Kuvvetler Ayrılığına Neden İhtiyacımız Var ?

0

“Sürgün her nefeste yalnızdır
Her şafakta her yudumda
Hasret sancıdır
Yol alsa da, ses duysa da,
dağ aşsa da her yan en son,
her an son adımdır tek başına yalnızlık
Bir yankıdır”

Bugün pek çok gazeteci, politikacı, akademisyen hapiste. Bu insanların ortak özelliği eylemlerinin suç olarak tanımlanmasının konjonktürel olması.
Aralarında Sırrı Süreyya Önder dostun da bulunduğu bu insanları hapis düşüncesine ikna etmek ne kadar zor da olsa, kendi ayakları ile dört duvar arasına yürüyen bu insanların cesareti herkes için söz konusu olmaz.

Aslında cesaretin de ötesinde bir haldir bu. Sonuçta bu ülkede yazı yazmış, insanların oylarını alıp meclise girmiş, görüşlerini açıklamış insanları özgürlüklerinden feragate ikna kolay değildir. ‘Ben neden bu keyfi tercihlerle özgürlüğümü, Allah’ın bana verdiği iradeyi size ipotek edeyim?’ diyebilir insanlar.

Çok da haksız sayılmazlar…

İktidarda olan ve kuralı koyan, meşhur altın kurala uymaktadır. Nedir bu kural ? “Altını olan kuralı koyar.”
O zaman geçmişin üzerine sünger çekmek, ağır hatalar için af dilemek, dün ak dediğine bugün kara demek sıradanlaşır.
Buna karşılık değişen dengeler içinde rüzgarın tersten estiğine inananlar için çarelerden biri de rüzgarın tekrar düzelmesini beklemektir.

Türkiye 12 Eylül’de yaşadığına benzer bir sürgün sürecini bu günlerde de yaşıyor. Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Aydın Engin bir dönem yurtdışına çıkan askeri darbe mağdurları idi.
Bugün de askeri darbe yok ama örnekleri aşikar pek çok insan ülkemizi sınırın dışından izliyor. Aralarında hukukçular dahi olan bu insanlar belli ki mevcut yasaların kendilerini yargılayıp hapse atacağından endişe duyuyor.

Bu insanlar kimsenin parasını çalmadı, kimseyi yaralamadı ya da silah kullanmadı. Tek suçları sözleri, yazıları ve politik duruşları.
Bunun karşılığında belki 1 ay belki 1 yıl belki 3 belki 5 yıl hapis yatacaklar. Devletin kendisine yönelik hissettiği tehdite karşılık hapisle cezalandırmak istediği insanlar sınırların dışında kalarak bu günlerin geçmesini bekliyor.

Yargıya güvenmediklerine şüphe yok. Kendisi de bir dönem hapiste kalmış olan Kadri Gürsel’in yazısı mevcut durumu özetliyor:
“Yasamanın, yürütme ve yargının kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması, hepsinin de Anayasa’da Cumhurbaşkanına verilen devletin başı misyonu etrafında birlikte hareket etmelerine mani değildir.”
Bu sözler Erdoğan’a ait.

Reklam

Kuvvetler ayrımını hiçe sayan bu ifadenin analizini detaylı biçimde yapan Gürsel sözlerini şu paragrafla bağlıyor :
“Türkiye’nin en büyük sorunu, iktidarın kendine münhasır adalet anlayışı doğrultusundaki kontrolsüz eylemiyle yol açtığı büyük hukuk açığıdır ve bu, içeride de dışarıda da ülke için bir faciaya dönüşmüştür.“

Neden kuvvetler ayrılığına ihtiyaç duyduğumuzu, neden Erdoğan’ın bu sözlerinin yargıya tasallut manasına geldiğini bu yazıdan daha iyi anlatmak mümkün olmaz.
Bu durumun acı neticesi yargıya olan güvenin azalması ve hatta ortadan kalkmasıdır.
Yürütmenin başının yargıdan uyum beklemesinin riskleri saymakla bitmez. Yargı neden ve hangi gerekçe ile yürütmeye riayet edecek.

Ne diyor hukukun temel ilkesi :
“Bir kral da kanuna uymalı : Lex non a rege est violanda”
‘Kanun krala uysun’ demiyor.

Bugün bu ülkede kral falan yok. Geçici bir süre için halkın çoğunluğunun onayını almış demokratik yoldan seçilmişler var. Bu coğunluk 50+1 de olabilir ya da geçmişte olduğu gibi en çok oyu almak da.
Geri kalanın iradesi, yargının yürütmeye tabi olması durumunda, ağır bir tehdit altında demektir.

Geçtiğimiz günlerde kan davası uğruna can çekişerek ölümüne polislerin şahit ve seyirci olduğu ülkede düşüncelerinin ve sözlerinin hapisle tecziyesi kimse için ikna edici bir adalete tekabül etmiyor.

Bu ikna edici olmayan görüntüye tabi olmamak isteyenler girişte paylaştığımız şarkıyı mırıldanıyor. Yazık ki bu şarkı 1980’lerde ne hissettiriyorsa şimdilerde aynı hissiyatı yaratıyor.
Eski Türkiye bir heyula gibi tepemizde duruyor.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here