“Ne kanalmış bre” – Tarih mi değişecek, dünya dengesi mi?

25

“Kanal İstanbul” Türkiye’yi karıştırdı. Siyasetten sokağa, herkes bunu konuşuyor.

Kimi “İstanbul’u mahvedeceğinden”, kimi “Türkiye’yi şaha kaldıracağından”, kimi “fakirleri daha fakir yapacağından”, kimi de “rant elde etmek için yapıldığından” dem vuruyor.

Kimileri de meselenin bir başka boyutuna giriyor ve “Amerika’nın Karadeniz egemenliği için kanalı Erdoğan’a yaptırttığını” iddia ediyor. Rusya bu toz duman arasında “Montrö anlaşması değişmez” deyip, “Karadeniz’deki güç dengesinden” memnun olduğunu vurguluyor.

Ama ilk önce sizlere şu Karadeniz’deki “güç dengesini”, bu dengede değişimleri ve bunun da Boğazlar rejimine etkilerini kısaca anlatayım.

Osmanlı için talihsiz zamanlar. Yıl 1918. Yenilmiş. “Mondros Mütarekesini” ve “Serv Anlaşmasını” imzalamış.

Boğazlar ve onların şehirleri işgal edilmiş. Boğazlar ve deniz rejimi yabancıların kontrolünde, egemenlik devredilmiş vaziyette.

Karadeniz, Akdeniz deniz geçişini kontrol eden güçlü devlet yok artık. Kontrol İngiliz ve Fransızlarda.

Kurtuluş savaşı da bu dengeyi değiştiremedi. Lozan’da aynı denge korundu. Kontrol yabancılarda. Yönetim için, BM’ye (o zamanki Milletler Cemiyeti) bağlı “Boğazlar Komisyonu” kuruldu. “Eski” ve “Yeni” Türkiye’nin orduları boğazların etrafından çekildi.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi, üç önemli konuyu kapsıyordu:

  • Boğazların askerden arındırılması,
  • Boğazlarda gemilerin geçişini denetleyecek ve Milletler Cemiyeti’ne bilgi verecek yetkili bir Boğazlar Komisyonu’nun kurulması,
  • Askeri bakımdan Türkiye için tehlike oluşturacak durumlara engel olmak amacıyla Milletler Cemiyeti’nin (özellikle İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın) garantisinin sağlanması.
C:\Users\Balkan Tv\Documents\haritalar mart 2019\internet kullanımı\rusya sivil war 1918-1920 94288df53f3baf9a8c905a6810bcb48bxxx.jpg

Karadeniz havzasının önemli gücü Rusya, Birinci Dünya Savaşı sürecinde yaşadığı “Ekim 1917 devrimi” ile bu sırada sahneden çekilmişti.

Karadeniz havzasında “denge”, “suyun aşağısındakilere” geçmişti. İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika terazinin ağır basan kefesindeydi.

Anlaşma da işte bu dengeye göre yapıldı. “Suyun aşağısındakilere” Karadeniz’e sokabilecekleri deniz ve hava gücü açısından çok ciddi avantajlar verdi. Türkiye de “etkisiz eleman” konumundaydı.

İmzalanan “Boğazlar Mukavelesine” göre; “bir devletin Karadeniz’e doğru Boğazlardan geçirebileceği azami kuvvetin miktarı; Karadeniz’e sahildar devletlere mensup ve geçiş esnasında Karadeniz’de mevcut en kuvvetli donanmanın ve uçaklarının azami kuvvetinin toplam miktarını aşmayacaktı.” Dışarıdan geleceklerin azami gücü bu olacaktı.

Kısıtlama gibi görülen husus aslında, dışarıdan gelenlerin Karadeniz’e ciddi bir donanma gücü ve hava gücü sokabilmesine imkan veriyordu. Bu durum Rusya-SSCB aleyhine bir “kuvvet dengesi” oluşturuyordu Karadeniz’de. Ekim 1917 devrimi olmasaydı anlaşma zor yapılırdı.

Yeni Rusya anlaşmayı imzalamadı ve Komisyona da katılmadı. Rusya-SSCB, bundan hep rahatsız oldu. Avrupa’da artan gücüne paralel olarak, Karadeniz dengesini kendi lehine değiştirmeye çalıştı.

Karadeniz güç dengesinin Rusya aleyhine bozulması üzerine, Rusya; Baltık donanmasından gemilerinin önemli bir kısmını Karadeniz’e nakletti.

Elbette, Karadeniz güç dengesini korumak isteyenler, İtalya gibi, anlaşmanın şartlarından yararlanarak Karadeniz’e ilave donanma ve hava kuvveti sokarak karşılık veriyordu. Fransa ve İngiltere de; Romanya’nın donanmasını modernize etme görüntüsü altında, Karadeniz’e donanmalarını ve hava kuvvetlerini soktu.

