Lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi

1

Bir şeyin anlamına varmak için ona farklı pencerelerden bakmayı bilmek gerek. Bu, geçmişte anlamlanmış herhangi bir şey içinde geçerlidir. Çünkü bir şeye tek cepheden baktığınız müddetçe muhtemelen görünüz o cepheyle sınırlı kalacaktır.

Her cephe kuşkusuz bütüne açılır, ancak duyular sınırlı bir görü üzerinden yapılandığı için insanın daha fazla görüye varması için ya cephesini ya da bakış açısını değiştirmesi gerekir. Tek cephe, insanın şeyleri kendisine göre görmesi ve yorumlaması demektir ki, bu aynı zamanda insanın kendisine koyduğu bir çeşit sınırlamadır. Kişi kendisini aşmak istiyorsa kendisine göre olanı da aşmak, farklı bir görüye ulaşmak zorundadır. Sizin yanıldığınızı görmenizin de başkalarını anlamanızın da bir tek şartı var, oda bu farklı pencerelerden bakmayı denemenizden geçmektedir.  Her cephe farklı bir görü ve her görü de farklı bir bakış açısını beslemektedir; siz bu görüye ulaştığınızda muhtemelen olayları da insanları da farklı görecek ve en iyisi onları artık iyi anladığınızı göreceksiniz.

Bundan bir zaman önce içerdeyken “Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi” adında bir kitap yazmayı tasarlıyordum. Ama siz öyle lüzumsuz kelimesini kullandığıma bakmayın, zira en lüzumsuz kabul ettiğimiz kelime bile bir zamanın anlamlandırmasıyla var olmuş, belirli hayatların amacını tamamlamıştır. 

Neyse konuya dönersek, içerdeydim işte ve doğrusu böyle bir kitabı yazmaya yeteri kadar materyalim de zamanım da vardı; ancak sorun şu ki, okuyup yazmayla ilgili hayatıma giren hareketsizlik sağlığımı bozmuş, beni hastaneler arasında mekik dokumak zorunda bırakmıştı.

“Mekik dokuyordum” diyorum ama siz öyle kendi kendime elimi-kolumu sallayarak dolaştığımı düşünmeyin, yanımda bir mahkum aracı (onlar ring diyor) bir subay, iki asker ve bir gardiyan vardı, onlarla birlikte ve onlarca bürokratik engeli aşa aşa ilerliyorduk. Cezaevlerinden hastanelere gitmenin ne kadar zor olduğunu yatanlar bilir, bozulan sağlığınız son noktaya gelmeyene kadar kimse sizi bir yere götürmez. Siz ancak son yolculuğa dair işaretler verdiğinizde ikna olur, sizi hastanelere götürmeye rıza gösterirler. İçerde hastalandığınızda ilkin gardiyanların sağlık testini geçmelisiniz ve bu böyle müdüre, cezaevi doktoruna, dış güvenlikten sorumlu askerlerin müsaitlik durumlarına kadar sürer. Artık hala yaşıyorsanız sizi hastaneye götürmeye razı olurlar. Anlayacağınız şanslı bir hergeleyim, çünkü bir şekilde tüm o bariyerleri aşabildim!

Konuya dönelim: Peki, bilgi lüzumsuz değil ise ne kadar lüzumludur?

Bu kuşkusuz sizin ona atfettiğiniz önem kadar ve siz bir bilgiden ne kadar faydalanmayı bilirseniz onu da aynı şekilde o oranda lüzumlu hale getirirsiniz. Yerin ve zamanın bir önemi var, ancak o da sizden bağımsız değildir. Buna göre kulanım değerini geçmişte tüketmiş bir bilgiyi bile lüzumsuz görmemiz haklı bir görü olmayabilir. Kaldı ki ben o bilgilerin var olma amaçlarını ve dönemsel ihtiyaçları görürken neleri karşıladıklarını işlemeye çalışacağım. Şunu unutmayın, geçmiş bir bilgiyi zamanın mantığını izah edemediğiniz sürece ne geçmişi anlayabilirsiniz ne de geçmişi zamanın insanına izah edebilirsiniz. 

