Müslümanların Hicret’le İmtihanları

0

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resulüne salat, selam olsun.

Tanım

Hicret: “Terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) masdarından isim olan hicret “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terk edilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. 

Terim olarak, genelde; müslümanların çeşitli sebeplerle doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı yerden başka bir yere göç etmeyi; özelde ise Mekkeli müslümanların Habeşistan’a ve Medine’ye; hassaten, Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’den Medine’ye göçünü ifade eder. 

Kur’ân-ı Kerim’de, hicret edenler;

Rableri onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın yaptığı amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. 

Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, benim yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır” (Âli İmran, 3/195), ayet-i kerimesi ile övülmüştür.

Yine Kuran’da hicret eden Müslümanlara muhâcir, Resûl-i Ekrem’e ve muhâcirlere yardım eden Müslümanlara da ensâr unvanı verilmiştir. 

İslam tarihinde ilk toplu hicret Habeşistan’a (yeni ismi Etiyopya’dır) yapılmıştır. Daha sonra Peygamber Efendimizin (sav) Tâif tecrübesi ve Medine’ye hicreti gerçekleşmiştir.

Habeş Ülkesine İlk Hicret

Merhum Asım Köksal, İslam Tarihi adlı eserinde, Habeş Ülkesine İlk Hicret’i şöyle hikaye eder.

“Habeş ülkesine ilk hicret, nübüvvetin beşinci yılında ve Recep ayında idi. Dinlerinden döndürülmekten korkup, dinî bir vazife olarak Allah`a doğru kaçmak üzere; kimi yalnız başına, kimi zevcesiyle birlikte, kimi binitli, kimisi de yaya olarak Habeş ülkesine hicret etmek için Mekke`den gizlice yola çıkanlar: Başlarında Hz. Osman b. Affan, olmak üzere oniki erkek ile beş kadından oluşan onyedi kişilik hicret gurubu, İslâm’da Habeş ülkesine yapılan ilk hicret idi.

Resulüllah (sav); Hz Osman hakkında; “Şüphesiz ki, Osman; Lut’dan (as) sonra zevcesiyle birlikte hicret eden ilk kişidir!” buyurdu.

Habeşistan’a Hicretin Sebebi

Peygamberimiz (sav), Kureyş müşriklerinin, kendi kabilelerinden iman edenleri dinlerinden döndürmek için hapsettiklerini, işkencelere uğrattıklarını, işkencelerini şiddetlendirdiklerini görünce, Müslümanlara:

 “Siz şimdi yeryüzüne dağılın, Yüce Allah sizi yine biraraya toplar!” buyurdu.

 Müslümanlar:

 “Yâ Rasûlallah! Nereye gidelim?” diye sordular.

 Peygamberimiz (a.s.), Habeş ülkesinin bulunduğu yana eliyle işaret ederek:

 “İşte, oraya! Habeş toprağına giderseniz iyi olur! Çünkü orada yanındakilerin hiçbirine zulmetmeyen bir kral vardır. Hem, orası bir doğruluk ülkesidir.

Yüce Allah içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar, siz orada bulunun!” buyurdu.

Muhacirlerin Şuaybe`den Vapurla Habeş Ülkesine Gidişleri 

Mekke`den gizlice ayrılmış olan ilk Muhacir kafilesi Şuaybeye varıp kavuştukları sırada, Yüce Allah`ın lutfundan olmalı ki, iki tüccar vapuru gelivermiş; Muhacirleri, Habeş ülkesine götürmek üzere vapura bindirmişti. Ve onları Habeş ülkesine götürdü.

Müşriklerin Muhacirleri Yakalamaya Gitmeleri 

Kureyş müşrikleri, yakalamak için Muhacirlerin arkalarına düştüler. Onları denize kadar takip ettilerse de onlara yetişemediler.

Deniz sahiline vardıkları sırada vapurlar Muhacirleri bindirip denize açılmış bulunduğu için, onlardan hiçbirini yakalayamadılar. Muhacirler, Necaşi’nin ülkesine selametle varıp kavuştular.