Durum çığırından çıkıyordu. Karadeniz Rusya aleyhine oluşan bir güç dengesi içinde, potansiyel savaş alanına dönmüş, küçük bir kıvılcım bekliyordu.

Türkiye, yetkisizdi ve duruma müdahale edemiyor, sadece seyrediyordu.

Avrupa, yeni bir savaş eşiğine doğru hareketlenmiş, Rusya’nın hangi cephede yer alacağı belirsizdi. Rusya, Karadeniz’de güç dengesini lehine çevirmek için Türkiye üzerinde baskı uygulamaya başladı. Almanya’da Hitler iktidara gelmiş ve savaş riski çok artmıştı.

Türkiye savaşın nasıl gelişeceğinden endişe ediyordu. “Lozan Boğazlar Sözleşmesinin, yalnızca barış durumuna ilişkin düzenlemeleri öngördüğünü, savaş tehlikesi altında bulunan Türkiye’yi koruyacak hükümlerin bulunmadığını ve Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmesi gerektiğini” ileri sürerek, Boğazlar üzerinde milli bir kontrol kurmaya gayret ediyordu.

İngiltere, Fransa ve hatta Amerika, Almanya’nın oluşturabileceği tehdidin, Rusya ile dengelenebileceği düşüncesini de dikkate alarak, Türkiye’nin talebini kabul etti ve Rusya’nın bütün isteklerini onaylayarak, Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Anlaşmayı; Fransa, İngiltere, Bulgaristan, Japonya, Sovyetler Birliği, Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya imzaladı. Anlaşma ile Boğazların yönetimi Türkiye’ye geçmiş oldu.

Bu anlaşma ile “Karadeniz’deki güç dengesi” Rusya lehine döndü. Türkiye ise; “kendi topraklarında milli kontrolü sağladı”, küresel güç dengesinde, “dengeleyici bir faktör” olarak denklemde yerini aldı. Türkiye, kuralları “uygulayan” olarak artık denge unsuruydu. Ayrıca savaş veya savaş tehlikesinin kendisine yönelmesi halinde, Boğazları savaş gemilerine kapayabilecekti. Bu Türkiye’yi Karadeniz güç dengesinin oluşmasında “başat güç” haline getiriyordu.

Montrö, Karadeniz’de sahili bulunan devletlere daha avantajlı şartlar sağlıyordu. Özellikle savaş gemilerinin iki yönde geçişi sınırlamalara tabi oldu. Kritik maddeleri şöyle:

“Barış zamanında, Karadeniz’e kıyıdaş olsun olmasın, bayrakları ne olursa olsun, hafif su üstü gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemiler, Türk hükümetinden gerekli izinleri almak kaydıyla ve gündüz girmek ve Sözleşmede yer alan hükümlere uymak kaydıyla, Boğazlardan geçiş özgürlüğünden yararlanabilecekler.”

“Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, 15 bin tondan yüksek bir tonajda bulunan savaş gemilerini tek başlarına, en çok iki torpido eşliğinde olmak koşuluyla geçirebilecekler.”

“Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler 8 gün önceden, olmayan ülkeler ise 15 gün önceden Türkiye’ye geçiş taleplerini iletecekler.”

“Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi bir günden fazla kalamazlar.”

“Boğazlarda transit olarak bulunan savaş gemileri taşıdıkları uçakları hiçbir durumda, kullanamazlar.”

“Türkiye savaşan devlet değilse, anlaşma çerçevesinde, savaşmayan devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçebilirler. Savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasaktır.”

“Türkiye savaşan devlet ise veya kendisini savaş tehdidi altında görüyorsa, bütün savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tam yetkiye sahiptir.” 

Türkiye’ye verilen yetkiler, süper. Akdeniz-Karadeniz “deniz güç dengesinde” ciddi bir unsur.

Rusya-SSCB başlangıçta anlaşmadan memnundu. Ancak, Stalin dönemindeki “askeri ve ekonomik büyüme” nedeniyle, Rusya-SSCB anlaşmayı sınırlandırıcı buluyordu.

C:\Users\Balkan Tv\Documents\haritalar mart 2019\internet kullanımı\rusya 1936 propaganda haritası 3446804750931_a0750b5980_cXXX.jpg

2‘inci Dünya savaşı sonrası, Avrupa ve Balkanlar istikametinde genişleyen Rusya-SSCB, Montrö’yü “gücünü sınırlandıran” en önemli faktör olarak görmeye başladı. Bu nedenle Türkiye sınırlarını, Boğazları, Montrö’yü tartışmaya açtı. Boğazlarda Rus üsleri talep etti.

