İçin

1

Genlerimiz, karakterimizin patronudur, karakterimizin şifrelerini genlerimizde okuyabiliriz, desem fazla iddialı bir şey söylemiş olur muyum?

Kişilerdeki gibi, toplumların da bir karakteri vardır; kişilerin karakter kalitesini davranışlarında, toplumların karakterini, o toplumun ortak ürünü olan atasözlerinde ve deyimlerinde görebiliriz, desem bir itirazla karşılaşır mıyım?

Deyimler ve atasözleri, bir milletin sosyal ve kültürel birikiminin hem saati hem pusulasıdır. Atasözlerindeki hayat algısı, dünya felsefesi bize o toplumun geldiği ve gideceği yeri anlatabilir. İnsan-insan, insan-toplum, insan-doğa ilişkilerin düzeyi, biçimi kendini en veciz haliyle atasözlerinde gösterir.

Günlük hayattaki insan münasebetlerine, siyasetteki politik değerlendirmelere baktığımda “Bu topraklarda bireysel ve toplumsal kokuşmuşluğa yol açan, çürümeye sebep olan bir şey var.” demekten kendimi alamıyorum. Herkesin “ak” dediği yoğurda bir başkası, niçin “siyah” der, iyi niyetle söylenen bir sözden nasıl fitne üretir, sevgiyle yaklaşan birine neden yumruk atar? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Lakin her gün yüzlerce örneğini görüyorum.

“İti an, çomağı hazırla.” ile “İyi insan, lafın üzerine gelirmiş.”,Kurunun yanında yaş da yanar.” ile “Her koyun kendi bacağından asılır.”, “Dışı (yüzü) güzel olanın, içi (huyu) da güzel olur.” ile “Dışı seni yakar, içi beni…”, “Dost, dostun eyerlenmiş atıdır.” ile “Güvenme dostuna, saman doldurur postuna.” atasözlerindeki karşıtlığı, atalarımıza hürmeten, şimdilik, farklı durumları izah etmek için söylenmiş söz, diye izah edelim.

Kendimizde olduğu halde bunu görmeyip başkasında görerek şikâyetçi olduğunuz, eleştirdiğimiz pek çok özelliğimizle iç içeyiz. Yalancılığı, bencilliği, riyakârlığı, çıkarcılığı, değerbilmezliği, vurdumduymazlığı, sevgisizliği, acımasızlığı, anlayışsızlığı, düzenbazlığı hiç kendimize yakıştıramayız, birisi bizi bu özelliklerimiz nedeniyle değerlendirdiğinde ona itiraz ederiz. İnanırız ki bütün güzelliklerin örneği biziz, kötülükler başkalarının eseri.

Bir tarihte sınıfta “Annelerin pek çoğu yalancıdır, çocuklar yalan söylemeyi annelerinden öğrenir.” dediğimde öğrencilerimin hemen tamamı bana itiraz etmişti. “Hemen her anne, çocuğunu öcülerle korkutarak susturmuş, eğitmiş, ama o öcüler bir türlü gelmemiştir. Hiç öcü gören oldu mu?” diye sorduğumda öğrencilerim bana hak vermişlerdi.

Kimse kızmasın; annemiz, babamız, öğretmenimiz, siyasetçilerimiz, kendilerince meşru kabul ettikleri bir nedenle, yalan söylüyorlar, riyakârlık yapıyorlar, bencilce davranabiliyorlar. Biz bu kötülükleri birbirimizden öğreniyor ve birbirimize öğretiyoruz. Kokuşmuşluk, burada.

Atalarımızdan “Söz, gümüşse sükût, altındır.” sözünü öğrendik. Bununla ilgili kompozisyonlar yazdık. Ancak bu sözün, yalancıların, istismarcıların, cüretkârların, kalpazanların işine yaradığını hiç düşünmedik. Zalimler karşısında sustuk, yolsuzluk yapanlara itiraz etmedik. Edilgen olmayı tercih ettik, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” uyarısına rağmen şeytanlığı tercih ettik. Sözün altın olduğu yerde sükût gümüştür, anlayışını geliştiremedik.

“Komşuda pişer, bize de düşer.” diyen atalarımızı sanki haksız çıkarmamak için hazırcılığa yöneldik. Çalışarak kazanmak, kendi işimi kendim gördüğüm için ensem kalındır, diyen aslan olmak varken tembelliği tercih ettik.

Rüşveti ayıp sayar, almak da vermek de günah deriz. Menfaatçileri hiç sevmeyiz. Ancak “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.” sözüyle ayıpladığımız bu davranışları meşrulaştırır, olağanlaştırırız. Bu tür sözlerin, bize giydirilmiş deli gömlekleri olduğunun farkında bile değilizdir.

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” sözünü hiç kabullenemedim. Hiçbir vicdan da kabul etmez diye düşünüyorum. Bu sözle kaç defa bastırıldığımızın, aptal ve patavatsız yere konduğumuzun farkında mıyız? Doğru söylemekten dolayı ezildik, meydanı yalancılara bıraktık. İman ile yalanın aynı ortamda bulunmayacağını bildiğimiz halde gereğini yapmadık.

“Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın.” sözü belki bir ironiydi, alaysamaydı. Bencil insanları eleştirmek için tersinden söylenmişti. Ancak biz buradaki düz anlamı tercih ettik, kötülükler karşısında duyarsız, mazlumlara ilgisiz kaldık. “Rabbena, hep bana.” deyişini tercih ettik. Bugün beni sokmayan yılanın, bir gün zehirleyeceğini düşünemeyecek kadar basiretsizleştik.

“Haramzade” sıfatını kimse üzerinde taşımak istemez. “Üzümü ye, bağını sorma.” sözünün haram yemeyi mubah kıldığını hiç düşündük mü? Sohbetlerimizde yetim hakkından, fakir ve fukaranın hakkından söz ettik, ancak onların bağlarına girdik, haklarını yedik, hatta gasp ettik.

Kurnazlığı erdem saydık, “Köprüden geçene kadar ayıya dayı de.” diyerek takiyyeyi davranış haline getirdik. Kendini dayı zanneden ayılar meydanı sarınca yakınmaya başladık.

“Karda yürü, izini belli etme.” sözünden aldığımız ilham ile gayrimeşru işler yapmanın kılıfını hazırladık. Bir güvensizlik iklimi oluşturduk. İnsanları “karda yürüyenler” ve “iz sürenler” şeklinde cepheleştirdik. Daha sonra “Memleket, cephelere bölünüyor.” diye böldüğümüz toplumun içinde bağırdık, hep başkasını suçladık.

Tohum, topraktan aldığı vitamin ile meyveye dönüşür. Her meyve, toprağının özelliklerin taşır. Meyvenin genleri, onu yetiştiren toprak ve iklimde kodlanmıştır. İnsan da yetiştiği iklimin genlerindeki şifreleri ile hayatta yol alır. Bu iklimin adı, kültürdür. Kültür; ataların, ailenin, eğitim ve sosyal sistemin bileşkesinden ibarettir.

Amacım, birilerini suçlamak veya savunmak değil. Biz, buyuz. Atalarımız böyleydi, biz de böyleyiz, muhtemeldir ki bizim neslimiz de böyle olacak. Yetiştiğimiz iklimin, bizim için çizdiği yol haritası bu. Doğru tespit, doğru tahlil ve tedavinin temel şartı.

Toplumsal reforma ihtiyaç var, zihniyet devrimine ihtiyaç var. Toplumda birey ve vatandaş olma, ailede anne-baba sorumluluğu yeniden tanımlanmalı. Okulda öğretmen, iş hayatında yönetici, siyasette politikacı olma anlayış ve algılamaları yeniden gözden geçirilmeli.

Tarih yeniden yapılmaz, ama yazılır, yorumlanır. Din, dil, sanat her zaman anlaşılmaya, açıklanmaya, ilham alınmaya muhtaçtır. Bizi biçimlendiren bütün bu paradigmalar yeniden okunmalı, yorumlanmalı, yazılmalıdır. Bir toplumun ihya ve inşası ancak bunları yapmakla mümkündür. Batılılar buna “yeniden doğuş” anlamında “Rönesans” demiş.

Tek koşul, samimiyet.

kadir@kadirdurgun.com

1 YORUM

  1. çok önemli bir konu hakkında yazmışsınız.toplum olarak atasözleri ve deyimleri önünü arkasını düşünmeden hayatımıza uyguladığımız için ülke olarak geldiğimiz nokta ortada
    yoksulluk yolsuzluk yasaklar.peki o atasözler ve deyimler şöyle olsaydı.
    doğru sözünü dokuz köyden kovulsan da söylemeye devam et.sana kucak açacak doğruyu seven onuncu köyü mutlak bulacaksın.
    bağın kime ait olduğunu sor izin al izin verirse bedelini öde üzümü ondan sonra ye.helal ye ki soyun temiz olsun.
    bebeğinde olsa asla yalan söyleme
    karda yürü ama izin belli olsun kaybolursan üstüne çığ düşerse kolay bulsunlar.
    köprüden geçerken ayı karşına çıkarsa ayı haddini bil zorluk çıkarma bu köprü babanın malı değil de ve ona asla dayı deme.
    yılanı görünce yolunu değiştirme elinden geldiğince onun yolunun değişmesini sağla ki birileri onu taşlayıp zarar vermesin yılanda kimseye zara vermeden yaşam alanına gitsin.
    ne kaza talip ol ne de tavuğunu ver.yaratanın sana verdiğine şükret.az helal çok haramdan hayırlıdır.
    bir mecliste inanca toplumun zararına sözler söyleniyorsa o söyleyenler çoğunlukta bile olsa konuşmamazlık etme hakkı hakikatı savun ki sözlerin o zaman altın değerini kazansın.
    kainatta yaptığın her hareket söylediğin her söz asla kaybolmayacak sonsuzlukta yankılanacaktır.(gladyatör filminden general Maxımus)

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here