Neydi insan olmak?

2

Faşistleri, ulusalcıları, milliyetçileri, sosyal demokratları, muhafazakârları, liberalleri, ayrılıkçıları ve hatta Apolitik insanları sevmem. Hiç de sevmedim. Saatlerce çektikleri nutuklardan hiç etkilenmedim. Beni cezbetmiyordu hiçbir ideaları.

Faşistleri sevmem çünkü, körü körüne bir boş sevdanın arkasından koşarlar. Tercih edemedikleri sebepler yüzünden, ırk – milliyet – doğdukları ülke / memleket, itibariyle övünüp dururlar. Oysa kimse onlara sormamıştır. “Sizi hangi ülkeye göndermemizi istersiniz?” , “Hım… Bir düşüneyim… Anlı şanlı tarihi olan ve en üstün ırka sahip olan Türkiye’ye gitmek isterim” dememiştir hiçbiri ama bu topraklarda dünyaya geldikleri için bununla gurur duyarlar. Ya başka seçenekleri yok, ya da cidden muziplik peşinde hepsi.

Ulusalcıları sevmem. Çünkü faşistlerin bir tık altı, Milliyetçilerin bir tık üstüdür. “Benim ülkem bölünmez bir bütündür!” , “Sebep?” , “Çünkü öyle…” , “ Neden böyle düşünüyorsun?” , “Ne!? Ne dedin sen?” Sığlık konusunda kimse onların eline su dökemez. Evrensel olduklarını iddia ederlerken bile bu söylediklerini kendileri yalanlarlar.

Milliyetçiler… Övündükleri tek şey toprak altında olan ataları. Patatesten hiçbir farkları yok. “Biz ki yedi düveli titretmiş bir atanın torunlarıyız.” , “Nasıl titretmiş peki onlar?” , “Şanla – Şerefle – Gazayla” , “Yani bir topluluğun elinde birikmiş menkul değerleri, gidip kılıç zoruyla alıp sonra o topluluğu ağır vergilere bağlamak, şan – şeref öyle mi?” , “Haddini bil terbiyesiz! Biz ki…”

Evet? Siz ki… Hepsi o… Bugün geçmişte titrettiğiniz insanların musluğu kapatmasıyla yıkanacak su bulamazsınız. Ama ecdat… Haklısınız. Bir o kadar da komik. Sohbet ederken beni eğlendiren en iyi grup milliyetçilerdir.

Sosyal Demokratlar… Bu üçünün damıtılmış en saf düşüncesidir. Müthiştirler. Onlar gibi bir tür bu gezegende göremezsiniz. “Ben sosyal demokrat bir insanım efendim. Bu çağ dışı düşüncelerin hepsinin karşısındayım…” O sırada kızı seslenir; “Babacım, bu akşam Berkecan’larla biraz çıkıp eğlenmek istiyorum sorun olur mu?” , “Hayır kızım neden sorun olsun, 10 dk. Sonra evde ol. He bu arada bulunduğun yeri konumunu at, Berkecan’ın numarasını gönder hatta en iyisi sen hiç çıkma! Hem olmaz bu saatte… Konu komşu ne der sonra?”

Çağdaşlık? İddian vardı? N’oldu? Kızına mı güvenmiyorsun? “Hayır, efendim ben çevresine güvenmiyorum…” Sosyal Demokrasi? Neydi sahiden o? “Eee… Şey…”

Muhafazakârlara geldik. Muhafaza kelimesinden türemiş ve görüşünü “muhafaza” etmekle işkillendirilir. Sorun kelimede değil sorun fikirlerinde. Dilediğine inanmakta serbestler. İsterlerse bir kutu krem peynire, spagettiye hatta El-İlaha hatta Allah’a da tapabilirler benim için hiç sorun değil. Kendi dinlerinin gereği neyse onu yapmakta da özgürler. Bu da sorun değil. Ama varlığı ve yokluğu ispat edilemez bir objenin kalkıpta onların sosyal ve beşeri hayatlarını şekillendirip, o sosyal ve beşeri hayatın bana da nüfus etmesi yok mu? İşte bu tamamen benim sorunuma dönüşür. Yoksa evinde isterse Zeus’a kurbanlar versin. Ama kalkıp da, sokakta, caddede hatta beni temsil etmekle görevli grupta bu fikirlerini açıp, ona göre kurallar çıkartırlarsa işte o zaman sorun vardır. Senin tanrın sana içki içme diyebilir kaldı ki benimki de ayık gezme diyor!? Nasıl olacak şimdi? “Çoğunluğun dediği olacak…” , “Peki, o zaman bu çoğulcu diktatörlük değil de nedir?”