Muhacirlerin Habeş Ülkesinden Mekke’ye Dönüşleri 

Nübüvvetin beşinci yılında Recep ayında Habeş ülkesine sığınmış olan Müslümanlar, Şaban ve Ramazan ayında orada oturdular.

Mekkelilerin Peygamberimiz’le (sav) birlikte secde ettiklerini, Müslüman olduklarını, Mekke’deki Müslümanların güvenliğe kavuştuklarını, Velid b. Mugîre ve Ebu Uhayha’nın, Peygamberimiz’in (sav) arkasında secde ettiklerini işitince:

“Bunlar Müslüman olduktan sonra, Mekke`de Müslüman olmayan kim kalır?

Bize, kendi kavim ve kabilemiz daha sevgilidir! Onlar iman etmiş olunca, dönelim yanlarına!” dediler.

Bunun üzerine nübüvvetin beşinci yılında Şevval ayında geri döndüler. Mekke`ye yaklaşıp da müşriklerin Müslümanlığı kabul ettiklerine dair işittikleri haberin asılsız olduğunu öğrendikleri zaman, Habeş ülkesine geri dönüp gitmek kendilerine çok ağır geldi.

Himayesiz olarak Mekke`ye girmekten de korktular. Aralarında uzun uzadıya istişare ettikten sonra;

“Mekke`ye girelim, Kureyşlilerin ne durum ve tutumda olduklarına bakalım, sonra da Habeş ülkesine tekrar dönüp gidelim!” dediler.

Bunun üzerine, içlerinden her biri, Mekkelilerden birisinin himayesine girinceye kadar beklediler. Ancak müşrik olan akraba veya dostlarından birisinin himayesinde, ya da müşriklere hiç görünmeden, gizlice, Mekke`ye girebildiler.

Habeş Ülkesine İkinci Hicret 

Kureyş müşrikleri Habeş ülkesinden Mekke`ye dönen Muhacir Müslümanların Habeş Necaşî`si tarafından çok iyi korunduğunu işitip onlardan yakaladıklarını en ağır işkencelere uğratmaya başladıkları zaman, Peygamberimiz (sav) onların Habeş ülkesine ikinci kez hicret etmelerine, gitmelerine izin verdi.

Hz. Cafer b. Ebi Talib de, Peygamberimiz’e (sav) başvurup “Hiç kimseden korkmaksızın Allah`a ibadet edebileceğim bir yere gitmeme izin ver” dedi ve kendisine izin verildi. Bunun üzerine, içlerinde Hz. Cafer`in de bulunduğu bir Müslüman topluluğu, dinlerinden döndürülmek tehlikesinden korunmak için, Habeş ülkesine firar ve hicret ettiler.

 Habeş ülkesine yapılan bu ikinci hicret de, yine, nübüvvetin beşinci yılında idi.

Habeş ülkesinden Mekke`ye gelip de müşriklerin işkencelerine uğrayınca geri dönen Muhacirlerin yanına, Mekke`deki Müslümanlardan katılanlar olduğu gibi; sonradan, fırsat buldukça, kafile kafile Habeş yolunu tutanlar da olmuş ve orada toplanmışlardır.

Bu ikinci hicret grubuna 101 kişi katılmıştır.

Hicret edeceği sırada Leylâ Hatuna Hz. Ömer`in rastlayışı 

 Hz Ömer’in torunu Leyla Hatun der ki:

“Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, (kocam) Âmir, bazı ihtiyaçlarımızı sağlamak üzere yanımdan ayrılıp (çarşıya) gitmişti.

Ömer b. Hattab, beni görünce, gelip başucuma dikildi. Kendisi o zaman müşrikti, daha Müslüman olmamıştı. Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Kendisinden hep eza ve cefa çeker dururduk.

Bana: Ey Ümmü Abdullah [Ey Abdullah`ın annesi]! Demek, buradan gidiş var ha?` dedi. Ben de: Evet! Vallahi, artık Allah`ın yerlerinden bir yere çıkıp gideceğiz.

