Neden bir kurgudur. Sonuç, o kurgunun doğal sonucu

0

 Aslında gerçek diye bir şey yoktur, bu baştan sona bir kabul, insanın kendi normalitesini kendisindeki bir uygunluk esasına göre tanımlamasıdır.

O sebeple gerçek dediğimiz şey yalanın acı bir tanımı, yalan ise tam tersi, aynı şeyin tatlı bir şekilde ifade edilmesidir.

Ki insan seçim yaparken aslında kendisince doğru olanı seçiyor, çünkü ona o esnada o doğru geliyor.

Aslında yalan da, doğru da birer kurgudur, biz onları bizdeki bir kabule göre tanımlıyoruz ve yaptığımız o tanımlamalar gereği onlara yalan veya doğruluk izafe ediyoruz ki, bu tanımlamalar bizim elimizde, onları yapacağımız küçük kelime oyunlarıyla istediğimiz gibi kurgulayabiliriz. 

Bunu daha yalın bir ifadeyle izah edecek olursak; biz aslında bir doğru veya yalan seçmiyoruz, neticesi bizdeki uygunluğa esas bir kurgu seçiyoruz, bu kurgunun acı ve tatlı olması baştan sona bizdeki bir ifade arzusuna göredir.

Yani demem o ki, kurgular üzerinde birtakım oynamalar yaparak onları istediğimiz kadar acı veya tatlı bir ifadeye kavuşturabiliriz. 

Bu bir bakış açısı, tıpkı Şarlo’yu izlerken kiminin okumada dramayı, kiminin de komediyi öncel alması gibi.

Bunun basit manada iki sebebi var; ilki hiçbir davranış tek anlama haiz değildir, tüm davranışlar anlamların görece bir kombinasyonudur.

İkincisi, okuyucu sizsiniz, o davranış kombinasyonundan istediğiniz neticeyi çıkarabilirsiniz.

Kısacası siz neyi tahayyül ediyorsanız bilinciniz onu aldığınız neticeye göre kurgulamaya başlıyor; onun menfi veya müspet kurgulanması ise ayrıca bilincin tuttuğu rota oluyor. 

Yine gerçeklik algısına dönersek; anladığınızı umduğum üzere acı bir gerçek veya tatlı bir yalan yoktur, bu baştan sona sizin neyi nasıl aldığınıza veya nasıl almak istediğinize göre bir neticedir, yani eğer aldığınıza acı şerbeti katmış iseniz onu muhtemelen acı algılıyorsunuz, şeker şerbeti katmış iseniz, onu tatlı algılıyorsunuzdur. 

Neden de sonuçta sizin kendinizi inandırdığınız bir neticedir ki, neden sizdeki bir kurgu, sonuçta onun doğal sonucu.

Gerçekte ise nedenler sonsuz ve sınırsızdır, sonuçlar ise birer sınırlama, bizim sonsuzluk hakkında yaptığımız bir kısım saptamadır ve takdir edersiniz ki, bu saptamanın ilişkisi nedenle değil, bizimle ilgilidir, çünkü nedenin değil, bizim inanacak bir cevaba ihtiyacımız var. 

Bizim gerçeğimiz yalandır, ancak bizim mucizemizde tam olarak böylesi bir yalana inanmayı başarmamızdır, çünkü bu sayede kurguladığımız bir dünya inşa etmiş, arzuladığımız üzere bir gelecek tahayyülünde bulunabiliyoruz.

Bu kurguda gerçeğe de yalana da anlam ve içerik veren biziz; oysa ortada ne bir gerçek ne de bir yalan var, hepsi baştan sona bizim var olmasını arzuladığımız bir nihayettir; bu nihayete anlam da, içeriği de biz vermiş bulunuyoruz.

Ki bu bir olaylar dünyasıdır, tüm göstergeler onun bir belirsizliğe göre etkilendiğini göstermektedir, ama biz neticeye, özellikle kendi almak istediğimiz neticeye baktığımız için o farkı görmüyor, kendi küçük dünyamızda mutlu ve mesut bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz. 

Bu, karıncanın tüm evreni içinde yaşadığı on metre kareye göre alması ve tüm algı dünyasını o on metre karenin cevaz verdiği sınırlar içinde kurgulamasına benzemektedir ki, aslında insanın yaptığı da bundan başka bir şey değildir, kendisini onca büyütmesi yalnızca kibir ve korku, daha öteyi düşünmek istememesinden dolayıdır.