Türkiye şoktaydı. Bu dönemde, Türkiye Rusya ile “saldırmazlık anlaşması” yapmak için çok uğraştı ama Rusya buna yanaşmadı. Rusya-SSCB’nin Boğazlar konusundaki talepleri Dünya’yı ürkütüyordu.

Rusya, bu güçlü döneminde Montrö’nün “emperyal gücünü sınırlandırdığını” değerlendiriyordu.

Ağustos 1946’da Rusya-SSCB Türkiye’ye Boğazlar konusunda bir nota verdi.

  • Boğazlar bütün memleketlerin ticaret gemilerine daima açık olmalı,
  • Boğazlar Karadeniz devletlerinin harp gemilerine daima açık olmalı,
  • Karadeniz’de sahili bulunmayan devletlerin harp gemilerinin Boğazlardan geçmesi, özel şekilde öngörülen haller hariç, yasaklanmalı,
  • Boğazlar rejiminin tespiti Türkiye ile Karadeniz Devletlerinin yetkisinde olmalı,
  • Bu rejimin uygulanmasını ve Boğazların savunulmasını Türkiye ile Rusya ortaklaşa yürütmeli.

Rusya Karadeniz’i diğerlerine kapatmak, kendi deniz gücünü ise sınırsızca Akdeniz’e aktarmak istiyor. Bunun için de Montrö değişsin talebini masaya koyuyor, dikte ediyor.

Nasıl beğendiniz mi? “Putin aşıkları.” Bunları siz unutsanız da tarih kitapları yazıyor. Ders almayanlar, aynı akıbetleri sürekli yaşarlar.

Batıya ve güneye doğru hızla genişleyen bu devasa gücün, Montrö’yü kaldırma talebi, herkesi uyandırdı. Türkiye yapılan bir çok anlaşma ile; Marshall yardımlarına, IMF’ye ve NATO’ya dahil edildi. Karadeniz güç dengesini kendi lehine bozmuş olan Rusya-SSCB’nin Montrö’yü fiilen kaldırarak, gücünü Akdeniz’e aktarmasının da önüne geçilmiş oldu.

Bu Türkiye’nin Batı ile kalıcı işbirliğinin de başlangıcını teşkil etti. 

Montrö bu defa “Akdeniz’deki güç dengesini sağlayan” en önemli faktör haline geldi.

Değişmeyen bir şey vardı, Türkiye’nin yine “denge enstrümanı” olması. Bu stratejik değerde bir faktör. Kıymetini bilmek lazım.

Sevgili okuyucu, anlatmaya çalıştığım, Montrö’nün “uluslararası güç dengelerine bağlı olarak oluşmuş bir durum” olduğu. Ancak dengelerdeki büyük değişimlerin kuralları değiştirebildiği ve değiştirebileceği. Türkiye’nin elindeki anlaşmanın, hem Karadeniz, hem Akdeniz güç dengesinde çok önemli rol oynadığı ve oynayabileceği. Boğazların stratejik değerinin ise “anlaşmanın içeriğine bağlı” olduğu. Türkiye için, kritik hususun “denge unsuru rolünü kaybetmemek” olduğu. 

Ancak siz Kanal İstanbul meselesini de merak ediyorsunuz, haklı olarak.

Kanal İstanbul, bu denge oyunu içinde “etkisiz eleman”. Sözünü bile etmeye gerek yok. Zaten herhangi bir rolü de yok. Sıradan, anlamı olmayan bir kanal. Yani stratejik bir değeri yok.

Modern bir “vaha” yaratıp, kıymeti az olan arazileri “fahiş fiyata satabilmek” için, yapılmak istenen bir suyolu. Araplar alacak anladığım kadarı ile. Paraları bol, alsınlar. Ama aldıklarına pişman olurlar. Boğaz nere, Kanal nere. Ayda yılda bir gemi geçecek de balkondan bakacaklar. Biraz bu “Jet Fadıl” projelerine benziyor. Alanlar uyanacak ama geç kalacaklar muhtemelen. Umalım kimse batakçılık yapmasın. Devletin ismi var sonuçta. 

Kanal İstanbul Montrö’yü filan etkilemez. Montrö’yü, bırakın Kanal İstanbul’un etkilemesini, Türkiye bile etkileyemez. Montrö “Uluslararası bir denge” üzerine oturuyor. Henüz dengenin bozulmasını gerektirecek bir durum da yok. İçiniz rahat olsun. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca İstanbul Boğazından geçişleri düzenleyen bir antlaşma değil, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul (Karadeniz) Boğazı deniz trafiğini düzenleyen bir antlaşma. Karadeniz’den Saros’a kadar kanal yapılsa da Montrö değiştirilemez. Kanalın kullanımı da Montrö kurallarını bozamaz. Kanal ve Boğazlar Montrö içinde birlikte değerlendirilir. Kanal da Montrö’ye tabi olur. Zira mesele güç dengesini korumak.

