“Kunut” Dua mı? , Beddua mı? dır

0
gündogdu

Hicretin dördüncü yılının Safer ayı idi. Acıları hâlâ tazeliğini koruyan Uhud Gazvesi geride kalalı sadece dört ay olmuştu. Müminler bu savaşın yaralarını sarmaya çalışırken, başlarına yürekleri dağlayacak yeni bir felâket daha geldi.

Âmiroğulları’ nın reisi Ebû Berâ İslâm’ la ilgili bilgi almak için Medine’ye gelmişti. Hz. Peygamber”den kendilerine dini anlatacak kimseler göndermesi için ricada bulundu.

Allah’ın dinin herkese ulaşması hususunda son derece gayretli olan Hz. Peygamber, davette bulunulan Necid bölgesini emniyet açısından pek güvenilir bulmadığı için önce tereddüt etti. Ebû Berâ gönderilecek heyetin  can güvenliği  hususunda tam güvence verince, daveti kabul etti.

Bir müddet sonra İslâm’ın ilk eğitim müessesi olan Suffe’de yetişmiş, Kur’an’ı çok iyi bilen ve kendilerine kurrâ denilen, çoğu ensardan yetmiş kişilik bir heyeti,  İslâm’ı anlatmak ve insanları irşad etmek amacıyla söz konusu kabileye gönderdi.

Heyetin başında ensardan Münzîr b. Amr vardı. Medine’den yola çıkan heyet Medine-Mekke yolunda Bi’r-i Maûne isimli kuyunun bulunduğu yerde konakladığı sırada müşrikler tarafından katledildiler.

Olayı duyan Peygamber Efendimiz son derece üzüldü. Yüreği dayanılmaz bir acıyla dolmuştu. Enes b. Malik,  bu acıyı şöyle anlatır: “Peygamber (sav) kurrâ olarak adlandırılan kişilerden oluşan bir heyeti (dini anlatmaları için Necd’e) göndermiş ve onlar (Maûne Kuyusu başında pusuya düşürülüp) öldürülmüşlerdi. Ben Peygamber’in (sav) onların öldürülmelerine üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim. (O kadar ki) bir ay sabah namazında kıyamda kunut okudu…” ( Buhârî, Deavât, 58)

Yıllardır, kendisine ve ashâbına yönelen pek çok baskı, işkence ve saldırı karşısında sabredip beddua etmeyen Rahmet Peygamberi bu kez öyle ağır bir acı yaşamıştı ki, haberin geldiği gece yatsı namazının son rekâtında rükûundan doğrulduktan sonra bütün bu felâkete sebep olanlara beddua etti: “Allah’ım! Mudar kabilelerini perişan et! Allah’ım! Onların yıllarını, Yusuf peygamberin kıtlık yılları gibi çetin kıl, başlarına dar getir!”  “Allah’ım! Sana ve Resûlüne isyan eden Lihyânoğulları, Ri’l, Zekvân ve Usayye kabilelerine lânet et.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 186). Hz. Peygamber bir ay boyunca bu bedduasını sürdürmüş ve her vakitte tekrarlamıştır.

Ayrıca Allah Resûlü”nün o günlerde müşriklerin elinde kalmış bazı güçsüz Müslümanların kurtulması için, “Allah’ım! Zayıf düşürülmüş müminleri (müşriklerin baskısından) kurtar!”  diyerek dua ettiği de nakledilmektedir (Ebû Dâvûd, Vitr, 10).

Diğer taraftan,  Allah Resûlü, günlük hayattaki ilişkilerde karşılaşılan olumsuzluklarda bedduadan uzak durmamızı öğütlemiş, Müslümanları Allah’ın lânet ve gazabını dile getirerek birbirlerine beddua etmemeleri konusunda uyarmıştı (Ebû Dâvûd, Edeb, 45).

 “Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza beddua etmeyiniz. Olur ki Allah’tan istenilenlerin ihsan edildiği bir zamana rastlarsınız da Allah dileğinizi kabul ediverir.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 27),  sözleriyle, olur olmaz yere beddua etmenin ne kadar sakıncalı olduğunu da ifade eden Peygamberimiz, özellikle mazlumun bedduasıyla ilgili olarak;

 “Mazlumun bedduasından sakının, çünkü Allah ile mazlum arasında perde yoktur.” (Buhârî, Zekât, 63) buyurmuştu. Kendisi de mazlumun bedduasından Allah’a sığınmıştır (Müslim, Hac, 426).

Müslümanlar, Hz. Peygamber ve ashâbının tattığı derin acıların benzerini yaşadıklarında, haksızlık, zulüm ve baskılarla karşılaştıkları musibetlerden kurtulmak ümidi ile Rablerine yönelir ve O’ndan yardım isterler.

Hz. Peygamber’ in yaptığı gibi Allah’a en yakın oldukları anda, namazda kıyam hâlinde iken içtenlikle O’na sığınırlar. Yalnızca Allah’a kulluk etme ve sığınma bilinci ile yapılan bu yakarış, O’na olan imanlarını ve güvenlerini daha da artırır.

Kunut ilk yapılmaya başladığı gibi , sadece sıkıntılı anlarda Rabbe yakarış değildir. Bir Müslüman”ın yaşadığı herhangi bir mutluluktan dolayı da kunut dualarıyla Rabbine münâcâtta bulunması da olabilir.  Bu, insana hem Rabbine olan şükrünü hatırlatır, hem de darlık zamanında olduğu gibi bolluk zamanında da Rabbiyle olan bağının güçlenmesini sağlar.

Özetle, Hz. Peygamber”in namaz esnasında kıyamda iken yapmış olduğu münâcât  (özellikle vitir namazının 3. Rekatında) “kunut” diye isimlendirilmektedir.

Kunut; itaat etmek, sükût etmek, namazda kıyam hâlinde iken dua etmek demektir. Kunut; zorda, darda kalan kulun, aczini, derdini, şikâyetini namaz içinde dua ya da beddua şeklinde Allah’a arz etmesidir.  Kudret sahibi Rabbine olan güvenini dile getirdikten sonra O’na sığınıp O’ndan yardım talep etmesidir.

Bi’r-i Maûne Kuyusu felâketinin haberini aldığında Resûlullah da Rabbine sığınarak O’ndan yardım dilemişti. Bu katliamı yapanlara beddua etmişti.  Zira her yolu denediği ve iyi ilişkiler kurmak için çabaladığı hâlde müşrikler, Allah”ın dinini inkârda ısrarcı davranarak zulmederek Müslümanları katletmişlerdi. Bu ise Resûlullah”ı yürekten yaralamıştı. İşte Peygamberimizin namazlarında yaptığı bu beddualar da o yaralı kalpten dökülen iç yakarışlarıydı.

Zaten Bi’r-i Maûne olayından sonra Sevgili Peygamberimizin dilinde kunut, bir ay sonra  diğer dualar gibi namazda okunan bir dua niteliğine bürünmüştür.

Esasen Resûlullah”ın okuduğu kunut duaları her zaman aynı içerikte olmamıştır. O, Rabbine niyazını arz etmek için değişik ifadelerle yakarmıştır. Ancak içeriklerinde farklılık olmakla birlikte özü itibariyle hepsinde azap,  zulüm, kötülük ve düşmanlardan Allah’a sığınarak O’ndan yardım ve af dilemek şeklindedir. Vesselam.

Kaynak: Diyanet, Hadislerle İslam, 2/59.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here