Bu insanın kendi normalidir ki, normal bir kurgudur ve bu kurgunun başyazarı da baştan sona kendisinden başkası değildir, onu küçük dünyasındaki tecrübe böylesi bir yere getirmiş, o da artık bu küçük dünyasında ‘şeyler’den aldığı menfi veya müspet sonuçlara göre birtakım doğruluklar veya yanlışlıklar izafe etme yoluna gitmiş ve bu sayede dünyasını daha bir anlamlı kılmaya çalışmıştır.

İnsanın doğruluk ölçüsü anlamdır, ancak bu anlamın temeli de genelde bir yarar esasına dayanmaktadır ki, yarar da aslında bir kurgudur, ancak bunu insana nasıl anlatmak gerek? 

Sanırım bunu tadının kaçmasını istemeyen insana anlatmak o kadar kolay değildir.

Oysa insanın bunun için dönüp geriye bakması bile yeterdir, çünkü doğru adına o kadar fazla kabul elemiş ki, bir gün bilince çıkarırsa muhtemelen buna kendi de şaşacaktır. 

Oysa bilinç bir tüketicidir ve karşısında bir bilinmezlik olduğu sürece yeniyi bulması, eskiyi tüketmesi onun varlık nedenidir; insanın yetinmez bir obur olması da buradan gelmektedir, çünkü bilincin bir doyum sınırı yoktur, tek sınırı kontrol etmektir ki, kontrol etmek yetinmek değildir, hükmetmektir.  

Bilinç, o yüzden durmadan yeniyi eski üzerinden tecrübe edip sınamakta ve hep daha mükemmel olana ulaşmaya çalışarak mutlak kontrolü ele geçirmeye çalışmaktadır; oysa mutlak diye bir şey yoktur, tüm mesele şeylerin devamlı suretle arzuya göre bir okuma şekli alması ve biz okumamızı mükemmelleştirdikçe o mutlaka yaklaştığımızı sanmamızdan ibarettir. 

Çünkü hiçbir okumamız bir kesinliğe göre değildir, tüm okumalarımız göreli, Lego taşları gibi onları her seferinde başka bir arzuya göre düzenleyerek o arzuya göre sonuç almalarımızdan başka bir şey değildir. 

Takdir edersiniz ki, tecrübe mutlak olsaydı değiştirilmeyecekti, sizin de her seferinde yeni diye birtakım şeylere ihtiyacınız olmayacaktı; ancak ne yazık tecrübe mutlak değildir ve karşıda hala bir bilinmez var.

Siz bir yolda olmanın dışında başka bir bilgiye sahip değilsiniz; dahası bırakın doğru yolu, siz yolda olduğunuzdan bile emin değilsiniz, ama öyle düşünüyor ve böyle düşünmekle bu seferde yolun neresinde olduğunuzu, daha ne kadar gitmeniz gerektiğini sorguluyorsunuz. 

Anlayacağınız kendisine bir doğru dikte eden ve o doğruya göre gidiş güzergahı düzenlemeye çalışan sizsiniz.

Ve gidiyorsunuz ama yol nereye bu konuda en ufak bir fikre sahip değilsiniz, tüm yaptığınız doğru yolda olduğunuzu ummaktır; tüm güvenceniz tecrübeniz, tecrübeniz ise size geçmişin yeni hallerini tekrar etmekten başka bir fırsat vermiyor.

Ama yine de şunu itiraf ederim ki, siz kendi gerçeklerinizin yalancılarısınız ve yalanlarınıza bir şekilde inanmayı başardığınız için kaosu kendinize göre tanımlamış, onu soyutlayabilir arzunuza esas bir hale getirmiş bulunuyorsunuz; hatta kaosu bir anlama bağlamış, ondan kendi istediklerinizi devşirebilir duruma gelmişsiniz.

Kaos elbette size istediklerinizi vermiyor, ama vermese bile siz istediğinizi aldığınızı düşünüyor ve kaos içinde kendinize müşahhas bir dünya kurgulayarak dünya içinde bir dünyada yaşamayı başarmış bulunuyorsunuz.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here