Ortadoğu’nun gerçekliği, Türkiye yalanı

0

PKK devletin bir mühendislik harikasıdır; içerde Kürtlerin kontrol edilmesini sağlarken, Ortadoğu’da da Kürtlerin mevcut statüsüzlük hallerinin korunumu için önemli bir rol oynamaktadır.

PKK’nın eleman ihtiyacını dolaylı yoldan Türkiye devleti tedarik etmektedir, onu da genelde Kürt bölgelerinde yerel yöneticilerin halk üzerinde uyguladığı tedhiş politikaları, yani yerel halk üzerinde uygulanan baskı ve şiddet politikalarıyla gençlerin PKK’ya katılmayı tek çıkar yol olarak görmeleri…

Kürt gençleri yetkililerin keyfi uygulamalarına maruz kalınca ve buna karşın devlet onlara bölgeyi terk etmek veya PKK’ya katılmak dışında bir alternatif sunmayınca gençler gönülsüzde olsa gidip PKK’ya katılıyor. 

Artık gerisi dağlara çıkanların yerlerinin PKK tarafından devlete bildirilmesi ve devletin giderek onları saklandıkları yerlerde imha etmeleriyle son buluyor.

Bu politika bilinçlidir, tüm amaç Kürt Sorununun kriminalize edilmesi ve bu yolla sorunun kriminal tutularak meşru müdahalenin politik bir argüman olarak elde tutulması içindir. 

Bu durum aynı zamanda devlete sorunun çözümsüz bırakılması için de bir sürdürülebilirlik şansı veriyor.

PKK’da bu tezgâhın diğer bir ayağıdır, eleman sıkıntısı çektiğinde kendisi devlete yöneliyor ve devlet içinden birilerin canını yakarak devletin Kürtlere karşı harekete geçmesini sağlıyor ve pek tabii olarak canı yanan gençler ya bölgeyi terk ediyor ya da gidip PKK’ya katılıyor. 

Aslında göç edenlerde PKK’nın kucağına düşüyor, çünkü gittikleri yerlerde örgütlü güç olarak bir tek PKK onlara kucak açıyor ve onları bir şekilde ikna ederek Ortadoğu bataklığına gönderebiliyor.

Haksız bir zulme uğrayan Kürt gençleri ise gittikleri yerlerde de tutunamayınca o ülkeleri de terk ediyor ve yeniden bindirilmiş intikam hisleriyle cephelere sürülüyor. 

Ve böylece PKK’da istediğini elde ediyor, devlette.

Neden, derseniz veya devlet neden böyle bir politika güdüyor diye sorarsanız diyeceğim şudur: Doğrusu Türkiye devleti tüm kurumları ile bu temel çelişki üzerinden yapılanmış, siyasetten varlık koşulunu bu sorunun devam ettirilmesinde görüyor. 

Nere yazık Türkiye’de devlete egemen olan iradenin hem siyasi ikbali hem de çıkar ilişkileri bu yapının üzerine bina edilmiş bulunuyor. 

Bu belki politik bir mahkumiyettir, ya da daha açık bir ifadeyle bir yapının kendisini politik bir öngörüye rehin vermesidir, ancak onlar bu şekilde öğrenmiş, bunun dışında başka bir yol bulmuyor. 

Kaldı ki menfi ilişkiler bu temelde yapılanmış, çizginin dışına çıkanın temizlenmesi güçlü bir olasılık olarak duruyor. 

Bugün Kürt Sorununda barışçıl çözüme yönelenleri bu iki saç ayağından biri, yani ya PKK ya da devlet temizliyor. 

O nedenle Kürt Sorunu veya diğer bir değişle Kürtlerin sorun olması ve sorun olarak kalması mevcut devlet içindeki kadroların bilinçli bir tasarrufudur, PKK’yı da onlar var etmiş, görev olarak PKK’dan bekledikleri de tam olarak budur. 

PKK’da bugüne kadar Kürt Sorununu gerek Türkiye’de gerek Irak’ta, gerek İran’da ve gerek Suriye’de kriminilaze etmek için elinden geleni yapmış bulunuyor. 