İstanbul halkına yazık edeceklerini, fakir fukaranın ekmeği ile oynanacağını, vatandaşın vergilerini batıracaklarını, birkaç inşaatçıyı zengin edeceklerini, müflis bir proje olacağını bilmesem, “yapsınlar” derim, alacak “salak” bulunduktan sonra.

25 YORUMLAR

  1. Değerli kardeşim; Yazılarınızı uzun süredir takip etmekteyim. Her yazdığınız konuda meseleyi o kadar net ve anlaşılır şekilde bizlere aktarıyorsunuz ki bu nedenle sizi tanıdığım için mutluyum. Yazılarınızın daha fazla sürede ve günde olması noktasında ”Ocak Medya” ya mı yoksa size mi baskı yapmak gerek bilmiyorum. Montrö’yü bu yazınızla doğru bir şekilde anladım. Beni bilgilendirdiğiniz bütün bu güzel yazılarınız için size teşekkür ederim.

    • MİRZA merhaba. Katılımınız için teşekkür ederim. Yazıların çoğalması bana bağlı. Ben Balkanlarda televizyonculuk yapıyorum, esas mesleğim bu. Ancak Türkiye de çalışma alanlarımdan birisi olduğu için yazı yazmaya karar verdim. Mart 2017’den bu yana yazmaya çalışıyorum. Çok şükür okuyanımız var. Televizyon işimi de çok seviyorum. Şimdilik iki yoldan yürüyecek gözüküyor. Biraz daha tahammül lütfen. Sizler okumaya ve okutmaya devam ettiğiniz sürece biz de yazmaya gayret edeceğiz. Kolay gelsin.

    • Adelina hanımın yazılarından ben de oldukça istifade ediyorum ve kendisine bizlere olan katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Laübalilikleri muhatap almamasından ve bu şekilde köşesinin kalitesinin düşürülmesine müsaade etmemesinden dolayı da Onu ayrıca taktir ediyorum,doğrusunu yapıyor.

      Naçizane çok sık arayla yazılan yazılarda,en doğrusu için gereken araştırma ve düşünce demlenmesi sürelerinin azalması münasebetiyle kalite düşüşü de olabilir kanaatindeyim.Bu sebeple şu anki seyirinde olduğu üzere yazıları için en uygun zamanlamayı gözetmesini yazara bırakmanın herkesin yararına olacağı düşüncesindeyim (tabii ki bu da bir düşünce;doğrusunu yine yazarımız takdir edecektir).Bu vesileyle selamlarımı sunarım.

      • Uğur bey merhaba. Katkılarınız için teşekkür ederim. Kendimi aile arasında hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. Ben henüz yeniyim. !0 yıllık televizyoncuyum ama Balkanlarda ve Balkan gündemi ağırlıklı çalışıyorum. Türkiye de öğrenmeye gayret ettiğim bir alan. Konuları araştırdıkça bilgi birikimim oluşuyor, takdir edilir ki bu da zaman alıyor. Ayrıntıyı da sevdiğim için bir konu bir kaç gün alabiliyor. Mesela Uygur konusunu o mazlum insanların hatırına araştırdım ve yazdım. Benim için de bir ilk oldu. Müteakip yazılar bu bazanın üzerinde şekilleneceği için daha kolay olabilir. Bu nedenle şimdilik 2 veya 3 günde bir yazı daha sağlıklı gözüküyor. Kolay gelsin.

  2. Şu bizi yönetenler ocak medya yazarlarını ve sizin yazılarınızı okusa ve gereğini yapsa dış politikada çaresizlik sarmalından kurtulup yeni ufuklara yelken açacaklar.

    • Efedamat merhaba. Değerli katılınız için teşekkür ederim. Endişemiz Türkiye’nin çöküş yaşaması ve biz Balkanları da çok kötü etkileyecek olması. Büyük ailemizin Türkiye’ye ihtiyacı çok. Ancak demokrasinin otokrasiye dönüşmesi, 550 milyar dolar olan bir ekonominin ülkeyi dış müdahalelere açık hale getirmesi, uluslararası suçlar işlenmesi nedeniyle, karar mekanizmalarının kontrol altına alınabilecek riskli hale gelinmesi, yolsuzlukların genel ekonomik faydanın şahısların cebine gitmesine neden olması, soykırıma uğrayan Uygurlara bile para hatırına destek olamayan bir güçsüz yönetimin büyük işler başarmaktan uzaklaşması, müslümanlık konusunda genç nesillerin çok kötü algıyla yetişmesi, vatandaşlar arasındaki tahammülsüzlüğün, bir kısım ahaliye sadece farklı görüşleri olduğu için hain denilmesi ülkenin dayanışma gücünü bitirmesi, partici-yalaka-trol taifesinin bütün milleti esir alıp, şahsi çiftlikleri haline getirme gayretlerinin vatanın bekasını tehlikeye soktuğu, bu kritik günlerde sağ duyu, izan insaf ve feraset- basiret sahibi ahalinin sesini yükseltmesi çok ama çok önemli. Aksi halde ülkenin ve milletin geleceği olmayacak. Ve elbette biz Balkanlar da bundan son derece negatif etkileneceğiz. Çare demokrasi. Kolay gelsin.