Siz bizi işkencelere uğrattınız ve ezdiniz! Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız dedim. Bana,  `Allah size yoldaş olsun!` dedi.

 Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm.

 Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti.

 O sırada, Âmir işini bitirip yanıma gelince, kendisine:

‘Ey Abdullah`ın babası! Biraz önce Ömer`in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin! dedim. 

Amir:

`Sen onun Müslüman olacağını mı umuyorsun?!` dedi. 

Ben:

`Evet! Umuyorum` deyince, Âmir:

`Şunu iyi bil ki; sen Hattab`ın eşeğinin Müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi Müslüman olmaz!` dedi.

Ömer`den o zamana kadar görülegelen sertlik ve Müslümanlığa karşı kaskatı yüreklilik, kendisinden böyle ümit kestirmişti.”

Kureyş Müşriklerinin Muhacirleri Geri Çevirmeleri İçin Necaşî`ye Elçiler ve Hediyeler Göndermeleri

Kureyş müşrikleri Resûlullah’ın (sav) ashabının Habeş ülkesinde emniyet ve sükûnete kavuşmuş ve orada yurt yuva edinip yerleşmiş olduğunu görünce, aralarında toplantı yaptılar.

Onların; eski dinlerine döndürülmek üzere, yerleşmiş oldukları yerlerinden çıkarılmaları ve kendilerine geri çevrilmeleri için, Kureyşlilerden, iki adamı, Abdullah b. Ebi Rebia ile Amr b. Âs`ı (bu iki kişi büyükelçi mesabesinde Mekke’nin bürokratları idiler) Necaşiye göndermeyi kararlaştırdılar.

Necaşî ve kumandanları için topladıkları hediyeleri de iki elçi ile birlikte yolladılar.

Peygamberimiz’in (sav) zevcesi Hz. Ümmü Seleme demiştir:

“Biz, Habeş ülkesine ayak bastığımızdan itibaren, Necaşi`de, en hayırlı bir komşuluk ve koruyuculuk gördük. Dinimiz hakkında güvenlik içinde bulunduk. Hiç eziyet edilmeksizin ve hoşlanmayacağımız hiçbir şey işitmeksizin, Yüce Allah`a ibadet ettik.

Kureyş müşrikleri, bu durumumuzu haber alınca, aralarında görüşme, konuşma yaptılar. Bizi geri çevirmesini istemek üzere, içlerinden özü gözü pek iki kişiyi Necaşi`ye göndermeyi ve ona Mekke eşyasından, nâdir, kıymetli gördükleri şeylerden hediyeler sunmayı kararlaştırdılar.

Necaşî`ye, Mekke`den götürülecek şeylerin en hoşa gideni, beğenileni ise meşin olanlardı. Bunun için, Kureyş müşrikleri, bol miktarda Mekke meşini topladılar.

Necaşî`nin kumandanlarından her birine ayrı ayrı hazırladıktan sonra, Abdullah b. Ebi Rebia ile Amr b. Âs`ı hediyelerle birlikte yolladılar.

Yollarken de, şu emirlerini yerine getirmelerini onlardan istediler:

Muhacirler hakkında Necaşî ile konuşmadan önce, her kumandana hediyelerini verin! Sonra da, Necaşî`ye hediyesini sunun ve kendisinden, yanındaki Muhacirlerle hiç konuşmadan, onları size teslim etmesini isteyin! dediler. 

Bu iki adam, Necaşî`nin yanına geldiler. O sırada, biz, Necaşî`nin katında, hayırlı bir yurtta, hayırlı bir koruyucu yanında idik.

Mekke`den gelen iki Kureyşî, Necaşî ile konuşmadan önce, bütün kumandanların hediyelerini verdiler. Hediye verilmeyen kumandan kalmadı.

