Ölümü biz davet ediyoruz

0

İnsan, kendi küçük bilinç dünyası büyük bir canlı türüdür. Onu güçlü kılan yegâne şey bir amaç üzerinden hayata bağlı olmasıdır. Ancak bu amacın kendi başına ne var olması koşulu var ne de kıymeti, bu amaç bütünüyle diğer insanların ortaklaştıkları bir kısım yüceltme sonucu var olmuştur. O nedenle bir insanın hayatından diğer insanları çıkardığımızda ortada onu hayata bağlayan ne bir amaç kalmaktadır ne de anlam.

Amaç diğer insanlarında aynı şeye benzer bir kıymet verme esası üzerinden var olan bir şeydir. 

Kıymetlerin çok olması ve farklılıklar göstermesi kuşkusuz bir sorun teşkil etmemektedir, aksine kıymetlerin çokluğu seçeneklerin çokluğuna fırsat teşkil etmektedir ve seçenekler çok olduğunda insanlara hem amaçlarını çeşitlemelerine hem de onları başka amaçlarla sınama şansını vermektedir. 

İnsanın küçüklüğü bilinç dünyasının onca büyüklüğüne rağmen küçük bir amacın peşinde gitmesi ve hayatını onun için harcamasından gelmektedir.

İnsanın büyüklüğü ise, bu koca evrende küçük bir böcekten daha küçük ve kıymetsiz olmasına rağmen amaçlar edinmesi ve o amaçlar üzerinden kendisine önem atfederek kendisini büyük bir misyon adamı yapmasından gelmektedir.

Ama şunu söylemeliyim ki, bu büyük insanın (!) amacı deşildiğinde içi genelde boştur, evrenin devasa büyüklüğüyle veya sonsuzluğuyla kıyaslandığında ise oldukça anlamsız, amaçsız ve tekdüzedir.

Fakat yine de teslim edilmeli ki insan bu anlamsızlık içinden kendisine bir amaç edinmiş ve hayatına o minval üzeri bir anlam atfederek kendi varlığını bir sebebe bağlamayı başarmıştır. 

Bunun ne derece farkındasınız bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki insanın bu hiçlik içinde kaybolmaması hayatının mucizesidir ve bu mucizenin temeli de kendisinin inandığı, daha doğrusu kendisini inandırmayı başardığı o koca palavrasına inanmasıdır. 

Evet yanlış duymadınız insanın mucizesi kendi palavrasına inanmayı başarmasıdır.

Bugün insanın elinden inandığı bu palavrayı alın ondan geriye muhtemelen hiçbir şey kalmayacaktır; çünkü tüm anlam ve amaç dünyasını bu palavranın üzerine inşa etmiştir.

İnsan görmediği, görmek istemediği ve özellikle görmek istemediği için de evrim döngüsünü onu görmemeye dönük gerçekleştirdiği bir kaosun parçasıdır, o kaosu dışardan bir kozmosa dönüştürememiştir, çünkü buna gücü yetmemiştir, ama kendi algı duyusunu dönüştürmüş, o duyularla kaosu kendi görü sınırı içinde bir düzene kavuşturmayı başarmıştır.

Yani daha basit bir ifadeyle ifade edecek olursak insan düzensiz bir boşlukta yuvarlanmasına rağmen onu düzenli bir alan şeklinde tahayyül etmiş ve kendisini bir şekilde inanmak istediği gerçekliğin o olduğuna ikna ederek evrimsel dönüşümünü o şekilde evirme yoluna gitmeyi başarmıştır. 

Kısacası insanın bugün gördüğü evren görmek istediği evrendir.

Bu insanın evrimine yön tayin etmek için bir şekilde genlerini kodlaması halidir ve insan evrimine bu yönlü bir yönelim vererek kendi gerçekliğini inşa edecek şeklide evrimine bir yönelim vermiştir. 

Bu da bize gerçekliğin insanın isteğine bağlı olduğunu ve insan isterse bunu da değiştirebileceğini; dahası bu evrimin hala devam ettiğini ve bu devamında yine kendi isteği yönünde olduğunu göstermektedir.

Bugün insan evrimin nereye doğru hareket ettiğini görmek veya öğrenmek istiyorsa bunun için nereye gittiğine veya nereye gitmek istediğine bakması yeterdir, çünkü o sonucu isteklerin yarattığı ortaklaşmış bir çeşit enerji rezonansı sağlamaktadır.