      • Türkiye ve Balkanlar…
        Balkanlar’daki ülkeler ve özellikle Müslümanlar…
        Biz Balkanlılar Türkiye’ye bir de bu gözle ve bu açıdan bakmaktayız…
        Bir Balkanlı, bir Kosovalı olarak olarak durumu çok güzel özetlemişsiniz; tebrik ve teşekkürler…
        *
        Allah yar ve yardımcımız olsun…
        Yeni yıl yeni hayırlara vesile olsun…
        Türkiye ve Balkanlar iyi olur inşallah…
        Onlar iyi olursa dünya da iyi olur inşallah…
        *
        Selam dua hürmet ve muhabbetlerimle…
        Sağlıklı olarak nice yıllara ve hizmetlere…

        • Reşat bey merhaba. Temennilerimiz için teşekkür ederim. Ben de yeni yılınızın başta size ve Ocak Medya ailesine daha iyi, başarılı bir yıl getirmesini temenni ediyorum.

  3. Evet tırnak pidemiz hazır görünüyor, şaka biyana yazı boyunca dikenli tel gibi duran tırnak işaretleri yüzümüzü gözümüzü çizecek ya da üstümüzü başımızı yırtacak diye çekinmekten yazıya odaklanmak daha da güçleşiyor. Nihayet hem insanlık için hem de türkiye için devasa olduğu kadar değerli de bir proje kanal geçişi; dünya başkenti istanbula “yapay ikiz kardeş” geliyor! Tabii kanal boyunca kurulacak yeni yaşam alanlarında oturacak olanlar(illaki arap olmasına gerek yok; çinliler de seviyor yüksek plazaları) gelip geçecek petrol tankerlerini mi izlerler, yoksa hemen yanıbaşlarındaki özel marinalarında bağlanmış lüks yatlarına mı bakarlar orası biraz şüpheli..! galiba istanbul ufak ufak bir finans merkezine dönüşüyor…

  4. Değerli Kardeşim
    Her zaman olduğu gibi mükemmel bir araştırma ve tahlil olmuş. Eskilerin”barika-i hakikat müsademe-i efkârdan çıkar” dediği,fikirlerin çarpışmasından hakikat güneşi doğar. Malesef başta bütün islam coğrafyası ve ülkemiz bu gerçeği bir türlü anlayamadık.Farklı fikir ve düşünceleri tartışmadık.Hep birilerinin gözlüğü ile baktık. Ve ” bir arpa boyu yol alamadık”.
    Kanala karşı çıkanlar ve açılmasını destekleyen büyüklerimiz ve insanlarımız meseleye ideolojikten ziyade coğrafî ,ekolojik,sosyolojik ve daha farklı açıdan değerlendirirler ise daha isabetli olur.
    Selam ve dua ile kalın…

    • Merhaba CK. Değerli katılımınız için çok teşekkür ederim. Belirttiğiniz hususlar, bu jenerasyonun “katılımcı demokrasi” dediği hususlar. Toplumun sağlıklı ve güçlü olması da esasen bu parametreye bağlı. Bu memleketin ve bu milletin bekası “katılımcı demokrasiye” bağlı. Faşizm, diktatörlük denen “toplumu yönetme anlayışı” memleketleri ve toplumları kısa bir süre güçlü gibi gösterse, esasen hem içten içe çürütür, hem geleceğini “mahveder”. Bu çerçevede, “dindar insanların” “katılımcı demokrasiye” inanmaları ve benimsemeleri “hayati” derecede önemli. Eğer büyük millet olarak “yeni bir medeniyet” kurabileceksek, ulaşmamız gereken birinci merhale “katılımcı demokrasi” olmak zorunda. Sizin deyiminizle “barika-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar” seviyesine ulaşmak zorundayız. Bu maalesef bizim toplumlarımızda hiç gerçekleşmedi. Demokrasiye; bazen anarşi, bazen biz avrupalımıyız, bazen bize göre değil, bazen parçalanırız, bazen tek lider tek parti daha iyi yönetir, bazen başkanlık iyidir, fikir ve algılamaları çerçevesinde oluşan iklimin etkisi ile bir türlü bu toplum ulaşamadı. Halk da bu konunun önemini “anlayamadı” bile. Bu seviyeye ne kadar erken ulaşırsak, hasar o denli az olacak, gecikirsek, korkarım bazı uzuvlarımız “yok olacak”. Konu sadece “söz söyleme” hürriyeti değil, bu toplumun “birlikte yaşamasının” da formülü, sırrı bu kelimede saklı. “Katılımcı demokrasi”. Rabbim bu millete umalım bir şans daha versin ve affetsin. Kolay gelsin.