İnsanlar kafalarımızın geçmiş lüzumsuz bilgilerle dolu olduğu ve ondan dolayı günü veya yeni nesilleri anlayamadığımızı ve onlar günün teknolojisini kavrarken, bizim o lüzumsuz bilgilerin lüzumsuz hamallığından dolayı kavrayamadığımızı söyler. Kuşkusuz bunda bir doğruluk payı var; çünkü yeniyi öğrenmenin iki yol var, ya akli anlamda durulup odaklanmayı bileceksin, ya da kafa boş olacak, temelleri olanın üzerinden atacaksın. Çünkü durulmayı bilmesen odaklanamasın ve kafa boş ise, ne görüyorsan onu alıyorsun. Takdir edersiniz ki yeni nesiller boş kafayla geliyorlar. 

Diğer yandan, eskide olsa bir bilgiyi zamana değin doğru ifade edebiliyorsanız, o lüzumsuz bilgi değildir, edemiyorsanız ‘onlar halklı’ siz lüzumsuz bilgiler hamalısınız. 

Ben kendi adıma lüzumsuz bilgiler hamalı olduğumu kabul ederim, çünkü o bilgileri öyle zamanın ruhuna göre izah etmek, onları kendi kültür kodları içinde günün insanına da bir şeyler ifade edebilir duruma getirecek kadar zeki değilim. Ben yalnızca farklı bir şeyi gördüm mü onu kendime dert etmeyi seviyorum. Neden mi? Onu bende bilmiyorum. Hem zaten söylenmemiş söz, yazılmamış şiir yoktur, o kitabı yazsaydım bile, muhtemelen yazdıklarım yazılmış veya söylenmiş olanın bir tekrarı olacaktı. İste, yine de nedense kendime öyle bir vazife çıkarmış ve malzeme adına sigara kağıtlarına yüzlerce not düşmüştüm.

Hani derler ya, “bir şeyi kendinize dert ediyorsanız, o sizin derdinizdir.” Benimki de o hesap olsa gerek, insanların tarih içinde benimseye geldikleri kabulleri bir izaha kavuşturmak istiyordum. Örneğin geceleri tırnak kestirmemek, karanlık yere sıcak su dökmemek gibi… Hani eskiler elektriksiz, gaz ocağı ışığında gecesini demlerdi, neme lazım tırnağın dibinden etlere dalabilirdi. Ama acaba şu karanlık yerlere sıcak su dökmekten imtina etmenin nedeni neydi? Eskiler cinleri yakarsın, onlarda intikam almak için sana musallat olabilirler diyorlardı. Belli ki sebebi bilinmeyen her musibet gibi, bu işlemde olası kendilerine musallat olan bir hastalığa yoruluyordu. Buna akılsızlık demeyin, çünkü buda bir çeşit akıl yürütmedir, sorun topun taca atılması ve karşılığında menfi bir neticenin alınmamasıydı. Hayatınızda izah edemediğiniz tabulara şöyle bir göz atın, eminim onlara sizde hak vereceksiniz. 

Eskiler: “Eşikte durma çarpılırsın!” derlerdi. Hadi şimdi buradan yak! Hani Aleviler “eline, beline, diline” derler ya; ya da diğerlerin “Yaşa, başa ve taşa oturma” diye tekrar edegeldikleri o sözleri düşünün.  Yaşın yaş işi kastettiği ortada! Ya baş ya taş? Baş, belli ki en önde olan hep kelleyi en önce kaptırdığı bir tecrübeden dolayı çıkmış bir terennümdür. Yaş ve taşta ise tecrübe konuşmuş, “Eşikte durma çarpılırsın” hikayesindeki gibi, temasta iki farklı akımın (ısının) vücutta birleşmesini kastediyordur. Malum vücudun savunma mekanizması kendisini temel bir ısıya karşı koruma bağışıklığına sahiptir. Vücutta iki farklı ısı birleştiğinde şaşıran savunma mekanizması ne yapacağını bilmediğinden savunmayı bırakıyor ve içerden eşiğe doğru gelen akım, dışardan gelen akımla o noktada, yani eşikte duran bizde birleştiği için bizi hasta ediyor.   

Benim asıl işlemek istediğim konu insanların sözleşirken ellerine tükürüp tokalaşmalarıdır. Bu tükürükte ne tür bir hikmet varsa! Hani eline tükürüp kazma veya küreğin sapına yapışanları anlamak zor değildir, nede olsa iç derisi nasırlaşan eller küreği kavrarken kaymayı önlemede sıkıntı yaşıyor, ya diğerleri? Muhtemelen derin temelleri olan bir alışkanlık, zira dünyanın neresine giderseniz gidin avucuna tüküren insanlar görürsünüz. Bu herhalde tokalaşırken ahtın bir şartı diyeceğim, ama diyemiyorum, çünkü bilmiyorum. Kan kardeşi olmanın şartı tokalaşırken avuç içlerini kanatarak kanların birbirlerine karışmasını sağlamaktı; süt kardeşliği aynı kadının sütünü içmek için yeterliydi, ya tükürmek?