Onların her birine hediyelerini verirken de:

Bizden, birtakım aklı ermez gençler gelip hükümdarın ülkesine sığındılar. Onlar kendi kavimlerinin dininden ayrıldılar, sizin dininize de girmediler. Kavimlerinin eşrafı, onları kendilerine geri çevirmesi için, bizi sizin hükümdara yolladılar. Biz onlar hakkında hükümdarla konuştuğumuzda, onları bize teslim etmesini ve onların söyleyecekleri sözlere kulak asmamasını hükümdara tavsiye edin! Çünkü, kendi kavimleri onları daha iyi bilirler ve kusurlarını daha iyi anlarlar dediler.

Kumandanların hepsi, Kureyş elçilerine `Olur` dediler. Bundan sonra, elçiler, Necaşîye hediyelerini sundular. Necaşî hediyeleri kabul ettikten sonra, elçiler:

Ey hükümdar! Bizden birtakım aklı ermez gençler senin ülkene gelip sığındılar. Onlar kavimlerinin dininden ayrıldılar, senin dinine de girmediler. Onlar bizim de bilmediğimiz, senin de bilmediğin bir din icad ettiler, ortaya çıkardılar. Onların babalarından, amcalarından ve yakın akrabasından olan kavimlerinin eşrafı, onları kendilerini geri çevirmeniz için bizi sana yolladılar. Çünkü, onlar bunlar başkalarından daha iyi bilirler, kusurlarını, kabahatlarını başkalarından daha iyi anlarlar dediler.

Abdullah b. Ebi Rebia ile Amr b. Âs`ın en çok korktukları, istemedikleri şey, Necaşî`nin Muhacirleri çağırıp dinlemesi idi.

Hükümdarın yanında bulunan kumandanları, ona:

Ey hükümdar! Bu iki adam doğru söylüyorlar. Kavimleri onları daha iyi bilirler ve kusurlarını daha iyi anlarlar. Sen onları bu iki adama teslim et, ülkelerine ve kavimlerine geri gütürsünler! dediler.

Necaşî kızdı ve:

Hayır! Vallahi, ben onları bu iki adama hemen teslim edivermem! Gelip ülkeme konmuş, beni başkalarına tercih ederek bana sığınmış olan bir cemaata kötülük yapılmaz! Onları yanıma çağırıp, şu iki adamın söyledikleri şeyler hakkında onlara sorular sorarım. Eğer onlar şu iki adamın dedikleri gibi iseler, kendilerini bu iki adama teslim eder, kavimlerine geri çeviririm. Şayet onlar bu iki adamın söyledikleri gibi değillerse, kendilerini bunlara karşı korur ve himayemde kaldıkları müddetçe de en güzel şekilde korur ve kollarım dedi.

Sonra da, haber salıp Resûlullah’ın (sav) ashabını yanına çağırttı.

Necaşî`nin davetçisi gelince, Muhacirler toplandılar, sonra da birbirlerine:

Şimdi bu adamın [Necaşî`nin] yanına gittiğiniz zaman ona ne söyleyeceksiniz? dediler ve yine birbirlerine: Vallahi, biz ancak bildiklerimizi, Peygamberimiz’in (sav) bize emrettiklerini söyleriz. Ne olacaksa olsun! dediler.

Habeş Necaşî`sinin Sorularını Hz. Cafer`in Cevaplayışı 

Ümmü Seleme Validemiz devamla şöyle anlatıyor:

Muhacirler Necaşî`nin yanına vardıkları zaman, Necaşî, daha önceden kendi din adamlarını da yanına çağırmıştı. Onlar, Necaşî`nin çevresinde mushaflarını yaymış, açmış bulunuyorlardı. 

Necaşî, Muhacirlere:

Siz, ne benim dinime, ne de şu milletlerden hiçbirinin dinine girmediğinize göre, sizin kavimlerinizden ayrılarak tutmuş olduğunuz bu din nasıl bir dindir? diye sordu.