  5. Herzaman ki gibi oldukça istifade edebileceğimiz bir yazı olmuş, emeklerinden dolayı Adelina hanıma çok teşekkür ederiz.
    Şu ana kadar eleştirel yaklaştığım Adelina hanım’ın çoğu yazısında eleştirdiğim noktaların çoğundan geri adım attım o yüzden artık daha temkinliyim. Kanal İstanbul olayını, Adelina hanım, sadece boğazın uluslararası durumu ve montrö açısından ele almış ve bu minvalde kanalın statüsünün değişmeyeceği kanaatini güç dengelerinde şimdilik çok değişiklik olmamasına bağlamış. Bu konuda şahsım adına hem aydınlandım hem de kanalın yapılması halinde ülkemizin karşılaşabileceği sorunlar açısından da kaygılarım da ciddi biz azalma oldu.
    Lakin yazıda Kanalın ekonomik getiri ve götürülerine pek değinilmemiş; yazıyı okuduğumda İstanbulda ciddi bir fırtına var idi, normal zamanlarda 2-3 gün olan bekleme süresiböyle zamanlarda 7 günü bulabilmekteymiş(Edindiğim malumatlara göre), bundan yaklaşık 4 yıl önce gemiler geldikleri gün belki 6-8 saatlik bir bekleme periyodundan sonra boğaz geçişi yapabilmekteymişler. Bugün bu süre günlerle ölçülmekte, boğazdan geçişlerin tek yönlü olması, geçen süre zarfında yerel deniz ulaşım araçlarının da artması boğazdaki yoğunluğu ciddi bir biçimde artıracaktır, belki bir 4 yıl sonra bu süreler daha da artacaktır. Bence gemiler hem daha hızlı hem beklemeden geçişi tercih edeceklerdir, bu işler güzel organize edildiğinde, yani boğazdan transit geçen gemiler kumanya vb ihtiyaçlarını bu bekleme süresi içinde gidermekteler, kanal yapıldığında bu işler de daha profesyonel bir nitelik kazandığında geçiş ücreti dışında da var olan bu pazar daha da verimli işleyebilecektir. Şu andaki durumda bir çok ağır tonajlı gemiler ki bunların içinde kuru yükten tutun da kimyasal, petrol ve gaz taşıyan tankerlere kadar çok çeşitli olanlar var, bir çok dar virajdan geçerek ilerlemek zorundalar, bunlarla kaşılaşmamak olanağımız varken neden hergün burun buruna gelelim. Bu açıdan bakıldığında yapılmalıdır.
    Diğer taraftan rant meselesi, kanalın iki tarafına şehir inşa olayını anlıyamadım doğrusu, madem bu gemiler risk ise o kanalın etrafına şehir yapınca o şehri de riske etmiş olmazmıyız? Sadece rant olayı bile tek başına gerçek ise ki öyle görünüyor bu kanalın yapılmaması gerekir. Bırakalım bu işi ahlaklı bir şekilde yapabilecek insanlar geldiğinde yapsınlar.
    Bir diğer önemli konu da kanalın inşa gideri.
    Hasılı kanal fikrine olumlu yaklaşmama rağmen, bulunduğumuz zaman dilimi içinde ülkenin hem ekonomik hem de ahlaki yönden sıkıntılı bir dönemde olmasından dolayı bu fikrin makul bir zamana ertelenmesini daha tutarlı görüyorum. Olur ki bu süreçte oradan arazi devşiren insanlar, kısa vadede kar göremedikleri için doğal halindeki alıcılara terkederler, ülkede belki yolsuzluk yasası, şeffaflıkla ilgili yeni uygulamalar, ihale yasaları vb değişir, belki japonlar gibi oluruz. Hem ülkemize bu şekilde yabancı sermaye gelmemiş olur, kendi paramız olduğunda yaparız, bizim olur. Yani düşünün ülkeye yol, köprü, kanal yapılacak ama bizim olmıycak biraz şey gibi, rencide edici bir durum gibi. Yoksa gel kardeşim bu yolu bunu yap burdan hergün şu kadar araç geçicek geçmezse ben sana geçmiş kadar ödeme yapacağım, eee geçmedi, şimdi o proje başarılı mı, sonra çık deki köprü yaptık , yol yaptık, başkası kar amacı güderek yaptı halbuki, böyle yapılmasına da karşıyım. Netice de siyasi ve sermaye sahiplerinden kanala destek verenlerinde karşı olanların da olayı bireyselleştirdiği yönünde güçlü şüphelerim var. Kanal ertelenmeli.