Bunu benim gibi Carl Gustav Jung’da dert etmiş olacak ki, şu anda ismi aklımda olmayan Hint Okyanusunda ilkel bir kabileyi ziyaret etmişti. O kabile de Hintlilerin yaptıkları gibi her sabah uyandıklarında güneşe dönüp ellerine tükürüyorlarmış ve yanlış hatırlamıyorsam sebebini sorduğunda kendisine tatmin edici bir cevap veremediklerini söylemişti. Tahminin Endonezya civarında bulunan bir kabileydi. Hindistan dahil, Hindu bakiyesi olan Hint Okyanusu insanlarının böylesi bir gelenekleri olduklarını biliyordum.  Genelde sabah güneş doğarken ellerine tükürüp güneşe dönerler ki, hala o inanış ve uygulama var. Yine de sevgili C: G; Jung şanslı diyorum, çünkü şayet Hint Okyanusu aşıp daha aşağılara veya doğuya doğru açılsaydı esas gününü o zaman görürdü; zira oradaki yerli kabileler (Gine yerlilerinden, Polinezya ve Melanezya yerlilerine kadar) sizi gördüklerinde bir hoş geldin karşılaması yaparlar. Bu da gelenin size sırayla tükürmesiyle nahoş bir tükürük banyosudur.  

Herhalde tükürükle banyo yapmak iyi bir anı olsa gerek!

Eminim şimdi sizde tükürme alametinin nedenini merak ediyorsunuz; ben kendi adıma bunun için yılarca uykusuz kaldım ve hala uyuyamıyorum, çünkü nedenini bulamadım. Şimdi siz buna muhtemelen lüzumsuz bilgi diyeceksiniz. Ancak şunu söylemeliyim ki lüzumsuz bir davranış olmadığı gibi lüzumsuz bir bilgi de yoktur.

Her şey bir sebebe haizdir, artık amacı ne, bunu neden yapıyorlar bir arketipi var mıdır (ki genelde var) ona bakmak gerek. Örneğin Hintliler tuvalette sol ellerini kullandıkları için yemek yerken genelde sol ellerini kullanmazlar. Tabi Hindistan’da hijyen şartlarını bildiğimden bu yaptıkları beni şaşırtmıyor. 

Bu arada tükürük deyip geçmeyin; Okyanusyalılar suratlarına tükürüldüğünde şükretse de her taraf aynı şekilde şükretmiyor; örneğin Japonlar bir tükürüğe iki can götürüyor veya Ruslar bir canla yetinse de Kürtler bunu aşiret boyu bir kan davasına dönüştürebiliyordu. Tükürmek bizde bir hakarettir ve doğrusunu isterseniz bedeli suratına tükürülenin konumuna göre bir maliyet çıkarmaktadır. Yani fakirin suratına tükürseniz gücenir, kırılır ama gücü size yetmiyorsa muhtemelen sineye çeker, gününü beklemek üzere o hakareti rafa kaldırır. 

Siz siz olun kimseyi küçük düşürmeyin çünkü o gün mutlaka geliyor.

Bu arada bir soylunun birinin sıratına tükürmesi de bir hakareti, ama şayet suratına tükürülen suratını ekşitseydi bile bu onun öldürülmesi için bir neden sayılabilirdi ki, Çin’de kral veya imparatorların suratına tükürdüğü soylular bile sessiz kalırdı, zira karşılık vermesinin faturası onunla sınırlı kalmaz, tüm kabilesine bir bedel olarak yansıyabilirdi. O soylunun mallarının diğer soylulara dağıtılması ise cabasıydı ki, soylunun kızları şayet öldürülmemiş ise onlarda o mallarla birlikte dağıtılırdı.