Demokrasi; azınlıkta olanlarında haklarını korumak değil miydi?

Benim tanrımın günde 5 kere içki içeceksin emrini ben uygulayamıyorum? Bunu nasıl yapacağız? Hani sen demiyor muydun; “Ben dinimi yaşayamıyorum” diye. Bende bunu diyorum; “Beğenmiyorsan defol git!” Peki aynı durumda sen olsaydın!? Açıkçası ben sen dini özgürlüklerini özgürce yaşayabil diye senin önünde kendimi siper ederdim… Ki doksanların ortasında “Üniversitelerde Türban Özgürlüğünde” yaşadık bunları…

Ama sen? “Çoğunluğun dikta gücünü arkana alıp bana kurallar koyuyorsun ve hiç inanmadığım, gaipten gelen varlık üzerinden…”

Ve buna göre yaşamamı istiyorsun… Oysa ben zeytin ağacına tapıyorum ve zeytin meyvesinin tüketilmesine karşıyım. Ben çoğunluğu ele aldığımda Zeytin Ağacına inananlar söz sahibi olduğunda, zeytin yiyenlerin evlerine baskınlar yapıp, tutuklasak, cezaevlerine kapatsak, sonu bitmeyen zulümler uygulasak ve sonunda da; “İnanmıyorsan saygı duy! Bak çoğunluk Zeytin yenmesine karşı!” desek… Zeytin yemek isteyenler sokakta eylem yaptıklarında onları dövsek, öldürsek hatta kolluk güçleri ile ezsek? Komik olur değil mi? Senden ya da senin düşüncenden farkı nedir bunun? Sen bir şeye inanıyor ve kurallarını sayıyorsun, ona inanmayanların da o kurallara göre yaşamasını istiyorsun. Bende Zeytin Ağacına inanıyorum… Ona göre yaşanmasını istiyorum… Konu nesneler, ya da tapınılan – inanılan objeler değil.

Konu; fikirler… Çürümüş işte bu fikirler.

Liberalleri de sevmem. Bireysel, bireysel özgürlükçü, kendi rahatsa dünyanın hiçbir sorunu olmadığını düşünen, lümpen bir eğitimsiz sınıf. Liberal Muhafazakâr diye bir terim daha var o hepten içler acısı… Dokunaklı. Bir konuşmaya başlasa üzülürsünüz. “Ne çilesi varmış bu insanların” dersiniz. “Ben bir bardak Bourbon bulmak için neler çekiyorum haberiniz var mı?” Haklısın Dostum. Bu dünya senin yaşaman ve var olman için çok acımasız bir yer… Seni parça parça ederler burada Liberal Kardeş…

Ayrılıkçılar… Başka bir faşist, ulusal hatta ağır milliyetçi sınıf daha. Faşist karşıtıdır ama kendi faşistliğini yapmakta özgürdür. Ulusalcı karşıtıdır ama kendi liderlerinin sözleri için cinayet işler. Milliyetçi karşıtıdır ama çarşı da pazarda kendi hemşerisi para kazansın diye kalkıp daha pahalı ürünü sırf aynı topraklarda doğdu diye gidip kendi hemşerisinden alır. O kazansın ister. Feodal ve eğitimsiz bir adım. Kendi milliyeti için dağlara çıkar, silah çatar ve sonra der ki; “Marksist – Leninist ve Sosyalistim ben” Az önce eğitimsiz dedim değil mi? Yanıldım. “Eğitilemez (!!!) sınıf” Kendi “milliyeti” için cezaevlerine girer ve orada “milliyetçilerle” kavga eder. Kendi “milliyeti” için eylemler düzenler ve sonra derki “Faşistler bizi farklı olduğumuz için eziyorlar” Yine kendi “milliyeti” için parti kurar, yardımlar toplar, organizasyonlar düzenler ve der ki; “Milliyetçilik en büyük zeka geriliğidir.” Doğru haklısın. Bu taraftan bakınca 60 IQ’lu insanın gözünde haklısın. Diyecek bir şey yok.

Apolitikler. Tatlı su kurbağaları. Fotosentez yapan bitki türü. Hiçbir fikri, zikri, karşıtı ya da yandaşı olmayan insan güruhu.

İnsan? Evet. Görüntü o.

Yok baba ya. Ben hiç kimseye oy vermiyorum. Versem ne değişecek ki?”

Haklısın. Belki çoluğun çocuğun fotosentez yapmak yerine düşünmeyi tercih eder. Ama haklısın bu senin istemeyeceğin bir şey. Sonuçta ıspanakta yararlı bir varlık. En az senin kadar. Hatta senden daha fazla. En azından kabızlık sorununu çözüyor.

