Osuruktan Muz

0

Uğradığı köylerden birinde bir ailenin akıllara ziyan çarpık durumu Behlül’ün (Bir tür Nasreddin Hoca) dikkatini çeker. Şöyle ki, aile fertlerden biri ne zaman gaz kaçırsa, evin en küçük kızının kafasına bir sille atarak suçu ona yüklüyormuş. “Seni gidi edepsiz, utanmıyor musun osurmaya!” ayarı eşliğinde. Böylece ortalık yerde osurmanın verdiği utançtan sıyrıldıklarını düşünüyorlarmış. Her gazı gelince dayanamayıp osuran, hemen kıza pat silleyi basıyormuş.

Anne, baba, büyükbaba, büyükanne, dede, nine, abla, ağabey…

İşin acı tarafı kızcağız da kanıksamış olsa gerek, hiç itiraz etmiyormuş bu tuhaf duruma.

Kalabalık içinde osurmanın hangi coğrafyada utanılacak bir eylem olduğunu biliyorsanız, hikayemizin de nerede geçtiğini az çok tahmin etmişsinizdir.

Aksilik bu ya, Behlül’ün de gaz çıkarası gelmiş. Ve tabii gazı çıkarır çıkarmaz o da kızın kafasına okkalı bir tokat atmış, “Edepsiz kız, utanmıyor musun gaz çıkarmaya!” diyerek.

İşte o anda olan olmuş ve yerleşik kural birden tersine dönmüş. Kızın annesi hiddetlenerek;

“Küçücük kıza nasıl vurursun be utanmaz adam?” diyerek Behlül’ün üstüne yürümüş. Daha demin osurduktan sonra kızına vurmuş olan anne!

Annenin beklenen tepkisi karşısında hiç şaşırmayan Behlül cevabı yapıştırmış;

“Valla hanımefendi deminden beri sizi seyrediyordum, siz de dahil içinizden her osuranın bu kıza vurduğunu görünce, bunu köyünüze has bir adet sandım. E ben de osurunca adet yerini bulsun diye kıza vurdum. Ne var bunda!?”

Ay şimdi osuruktan tayyare olduğu kadar, ibret dolu bu hikaye de nereden geldi aklıma?

Hatırladım, muzdan. Hangi muz demeyin sakın, Suriyeli’nin kilo kilo alıp gözümüzün önünde yediği muz var ya.. İşte o muz.

Ne alaka derseniz, şu alaka…

Malum Suriyeliler ilk geldiğinde, en yüksek perdeden; “Siz muhacir, biz Ensar” diyerek bağrımıza basmıştık. Belki hiç alaka olmadığı halde Hicret’le ilişkilendirmiştik zorunlu kaçışı.

Alev Alatlı; “George Orwell yaşasa, sizi ayakta alkışlardı” demişti Ensar Başına. Orwell’i bilemem ama, Esat zulmünden kaçan Müslümanlara evini açmış olmak gerçekten övünülesi büyük bir hizmetti hani.

Ama evdeki hesap çarşıya uymuyordu.

Çünkü gelenler yurtlarını terk etmek zorunda kaldıkları için muhacir olsa da, bir asırdır Kemalist milliyetçilikle eğitilen ev sahibi Ensar olmaktan çok ama çok uzaktı. Doğudaki terörü bahane ederek Diyarbakır’a ait seyahat otobüslerini durdurup içindekileri linç etmeye kalkışmış bir maziye sahip olanlar ne kadar Ensar olabilirlerse, o kadar olabilirdik. Ya da 5/6 Eylül olaylarında azınlıkların mallarını talan edenler ne kadar Ensar olabilmeyi becerirse, o kadar!

 Darbelerle sıkıştırılan iktidar her alanda direksiyonu başka yerlere kırınca, ekonomi de doğal olarak kötüye gitmeye başlamış, sorunlar, yani gaz çıkarmalar saklanamayacak düzeye çıkmıştı.

Bir günah keçisi aramaya başlanmıştı. Hemen de bulunmuştu. İç savaştan ve Kemalizm’e benzer Esat Baasçılığı’ndan kaçmış, gidecek yeri olmayan, vatansız yurtsuz kalmış Suriyeli.

Günah keçisini suçlama, cezalandırma şiddeti adeta doların ve enflasyonun yükseliş hızıyla doğru orantılıydı. Yani osuruğun şiddetiyle!

Önce plajda yüzmelerine, nargile içmelerine, hatta parkta oturmaklarına taktık. Suriye’ye yabancı bir ülke saldırmadığı, iç savaş yaşadığı ve bu savaşta bizzat Suriye devletinin halkının bir bölümüne bombalarla saldırdığını – tıpkı 15 Temmuz’da bize saldıran bir grup askerimiz gibi- bildiğimiz halde, “Neden ülkeni savunmayıp kaçtın?” bile dedik. “Suriyeli ülkemden defol” kampanyaları başlattık.