Tabi tükürmenin pek çok meziyeti var; hekim köylü kadınlarının çocukların (bunun içinde bazen yetişkinlerde var) tedavisinde ağızlarına tükürmeleri eski bir gelenektir. Bundan nasibini almış biri olarak hala tiksinti duysam da yapacak bir şeyim yoktu, çünkü çocuktum ve gözlerim kapatılarak ağzımı açmam söylenmişti, sonra bir hokalık tükürük (…) hatırlayınca hala lanet okuyorum. Çocukların sokaklarda oynarken oralarını-buralarını berelemeleri ve annelerin bereli yerlere tükürüp parmaklarıyla sürmeleri hızlı sonuç veren bir tedaviydi, anne “tamam” dediğinde çocuk tedavi olduğuna inanır ve oyununa kaldığı yerden devam etmeye giderdi.

Gerçi yarayı yalamanın iyileştirici bir özelliğinin olduğu biliniyor, en azından hayvanlarda. İsveçli bir bilim adamı olan Profesör Ole Sorensen’da tükürüğün içinde bulunan bazı bileşimlerin yaralar üzerinden olumlu bir etki gösterdiğini söylüyor, ama bize tükürüğün kutsiyeti hakkında bir şey söylemiyor.

Tükürüğün mucizesi bununla sınırlı değildi: Paeblolular, Cheeyneler, Siular, Cherookeler ve bilimum diğer Kuzey Amerika kabileleri barış antlaşmalarında avuçlarına bir okkalık tükürük tükürmeden tokalaşmaz ve tokalaşmadıkça antlaşmayı geçerli saymazlardı. Kenya ve Tanzanya’da yaşayan Masailer genelde tokalaşırken ellerine tükürürler, yeni doğan bebeklerin ise suratına. Tükürüğün bebeği kötü ruhlardan koruduğuna inanıyorlar. Ege Bölgesinde bebek görüldüğünde “tüh tüh” diye yere tükürüldüğü biliniyor, nedeni çocuğun nazardan korunması. (…) Artık tükürüğün mucizesi her ne ise, o antlaşmayı kutsal kılan oydu. Oysa aynı kabileler karşı karşıya geldiklerinden olası birinin yere tükürmesi dahi düşmanlık sebebiydi ve genelde toprağa kan düşmeden herhangi bir antlaşama söz konusu olmazdı. 

Eski Türklerde gökyüzüne tükürülürdü, bu semaya tükürme diye adlandırılır, kutsal bir ayinin parçası sayılırdı. Türkler bunu eski Şaman Kültüne bağlarlardı. Ama avuca tükürme onlarda da vardı ve ahdin bir parçası sayılırdı. Bazı Afrika ve Amerikan kabileleri ise avuca okkalı bir tükürükten sonra aynı şekilde okkalı bir tokat gibi surata indirirlerdi. Bu dostça kabul edildiğinin nişanıydı. Fazla uzatmaya gerek yok, bu tükürüğün mucizesi nedir, ben şahsen hala çözmüş değilim, varsa bir bildiğiniz, ne olur bendenizi de aydınlatınız, size minnettar kalacağım, çünkü bana dert olmuş, merakımdan olsa gerek ki, uykular haram, o gün, bu gündür uyuyamıyorum! Ha, bu arada medeni toplumların ceza yasalarında yere tükürmenin cezası olduğu gibi, şahıslara tükürmenin de cezası var. Biri çevre kirliliğine, diğeri de hakarete giriyor.

Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi’ne sanırım bu tükürük mucizesinin mistik değerine ulaşamadığım için başlayamadım! 

Oysa geride uğraşacak daha ne kadar lüzumsuz iş vardı!

1 YORUM

  1. tükürük konusunda yapılan bilimsel araştırmalar var. tükürükte yararlı bakteriler bulunuyor ve herkeste aynı miktarda aynı bakteri bulunmuyor. öpüşen çiftlerle yapılan bir araştırmada ağızdaki bakterilerin eşitlendiği tespit edilmiş.

    geceleri sıcak su dökülmemesi tamamen güzel bir düşüncenin ürünü: hiç bir yerde boşluk yoktur havada bile mikro yaşam vardır. gece karanlığında mikro aleminin sakinlerini börtü böceği görmeden öldürme endişesini ifade eder bu söz.

    ele tükürme harekete geçmenin motivasyonudur, tamamen iç güdüseldir, yemeğe başlarken ağzın sulanması gibi. (benim, bu motivasyondan mahrum olduğumdan bütün tembelliğim)

    yaşa başa taşa … bu hakikaten çok lüzumsuz bir bilgi, zira tosun edebiyatında ‘vecize’ niyetine kullanılır sokak kültürsüzlüğünde.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here