Sen?

Bunun yanında; Çingeneleri, Seks İşçilerini, Homoseksüelleri, Ateistleri, Alevileri, Delileri, Bir kromozomu eksik olanları, Hümanistleri, Pembe pantolon giyen erkekleri, kısa saç tercih eden kadınları, Gülmenin – Gülümsemenin en büyük Devrimci hareket olduğuna inananları, cami – kilise – havra önünden geçerken müziğin sesini kısanları, hayvan severleri, sebepsiz yere onlara yardım edenleri, köylüleri, zeka geriliği yüzünden sorun yaşayanları, çirkinleri, komik olmayan espri yapanları, küfür edenleri ve bunu yaparken asla etrafına bakmayanları ve sınırlara inanmayan insanları çok severim.

Çünkü bu saydıklarımın hiçbiri, milliyetçi – ulusalcı – muhafazakar – liberal – ayrılıkçı – sosyal demokrat ya da apolitik değildir.

Asla sizi iteklemez, ötekileştirmez, sizi kovmaz, sizi buyur eder, başının üstünde ağırlar. Ayıplamaz – hor görmez. “Sen bizden değilsin” demez. Gülümser ve içten gülümser. Samimidir. Cebinde olanın yarısını sorgusuz sualsiz paylaşır. “Sen nasıl inanmazsın terbiyesiz” demez. “İnanmıyorsan saygı duy” demez. “Ya sev ya terk et” demez. Sever, siz olduğunuz için sizi sever. Sonsuz sever. Yüreklice sever. Yüreklice sarılır size. Çıkarsız, bir şey beklemeden. Neyi – nasıl – neden sevdiğinizle ilgilenmez. Sevginizle ilgilenir. Ona yaklaşımınızla. Onu dinlemenizle. Onu ciddiye almanızladır onun tüm meselesi. Neye – nasıl – neden inanıp, sevdiğiniz, bağlı olduğunuz, her hücrenizde hissettiğiniz onun zerre umurunda değildir.

Ama gel gelgelim öyle bir toplumda yaşıyoruz ki; en yukarıda yazdıklarımdan biriyseniz siz “ideal” bir insansınız en azından kendi zümreniz tarafından ama son yazdığım listedeyse adınız siz, “ayıplı – toplumda istenmeyen – ötekileştirilen ve yok sayılan / sayılmak istenen” insansınız.

Selam verilmeyip / selamı alınmayan, komşuluk hatta arkadaşlık yapılmayan insansınız.

Haramsınız.

Günahkâr hatta direk sorgusuz sualsiz cehennemliksiniz.

Vatan haini – Devlet düşmanı hatta halkın sırtında bir parazitsiniz.

Yok edilmeniz, katliniz vaciptir.

Ölseniz cenaze namazınız kılınmaz, camiye sokulmazsınız. Ya da neresiyse.

Düzenli olarak verginizi ödemenizin, askerlik yapmanızın hiçbir önemi yoktur. Siz eğer onlar gibi düşünmüyorsanız, yok olup gitmeniz herkes için en güzelidir. Siz eğer onlar gibi bakmıyorsanız, onlar gibi görmüyorsanız, onlar gibi davranmıyor ve yaşamıyorsanız ölmeniz çok güzel olur herkes için. Şimdi tekrar düşünelim, isminiz nerede?

Ve isminizin olmadığı diğer gruplara karşı “hoşgörü” seviyeniz nerede?

İşte o hoşgörü kadar insansınız… O hoşgörü kadar “demokrat”, o hoşgörü kadar “saygılı” ve yine o hoşgörü kadar “aydınsınız” işte o hoşgörü kadar “insansınız”.

İnsan…

Sahi neydi İnsan?

2 YORUMLAR

  1. insan iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de açık ve müsait bir varlık. her insanın kötü bir yönü olabilir. sanırım sorun kişinin kötü yanlarını gizleyip sadece iyi yönlerini düşünüp güzel yönlerini gözümüze sokma çabası. bu hal toplumda yaygınlaşınca kötülük de zincirlerinden boşalmış gibi ortalığı kaplar ve sonunda şöyle bir soru ortaya çıkar: “herkes iyiyse bu kadar kötülüğü kim yapıyor?” sonra İbrahim Yersiz hoca ” hepiniz çok iyisiniz, ne olur biraz kötü olun!” dediğinde şaşırmamak lazım.

    akıllı insan kötü yönlerini düşünüp düzeltme yolunu arayan insandır.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here