Muhacirler adına, Cafer b. Ebi Talib:

Ey hükümdar! dedi. Biz Cahiliye halkından bir kavim idik. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan eti yerdik. Bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilerimizi keser, akraba hakkı gözetmezdik. Komşularımızı unutur, komşuluk vazifelerini yerine getirmezdik. İçimizden güçlü olan güçsüz, zayıf olanı yerdi.

Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz Resûlü gönderinceye kadar, biz hep bu kötü durum ve tutumda idik. O peygamber, bizi, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapageldiğimiz, taştan, ağaçtan, altın ve gümüşten yapılmış putları bırakarak Allah`ın birliğine inanmaya ve yalnız O`na ibadet etmeye davet etti. 

Yine o peygamber:

Doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba haklarını gözetmeyi, komşulara iyi davranmayı, haramlardan uzak, kan dökmekten geri durmamızı bize emretti.

Yine o, bizi her türlü çirkin, yüz kızarcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten de men ve nehy etti.

Ayrıca:

Hiçbir şeyi kendisine eş ve ortak tutmaksızın, yalnız Allah`a ibadet etmemizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi, oruç tutmamızı da bize emretti. Biz onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah tarafından getirdiği şeylere göre, ona tâbi olduk. Bir ve tek olan Allah`a ibadet ettik, O`na hiçbir şeyi şirk koşmadık. O`nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl olarak kabul ettik.

Bunun üzerine, kavmimiz bize düşman kesildi. Bizi dinimizden döndürmek, Yüce Allah`a ibadetten vazgeçirip putlara taptırmak, öteden beri helâlleştirip serbestçe işleyegeldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için, bizi işkenceden işkenceye uğrattılar.

Onlar bize böylece galebe çalıp zulmettikleri, bizimle dinimiz arasına girdikleri ve tazyiklerini arttırdıkları zaman, biz senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık.

Seni başkalarına tercih ile, senin korurluğun ve komşuluğunda bulunmayı arzu ettik.

Ey hükümdar! Biz senin yanında hiçbir zulme uğramayacağımızı umuyoruz! Dedi.

Necaşî:

Allah tarafından peygamberinizin getirip sizlere bildirdiği şeylerden, senin yanında bir şey var mı?` diye sordu. Cafer: Evet! Var dedi.

Necaşî:

Onu bana oku! dedi.

Cafer, Meryem sûresinin baş tarafından, Yahya ve İsa’nın (as’lar) doğumları ile ilgili âyetleri [1-35] okuyunca, vallahi Necaşî o kadar ağladı ki, (akan gözyaşlarından) sakalı ıslandı.

Bundan sonra, Necaşî, Mekke`den gelen iki Kureyşîye: Bu (dinlediğim şey), İsa`ya gelmiş olanla muhakkak aynı yerden çıkıyordur! Siz ikiniz, gidin artık! Hayır! Vallahi ben onları size ne teslim ederim, ne de onlara dokunulur! dedi.

İki elçi, Necaşî`nin yanından dışarı çıktıkları zaman, Amr b. Âs: Vallahi, ben yarın Necaşî`nin yanına gidip onlar hakkında söyleyeceğim şeyle onların köklerini kazıtacağım! dedi.

Abdullah b. Ebi Rebia ise:

Sen böyle birşey yapma! Onlar bize muhalif olsalar da, aramızda onlarla akrabalık var! dedi. Amr b.Âs: Vallahi, Necaşî`ye, bunların İsa b. Meryem`in bir kul olduğunu iddia ettiklerini haber vereceğim! dedi.

Ertesi gün, Necaşî`nin yanına gidip:

Ey hükümdar! Onlar İsa b. Meryem hakkında çok büyük, ağır bir söz söylüyorlar! Onları çağır da, onun hakkında ne söylediklerini onlara bir sor dedi.

Bunun üzerine, Necaşî, bu hususu sormak için onları tekrar yanına çağırdı.