Bunun aksini düşünenler PKK’nın Sincar bölgesini Federal Kürt Bölgesi’nden kopararak Irak güçlerine armağan edişini inceleyebilirler.

Temel soru, PKK içindeki kadroların bu işe nasıl uyanmadığı ve böyle ilkesiz bir politikaya ortaklık ettiği yönündedir.

Kuşkusuz haklı bir soru; ancak PKK neredeyse her kongresinde yeni bir yol haritası çiziyor ve taktik maktik diye bir şekilde onları bir sonraki kongreye kadar susturmayı başarıyor; kaldı ki çok ses verenler kendilerine sipariş edilen bir çeşit suçlamayla mutlaka infaz ediliyor. 

PKK, kongrelerinde çizdiği yol haritalarıyla benimsedikleri taktiksel argümanların nihai amaçlarına hizmet ettiğini ve o taktikleri geliştirerek bölgesel şartlara esas politika ürettiklerini savunuyor. 

Oysa ortada elemanları uyutma ve kafalarını karıştırarak bağlılıklarını sürdürmenin dışında başka bir amaç bulunmuyor. 

Kafaları karıştırmak bilinçli bir tasarruftur, temelinde sorgulamayan, verilmiş emirleri bir hikmete yoran kafaların elde edilmesi vardır. 

Bu uygulama bir Amerikan icadı olarak tüm askeri birimlerde geçer bir kuraldır; kaldı ki taşeron bir örgüt olarak PKK’nın bunu uygulamaması için ortada bir neden yoktur. 

Kurşun askerleri hangi birlik istemez ki?

Diğer yandan, PKK’nin teranelerine inanan veya üst kadroların iradelerine koşulsuz teslim olanların PKK içinde ikbali vardır, diğer uyananlar veya kararları sorgulayan ve veya kararları sorgularken diğer militanları kuşkuya düşürenlerin ise hiçbir şansları yoktur; PKK onları ya kirli bir suçlamayla itham ederek kendi infaz ediyor ya da saklandıkları sığınakları Türkiye devletine ihbar ederek bu işte devleti kullanıyor.

PKK’daki iç infazların temel nedeni genelde budur. 

Kısacası her askeri yapı gibi PKK’da sorgulayan veya emir mütalaasında bulunan askerler istemiyor, kişi ancak biat ve koşulsuz itaat ediyorsa yükselme şansını yakalıyor. 

Hangi komutan emirlerini sorgulayan bir askerle savaşabilir ki?

PKK’nın elemanlarına yönlendirdiği suçlama genelde ajanlıktır, ama aslında üst kadroların yaptıkları da tam olarak budur, ama üst kadrolar deşifrasyonun bu şekilde cereyan etmesine asla izin vermezler, çünkü bu deşifrasyon esas amaçlarına zarar vereceğini gibi, ilişkide oldukları devlet yetkilileriyle ilişkilerini de etkileyecektir. 

Neden, derseniz, Türk yetkililerde onlar gibi kurulu oyunda kendi paylarına düşen politikanın tutsağıdırlar ya gereğini yerine getirirler ya da onlara karşı gereği yapılır.

Her sözüm elbette sorgulanmaya açıktır, ancak bugüne kadar ne PKK ne de devlet kadroları ortaya bunun dışında bir pratik koymuş değildir. 

Daha doğrusu her iki tarafta pratikleriyle ortaya tam olarak bunu koymuştur ve iki tarafta çizginin dışına çıkan muhaliflerini kirli ayak oyunlarıyla tasfiye etme yoluna gitmiştir. 

Bu politikanın ve mevcut statünün devamı iki taraf içinde ortaya yüksek bir maliyet çıkarmaktadır ve iki tarafta misyonlarının finansmanı için dağlarda belirli yol güzergahlarına hükmetmekte, başta uyuşturucu olmak üzere yasa dışı yollardan beslenme yoluna gitmektedir. 

Bugün Ortadoğu, Asya’nın bir kısmı ve Avrupa’nın tümü bu yapıların sağladıkları uyuşturucu kaynaklarıyla -kimi ürettim ve tüketim ve kimi de yalnızca tükettim olmak üzere- zehirlenmektedir. 