  6. Alper bey merhaba. 2020’nin sağlık ve başarı getirmesini dilerim. Verdiğiniz kıymetli bilgilere teşekkür ederim. Meselenin ekonomik bayutuna ilişkin bir kaç hususu ben de belirtmeliyim. Gemi geçişlerinin yaklaşık %30-35’i gaz ve petrol taşıyan Rus gemileri. Gemi geçişleri Azerbaycan’dan gelen petrol boru hattı nedeniyle 2006-2007 yılından bu yana giderek azalmakta. 2018′ de 42 bin, 2019’da 40 bin civarı. Rusya’dan yapılan hattın da bu azalmayı artıracağı aşikar. Halen elde edilen gelir, kar değil, 25 milyon dolar bir yılda. Bunun artışına dair ciddi bir işaret yok. Ayrıca işletim maliyetleri çıkarılırsa kar 4-5 milyon dolar-yıl kalır ki komedi. Kanalın bunu artırması ile ilgili her hangi bir parametre yok, yakın gelecek için. Tam bir “Jet Fadıl projesi”. Hükümete yandaş olanlar gemi trafiği 8 kat arttı derken, 1936 yılından bu yana ölçü alıyorlar, halbuki 2008’den bu yana sürekli düşüyor, bunu gözden uzak tutuyorlar. Olan İstanbul’a ve kazıklanan Araplara olacak. Bölgede topladıkları araziler ellerinde patlamasın diye uğraşan rant çetesi de “yapılsın lobisi” içinde. Varın siz ne için yapılacağını hesaba katın. İşin jeolojik boyutlarını bilmiyorum, yani su havzalarına, depreme, Terkoz gölüne, denizlere etkisine vb. dair bilgim yok. Bu hususlarda bir problem oluşturmayacak ise İstanbul şehrinin ve Boğazının gelecek yıllar açısından rahatlatılmasına hizmet edecek bir alternatif geliştirilebilir. Bazı önerilerde olduğu gibi Sakarya nehri havzası mı olur, başka bir yer mi, değerlendirilebilir. Şimdiki Kanal gerçekten ellerinde arazi olanların kişisel projesi ve malum inşaat şirketlerine para akıtmaya dönük gözüküyor. Gazeteler tv kanalları kapandığına göre, yeni kaynaklar oluşturulma ihtiyacı aşikar. Kardan zarar etmek istemeyenler, milletin sırtından gelir kapısı açmaya çalışıyorlar. Meselenin “ahlaki boyutu” ise tamamen “kirli”. 10 yıl sonrası için, başka bir bölgeden açılması İstanbul şehrine ve halkına daha güzel bir İstanbul için katkı verebilir. Ekonomik getirisi olmaz. Ekonomisi 550 milyar dolar borçlu olan bir ülke için son derece lükstür.Bekleme süreleri konusuna gelince,eski yönetmelikte 48 saat imiş, transit geçen gemiler için ve bu süre ikmal, transit işlemler için yetmemekte imiş, bu nedenle ekonomik kayıp çok oluyormuş, yönetmelik değişmiş ve bekleme süresi gemi şirketlerinin talebi ile 168 saate çıkarılmış. Bekleme yeri Tekirdağ açıkları, başka bir alanda daha yapılacakmış, yani bekleme boğaz trafiği ile ilgili değil daha ziyade idari ve lojistik işlemlerle ilgili gözüküyor ki bunun boğaz trafiği ile ilgisi gözükmüyor. Kolay gelsin.

    • Adelina hanım “boru hattı” dediğinizde savunmam çökmüş oldu. Dediğiniz gibi Tanap ve Türk akım Petrol ve gaz tankeri sayısını oldukça azaltacaktır.