Muhacirler toplandılar. Birbirlerine: Necaşî size İsa b. Meryem hakkında sorduğunda, ne söyleyeceksiniz? diye sordular ve: Vallahi, onun hakkında Allah`ın dediklerini ve Peygamberimizin bize bildirdiklerini söyleriz. İşin sonu ne olursa olsun! dediler.

Muhacirler Necaşî`nin yanına vardıkları zaman, Necaşî onlara:

Söyleyin bakalım; Meryem oğlu İsa hakkında ne söylüyorsunuz? diye sordu.

Cafer b. Ebi Talib, ona:

Biz, onun hakkında, Peygamberimizin bildirdiklerini söylüyoruz. O, diyor ki:

İsa Allah`ın kulu, resûlü, Ruh`u ve O`nun dünyadan ve erden geçerek Allah`a bağlanmış bir kız olan Meryem`e ilka eylediği Kelimesidir. Deyince, Necaşî, elini yere uzatıp oradan bir çöp aldıktan sonra: Vallahi, İsa b. Meryem de, senin söylediğinden başka bir şey değildir! Arada, şu çöp kadar bile fark yoktur! dedi.

Necaşî bunu söylediği zaman, çevresindeki kumandanlar homurdanmaya başladılar. Necaşî, kumandanlara: Vallahi, siz homurdansanız da, gerçek olan budur! dedi. 

Muhacirlere de:

Gidiniz! Sizler, benim ülkemde, tamamıyla emniyet içindesiniz ve Üç defa! Size söven, dil uzatan kimse cezalandırılacaktır! diyerek; Ben, sizden birinize, bir dağ altın karşılığında bile eziyet etmek istemem! Dedi. Getirdikleri hediyeleri de şu iki adama geri verin! Benim onlara ihtiyacım yok! Vallahi, Allah bana saltanatımı geri verdiği zaman benden rüşvet almadı ki, ben bu hususta rüşvet alayım! dedi.

Bunun üzerine, Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebi Rebia, getirdikleri hediyeler geri verilerek,  reddedilmiş bir halde Necaşî`nin yanından çıkıp gittiler. Muhacirler de, Necaşî`nin ülkesinde, en iyi yurtta ve en iyi koruyucunun yanında kaldılar.” (Asım Köksal, İslam Tarihi, Habeş Ülkesine Hicret)

Sonuç;

Rasülü Ekrem (s.a.v);

إنَّ الإسلامَ بدأ غريبًا وسيعودُ غريبًا كما بدأ فطوبَى للغرباءِ

“İslam garip başladı, başladığı gibi (bu gariplik tekrar) dönecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Sahihu’l-Müslim 232, 251. Hadisler, Sunenu İbn-i Mace II, 1319 (no: 3987, 3988) buyurdular.

İslam tarihin başlangıcında olduğu gibi her döneminde Müslümanlar dünya genelinde, zulüm, şiddet, işkence, baskılarla karşı karşıya kalmışlar, ölümler, elem, ızdırap, acı, gözyaşı içinde göçler / hicretler yaşamışlardır.

İşte bu göç / hicretlerden ilki Habeşistan’a hicrettir. İslamın ve Müslümanların ilk yurtdışı deneyimini, dünyaya açılımının ilk hareketini oluşturur.

Daha sonra Peygamber efendimiz (sav) bizzat kendisi ve diğer Müslümanlar da, hicret hareketine katılmış, Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir.

Bugün de dünyanın çeşitli bölgelerinde (Filistin,Tibet, Keşmir, Miyammar, Suriye, Mısır, Yemen vb.) bir çok ülkede Müslümanlar eza, cefa ve hicretle imtihan olunmaktadır.

Efendimiz (sav) bu çekilen eza ve cefaları, acı ve gözyaşlarını, Müslümanların evlerinden, yerlerinden, yurtlarından çıkarılışını, mallarına, mülklerine el koymaları Müslümanlar için gariplik olarak nitelendirmiş ve bu garipliğin sadece kendi dönemlerinde değil daha sonraki zamanlarda da tekrarlanacağına işaret ederek, bu garipleri müjdelemiştir. 

Vesselam.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here