Ama şunu özellikle belirtmek isterim; bu uyumlama yaşadığı alanı kendisine ve kendisini yaşadığı alana isteği doğrultusunda uyumlama şeklindedir, yani bu uyumlama diğer alanlar için geçerli değildir.

İnsanda istek yoksa anlamda kaybolmaktadır ve anlam kaybolduğunda canlı bir organizma olarak bileşim öğeleri de kararsızlaşmakta, doğru tepkimeleri veremez duruma düşerek çözünmeye doğru gitmektedir. 

Çözünme insan için ölümdür, ama aynı zamanda genlerin hayatta kalmak için beden bütünlüğü üzerinde yaptığı bir dönüşümdür; yani bu kelimenin en yalın ifadesiyle genlerin bilindik manada yaşama çabasından vaz geçmesi ve bu bilindik yaşam formunu sonlandırarak kendi yoluna gitmesi halidir. 

Amaç insanın yaşama nedenidir, erken ölen insanların hikayesi genelde bu amaçsızlık sonrası kendisinin ölümü davet etmesi sonucudur. Gerçi yaşama amacını yetirmekte bir sebeptir, ancak genlerin hikayesi bu değildir, onların hikayesi hep yaşamaktır. 

İnsanın bilindik manada ölümü seçmesi tasarlı bir karar değildir, ancak yaş haddi, yaşıtlarının ölmesi, yeni bir başlangıç için zamanın kalmaması gibi faktörler amaçlarını gerçekleştirmesi şansını imkânsız hale getirince umudu zayıflamakta, inancı kaybolarak onu bir şekilde ölümün tek ve son seçenek olduğuna ikna etmektedir ve doğrusunu isterseniz insan ikna olduğu gün ruhen ölmektedir, bedenen ölüm ise genelde ruhi ölümü takip etmektedir.

O yüzden son demlerinde birbirlerine tutunan yaşlı karı kocaların ardı sıra ölmeleri genelde bu nedenledir, çünkü her biri sebep diye bir diğerine sarılmış bulunmaktadır ve biri ölünce onunla birlikte diğerinin de yaşama sebebi kaybolmakta, hayatla bağları kopmaktadır. 

Ebeveynlerin çocuklarına sarılmaları genelde bu yaşama amacını diri tutma nedeniyledir, çünkü ebeveynler güçten düştükçe çocukları üzerinden kendilerine yaşama sebebi devşirmeye çalışmaktadırlar, ama ne yazık kendi sebepleri peşinde koşan çocuklar bu sebebi anlamaktan uzaktırlar ve genelde anne ve babalarının ölümlerinde bu vesileyle bir payları vardır.

Kuşkusuz genlerin tercihi ölümsüzlüktür, ancak insanın bu kombine hali belirli sebeplerle yaşamaktadır ve sebeplerin yeter gelmediği yerde genlerde bu halin sürdürülmesi şartından vaz geçmekte, kendilerine başka bir yolu aramaktadır.

Umarım genler ölümsüzlüğü seçerken hepsi bağırsak kurdu olmuyordur!

Anlayacağınız insanı genleri değil, sebepleri öldürmektedir, genler ise bu seçimden sonra kendi yoluna gitmektedir, yani eğer muhtemelen sebepler gençlik yıllarındaki kadar coşkulu olsaydı ölüm dediğimiz şey bu kadar kolay gelemeyecekti, ancak bu amaç faktörü pek çok açıdan bittiğinden ölümü -farkında veya değil- biz davet etmekteyiz. 

Düşünün, tüm dostlarınız salınırken cezaevinde tek başınıza kaldığınızı veya tüm akranlarınız öldüğü için konuşacak kimse bulamadığınızı…. Bendeniz askerde dönem arkadaşları terhis olurken aldığı ufak bir cezadan dolayı bir ay gecikmeli terhisten dolayı içine düştüğüm boşluğu bu günkü gibi hatırlıyorum…

Kuşkusuz bunların çoğu durumunuzu kabul etmenizle ilgilidir, ancak ne var ki, sizde bu anlam dünyasının bir ferdisiniz ve bu kültürel algı binlerce yıl içinde oluşmuştur, ha deyince öyle hemen devrilecek gibi değildir.

Ama şu var ki bu algı dünyanız farklı olsaydı evriminizde farklı olacaktı ve muhtemelen daha çok yaşayacak, ölüm dediğimiz şey bu şekilde rızanızı almayacaktı, ama muhtemelen o zaman hayatınız da bu bilindik şekilde olmayacak, gördüğünüz evren gerçekliği farklı bir gerçeklik olacaktı. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here