  7. kanal mı yapılır, uzay üssümü ben bilemem. her ne yapacaksanız önce bu bölgenin halkına, STK, Belediye, ticaret odaları vb kurumlara, hele ki önce bu bölgedeki çifçi-köylüye soracaksınız.
    sonra istanbulun su kapasitesini yüzde otuz artıracaksınız.
    metro yaına tramvay, gerekirse havaray yapacaksınız.
    hava alanına denizden ulaşacak liman-İDO seferi açacaksınız.
    kanaldan su akar güldür güldür, kirlilik olur yar beni güldür.
    yeddi-sekiz sene sonra kim kala kim öle? (o sürede biterse!).
    o günün teknolojisiyle marmara suyu içilecek hale bile getirilebilir belkide!
    bu gün itibariyle halk ekmek almak için 1 km yürüyoruz, yarın belkide ekmek yerine pasta yeriz! ekmek yeme alışkanlığından kurtuluruz. et zaten zararlıymış diyor bazı kanal lar da..
    fizyon gerçekten çok möhim.
    benim telifondan uçak bileti alınıyor hemde 10 sn.de. ancak ben hiç uçaga binmedim, hiçbir zaman da işim olmaz!
    mesela 3000 liralık tlf yerine 500 liralık nicin yapılmaz?
    koca gemileri düşünen imamoğlu beylikdüzünden eminönüne 9 lira yerine (9 da dönüş 18 lira) 4 liraya gidiş geliş imkanı niçin yaratmaz? (eskiden Mahmutpaşa da ucuz okul eşyaları almak için ailecek gider gelirdik! şimdi ne oldu acaba?).
    gemiler kadar bile değerimiz yokmu?

  8. Çok faydalı bilgiler veriyorsunuz.

    Bende, bu konunun estetik ve pratik yönlerini dile getirmek istiyorum. Bu konudaki düşüncelerim için karavanımla kıyılarında gezdiğim, Almanya‘da -Kuzey Denizi ile Baltık denizi arasındaki kanalı, Paris’ten geçen Sen Nehri‘nin üzerinde deniz gemilerinin de işlediği Rouen şehri ile Atlantik arasını örnek alıyorum.

    Bu iki su yolunun kıyılarında yaptığım yürüyüşlerde karşılaştığım muhteşem manzaralar var. Yürürken bazen elli bazen bir kaç yüz metre ilerde ağaçların arasından çıkıp gelen veya geçen bir deniz gemisini izlemek çok güzel ve heyecan verici. Bu manzaraya Kuzey Denizi ile Baltık Denizi arasındaki kanalda çok daha sık rastladım. Bu kanalın her iki tarafında çok güzel yürüyüş ve bisiklet yolları var. Bu yolların kanalda olabilecek kazalara müdahale ve tamirat işleri için olması gerektiğini internette okudum. Bu yollar nedeniyle de çevredeki binalar kanala çok yakın değiller.

    Her iki su yolunun bir diğer müşterek tarafı köprüler. Köprüler çok yüksek ve uzun olduklarından üzerlerinden geçebilmek için oldukça bir yol gitmek lazım. Çevre insanının kolaylıkla karşı tarafa geçebilmesini sağlamak için bazı yerlerde feribotlar çalışıyor. Almanya’daki Kanalı yaptıran Alman Kaiser Wilhelm’in emriyle feribotları kullanan araç ve şahıslardan ücret alınmıyor. Rouen – Atlantik arasında bir defa feribota binerek karavanla karşıya geçtim ve benden para istemediler. Galiba orada da feribotlar parasız çalışıyor.

    Almanya’da Ren, Main, Tuna, Neckar, ve Mosel nehrinin, Fransa’da Loire nehrin kıyılarını da gezdim ve eski bir emlakçı olarak, gittiğim bir çok yerlerde ev ve arsa fiyatlarına hep bir göz atarım. Netice olarak şunu söyleyebilirm: Kanal veya nehir kıyılarında olmak arsa değerlerini bir ölçüde etkiliyor ama bu beklentiyi fazla abartmamak lazım. Özellikle deniz gemilerinin geçtiği kanal kıyılarındaki yüksek ve uzun köprüler hoş olmayan bir görüntü kirliliği oluşturabiliyor. Istanbul Kanalını Istanbul boğazıyla, kanal üzerindeki köprüleri de Istanbul Boğazındaki köprülerle karşılaştırmak sadece estetik yönüyle bile doğru olmaz.

    Kuzey Denizi ile Baltık Denizi arasındaki kanalın üzerindeki köprüler:
    http://www.karl-gotsch.de/Album/NOK.htm

  9. Epeydir basın ve yayından uzaktım bir seyahat dolayısıyla (sıla-ı rahim ANTALYA) uzak kalmıştım bugün bi bakayım dedim ve yazınızı her zamanki haz ve heyecanla okudum.Sanki uluslarasrası ılişkiler dersinde hissettim kendimi. Bunları biz unutabliyoruz ama sizin gibi derdi olanların dertlenmesiyle fikr-i takip sürecinde bilgileniyoruz,Allah size güç ve kuvvet vere. Tarih kitapları yazıyor diorsunuz ama bizim ülkemizdeki tarih müfredatlarında hem bu tür konular yok hem de tarih dersleri seçmeli oldu artık,Zaten tarihin öğrenmek isteyenlere de Tv dizileri tasiye ediliyor ve oldukça fazla izleyeni var.Allah kolaylıklar versin

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here