Ortadoğu’da pek çok devlet yetkilisi bu uyuşturucu işinin bizzat içindedir, dahası bu yapıların uyuşturucu yüklü araçlarına ya kendi güvenlik güçleriyle koruma sağlamakta ya da o uyuşturucuyu bizzat kendi güvenlik güçlerinin araçlarıyla kendileri taşımaktadır.

Bu uyuşturucunun dışında bir de kaçak yollardan petrolün satışı vardır ki, bununda her kademesinde güvenlik görevlileri rol oynamakta, esas pastayı siyasiler götürürken, kıyıdan beslenen silahlı örgütlerde güzergahlarından geçen uyuşturucu ve kaçak petrolden vergi alarak kendilerine parasal kaynak sağlamaktadır.

Bu vesileyle örneğin Türk devlet görevlileri belirli güzergahlardan PKK’dan vergi alırken, bazı güzergahlarda da Türk yetkilileri PKK’ya vergi vermektedir. Diğer devlet ve örgütlerin ortaklığı ise, herkesin hakim olduğu saha üzerinden işlemektedir ve böylece herkes pastadan payını alırken, kimse kimsenin içine karışmamakta, herkes kesesini doldurmanın hesabını yapmaktadır.

Bu yapıların arasında temelleri menfaatlere dayanan menfi bir hukuk sistemi var, herkes işine bakmakta, işini görmekte ve bu ilişkilerden sağladıkları gelirle bağlı oldukları örgütleri veya o örgütlerin yürüttükleri savaşları beslemektedir.

Bu örgütlerin birbirlerine karşı olmaları burada kuralı bozmuyor, çünkü yürüttükleri savaşları finanse etmenin dışında başka bir yol bulunmuyor; kaldı ki, örgütlerin finansmanı konusunda emperyal devletlere bağlı olmadıkları tek alan budur, diğer alanlar ise çokça sözü edildiği gibi savaşlarını bağımlı kılıyor. 

Bu yapıların bir de birbirlerine havale veya ihale ettikleri cinayetler vardır ki; başta işlerine çomak sokanların temizlenmesi olmak üzere, pek çok çeşidine rastlamak mümkündür. Örneğin Suruç katliamı, Diyarbakır ve Ankara’daki HDP mitinglerinde bombaların patlatılması böylesi bir iş birliğinin sonucuydu.

Okur, HDP’nin başına gelenlerle belki HDP’yi masuma çıkaracaktır -ki alt kademedeki tüm üye ve kadroları masumiyeti konusunda bir kuşku yoktur, onlar sıradan hareketlerine gönül vermiş insanlardır- ama HDP merkezi kadroları şahsında masum değildir, zira onlarda o ortaklaşılmış kirli işlerin direkt veya dolaylı birer iştirakçısıdır; kimi bilerek veya bilmeyerek olabilir, ancak netice olarak ortaya koydukları politik eser budur.

Kandil karşısında siyasetten bir varlık gösterememeleri onları aklamaz, üretilen siyasete hakim değillerse geri çekilebilirler, bu konuda onları tutan kimse yoktur.

HDP oldum olası siyasetten kendi başına bir varlık olmadı, ne ürettiği siyaset onun tezgahında pişti, ne de pratiği bağımsız, özgürlükçü bir siyaset üretmesine hizmet verdi; ama ortada bir sorun vardı -Kürt sorunu- ve bu sorundan onlarda beslenmekte bir beis görmedi. Pek tabii olarak bu da suça ortaklık etme nedenleri.

Türkiye’de MHP’de aynı çelişkinin ürünüdür, bu ahvalle varlığına gerçekçe üretmekte ve bu yolla zehirlediği gençleri bu kirli yapıların hizmetine asker olarak vermektedir. 

Gençler bu yapılara gönüllü gitmektedirler, ama inandırıldıkları için gitmektedirler. 

Gerçekte onlarda Kürt gençleri gibi kandırılmakta, beslenen suni çelişkilerle başkalarına askerlik yapacak hale getirilmektedirler. 

Çözüm mü?

Kendinizi kandırmayın, bu bölgede rakip guruplar ikna edici bir gücünüz varsa sizinle masaya oturmaya hazırdırlar.

Ahmet Yılmaz Seçkin

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here