Mehdi Bekleyen Danışman ve Libya Tezkeresi

1

2020’ye 20*20 diyebilir miyiz? 2000 ve 20’nin kulağa hoş gelen karması ve iki 20’nin yan yana düşmesi bana keyifli geliyor.
1010 yılı kadar olmasa da 2020 yılı da bizi bu açıdan tatmin edecek. Bundan tam 1010 sene sonra yani 3030’da da yaşayacak torunlarımızın torunlarının bilmem kaç göbek torunları aynı hissiyatı duyacak mı bilmem.

Sayılar hoş oyuncaklardır. Her zaman bizi eğlendirirler. Sayılar olmasaydı herhalde medeniyet de olmazdı. Sayıların kurduğu medeniyette dünyanın ritmik düzeni etkileyici bir temaşadır.
Meşhur Fibonacci serileri sayılar ile doğanın oynadığı muhteşem temsilin bir örneğini teşkil eder.

Tek bir yaprakda gördüğümüz kurgu bize sayıların harika dünyası ile dolaysız bir bağlantı kurar. Sayıların bulunmasında medeniyetin kadim ulusları büyük katkı vermiştir. Çin, Hint, Yunan, Pers, İslam ve Batı yarıkürede Mayalar, İnkalar. Hepsi aklın yolunda ilerleyerek bu alanı geliştirmiştir. Matematik ile taçlanan sayı sistemine verilen katkı da hemen hemen aynı medeniyet yolunu izlemiştir.

Allah’ın insana verdiği en büyük armağan olan aklın bir zaferidir matematik ve sayı bilgisi. Akıl bize tarihin en iyi matematikçilerinden bir kısmını İslam çatısı altında armağan etmiştir. Cebir ve Algoritma’nın kaşifi Al-Kindi, irrasyonel sayılar üzerine çalışan Al-Kamil, integrali geliştiren Al-Karaji, sadece harika bir şair olmayan ve geometrinin kitabını yazan Ömer Hayyam, trigonometriyi geliştiren Nasreddin Tusi bunlardan sadece bir kaçı.

İslam medeniyetinin bir kolu matematikle ve insanlığı aklın efektif kullanımı ile geliştirmeye çalışırken, bir tür kısa yoldan zengin olma hayali gibi her şeyi ve herkesi kurtaracak bir tek adam beklentisini şişiren bir diğer kolu da daha peygamberin ölümünden 50 sene bile geçmeden kendini gösterdi.
Kuran’da olmayan ve aslında olması pek de beklenmeyen bir kurtarıcı Mehdi kavramı hayata dahil oldu.

1300 senedir gelmeyen Mehdi’nin Cumhurbaşkanına danışman sıfatı taşıyan bir makam sahibi tarafından zikredildiğini ve bunun İslami bir temele dayalı olarak ifade edildiğini görünce, İslam ile bilim arasındaki köklü rabıtaya olan saygımızla bir yutkunduk.

Yazık ki, Suriye’de yenilmiş bir ordunun Libya’ya savaşmaya gönderildiğine dair dış ve iç basında yayılan yalanlanmamış haberlerle eş zamanlı okuyunca, ‘Suriye olmadı Libya verelim’ tarzında bir yenilenmiş projenin kekre tadı ağzımıza geldi.

Konunun Adnan Tanrıverdi’nin askeri danışman olduğu bir iktidarın ajandasında olması, aslında parçaların birleştiği bir yapbozu tamamlıyordu.
Suriye-Libya-Cihadistler-AdnanTanrıverdi-Mehdi bu 5 benzemez kavramın ortak noktasında Türkiye Cumhuriyeti olması ürkütücü geliyor.

Reklam

Libya Cephesini üstelik Rusya’nın karşı safta yer aldığı bir bilek güreşinin parçası olarak açmak kuşku götürmez düzeyde sebepsiz bir özgüvene tekabül eder.

Libya’da rekabetin bir tarafında pozisyon alıp karşı tarafın yenilgisine oynamak, üstelik bu yenilgiyi garanti edecek şekilde harekete geçmek, vekalet savaşında konum belirlemek Türkiye’nin diplomaside “power politics” olarak adlandırılan “güç siyaseti” alanındaki tercihini gösteriyor. Türkiye’yi bugün temsil eden siyasi iktidarın danışmaya değer bulduğu aklın ise Mehdi beklentisinde olması akılları karıştırıyor.

Bugün yapılacak Libya Tezkeresi oylamasında AKP ve artık onun mütemmimi olan MHP’nin vereceği beyaz oylar ile macera başlayacak.
Başlamasa daha iyi olur.
Kırılgan Türk ekonomisinde hazır faizler biraz gerilemişken ortamı tekrar germenin manası var mı?

Güzel sözdür : “Nasip değilse dayak bile yenmez” denir. Eğer bu ülkenin nasibi ise kimse onun önüne geçemez ama nasip değilse de zorlamak ve sistemin sınırlarını taramak makul gelmiyor.

Libya macerasına dair; Times’da çıkan makalenin satır aralarındaki dehşetengiz olasılıkların iç karartıcı projeksiyonu, ‘Mehdi’ arayan bir danışmanın hezeyanları ile, sağlam bir politika arasındaki zıtlığın altını çiziyor. 

Rusya’nın hep kazanan kasa edasıyla Suriye’de aldığı pozisyonun Libya’da tekerrür edebileceği buna karşılık ‘düşmanın düşmanı dostum, dostun düşmanı düşmanım ve tabii ki düşmanın dostu düşmanım’ parametreleri ile çetrefilleşen bu sürecin Putin/Erdoğan dansında nerelere varacağı belirsiz.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise “Sonunu düşünen kahraman olmaz” diyor. Bunlar hep fazla dizi izlemekten. Şimdi ‘Kuruluş Osman’ var. Fuat Bey sanırım ticaret hayatındaki gibi gözü kara. Ama herkes aynı kanıda mı orası tartışılır. Neticede ticarette kaybedilen parayı devlet basar da, siyasette kaybedilenlerin yeri nasıl dolar?

Bugün beyaz oy ile tezkereyi sonunu düşünmeden destekleyecek vekillerin kaçı bu yazıyı okur bilmiyorum. Ancak içerisinde Suriye’de başarılı olamamış savaşçıları da barındıran bu senaryonun, tekrar tekrar düşünmeye değeceği kanısındayım. Hele ki danışmanınız Mehdi arayan anakronik bir stratejist ise..!

Reklam

1 YORUM

  1. Mehdi konusunun tarihi sırrına dair bir espri dolaşıyor sokaklarda;

    Osmanlı padişahları aynı zamanda alemi İslamın halifesiydi. Atatürk zamanına kadar makamı hilafeti padişahlar temsil etti. Büyük Atatürk İslamiyeti çok iyi biliyordu baktı ki ahali islamdan uzaklaşmış dinin esasları unutulmuş babadan kalma bir din icad edilmiş hilafetin temsiliyeti fili olarak ortadan kalkmış olduğundan tamamen kaldırmaya karar verdi. Fakat müslüman Atatürkün aklına birden mehdi geliverdi. İlerde bir gün mehdi gelebilir hilafeti tekrar uygulamak isteyebilirdi. İşte bundan ötürü Büyük Atatürk hilafeti aldı tedavülden kalkanlar deposunun giriş kapisinin hemen sağındaki rafin üstüne koydu ki mehdi gelince arama zahmeti çekmesin diye. Bu tarihi sırdan kimsenin haberi yok. Bir tek tanriverdi biliyor o da Allah vergisi.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here