Yetmedi gençler arasında çıkan ve ölümle sonuçlanan kavgadan yola çıkarak, Ankara Altındağ’da Suriyeliler ’in evlerine işyerlerine saldırıp, ateşe verdik. Oysa resmi veriler Suriyeliler ‘in de en fazla bizim kadar, hatta daha az suça karıştığını belgeliyordu. Misal Konca Kuriş’in devlet gözetimindeki Hizbullah örgütü tarafından hunharca ve adice katledilişi karşısında sus pus kalan bu toplum, gençler arasındaki kavganın yol açtığı bir cinayeti bahane edip bütün bir Suriyelilere saldırabiliyordu.  

Ensar bildiğin sansara dönüşmüştü.

Siyasal iktidar bir yandan süper güçlerin bizi kıskandıklarını iddia ederken, öbür yandan o da her sıkışıp osurduğunda Suriyeli ’ye bir şamar atmaktan geri durmuyordu. Önce Arapça dükkan levhalarına el attı, sonra ülke içindeki göçmenlerin bağlı oldukları il dışına çıkmalarına yasak koydu.

Hatta onları Avrupa’ya karşı koz olarak kullanmaktan bile çekinmedi.

“Kapınıza yığarım Ensar’ı ha” diyerek. Yığdı da hani.

Derken bir de Bolu Bey’i türedi. Anayasal suç işleme pahasına Suriyeli ‘ye suyu 10 katına satan kararı mecliste onaylattı. Kendisinden tüp bebek için yardım isteyen başörtülü kadınla arasında geçen diyalogu iğrenç mizacının anladığı şekilde alenen anlatan ve utanmadan gülen Bolu Beyi.

Yabancıya fahiş fiyata su satma ile o mizaç ne çok uyuşuyordu.

Dedik ya dolar ve enflasyon yükseldikçe Suriyeliye inen şamarın şiddeti de o randa artıyor diye. Bir süredir dolar ve enflasyon Ensar Reis’inin anlaşılmaz faiz inadı yüzünden tarihin zirvesinde. Hayat pahalılığı ve yoksulluk artık saklanamayacak düzeyde.

Ekonomi büyük büyük osuruyor yani. Atom bombası şiddetinde neredeyse!

Halk nefret dolu.

Ama ilginçtir, nefretini yine Suriyeliye kusuyor. Artık sadece Arapça tabelalı dükkanları, denize girmeleri, parkta oturmaları, nargile içmeleri dışında bir davranışları daha batıyor.

Pazardan kilo kilo muz alıp yemeleri! Bir dolar 10 TL. Bir kilo muz da 10 lira civarı. Ekmek 2, domates çeşidine göre 6 -14 lira arasında.

Sanırsın Suriyeli her gün pazardan kilo kilo “Ümmetin Lideri”nin sarayındaki, Ejder Meyveli Smoothie”,” Pataşur içerisinde Çerkez Tavuğu”, “Zencefilli Somonlu Suşi” vb.den müteşekkil menüyü tüketmiş. Ya da kilo kilo kuzu pirzola alıp yemiş. Hani yese ne çıkar!

Herhalde muz olayı Ankara’daki talandan bile fazla tak etmiş olmalı ki, bir grup Suriyeli de sosyal medyada “Türk’ün muzla imtihanı”nı ti’ye alan videolar çekmişler.

Ne yalan söyleyeyim tek kelimeyle fark yaratmışlar. Bazıları; “Vay efendim muz yiyemeyen yoksul halkımızla alay ettiler” dese de, ben kendi adıma çok beğendim. Hem tepkilerini, hem de tepkilerindeki akıl dolu espri anlayışını.

İçimden, “Helal olsun” diyerek hak verdim onlara.

Fena halde, “Öyle saça, böyle tarak” yapmışlar yani. Resmen bayıldım.

Hele o Maryam Kavakçı’yı andıran ful makyaj başörtülü kızın erotik erotik muz yiyişi yok mu, bildiğin ağlarımıza enfes bir frikik gol. Sen osurdukça, Suriyelinin yediği muza takarsan işte o da böyle kapak yapar.

Fakat o da ne! İktidar sosyal medyadan muz videoları çeken Suriyelileri tek tek tespit ederek sınır dışı etmiş. Gerekçe, “Muz yiyemeyen Türk halkını aşağılamak”

Oysa ben hiç öyle anlamadım. Suriyeli aslında; “Alt tarafı muz bu be” yapıyordu haklı olarak. Çünkü Özal’dan beri muz bu ülkede lüks tüketim değildi.

Bu arada, videoları çeken Suriyeliler sınır dışı edilirken dolar 10 liraya, altının gramı 600 liraya dayanmıştı.

Milli ekonomi osurdukça Suriyeli ‘ye vuruyordu, iyi mi?

Ben bütün bu osuruktan muz hikayesini derlemeye uğraşırken pat yine Bolu Beyi sahneye çıkmasın mı?

Artık il sınırları içinde yabancıyla evlenenden 100 bin lira nikah ücreti alacakmış.

Alır mı, alır yani. Bolu Beyi bu sonuçta. Suyu 10 kat fazla yaptı da, ne oldu?

Peki başörtülü bacınızla yaptığı iğrenç fanteziyi anlatınca ne oldu? Gene hiçbir şey.

Çünkü 15 Temmuz saldırısından beri “Milli irade devri” yerini iyiden iyiye “Bolu Beyleri devri”ne bıraktı, siz hala anlamadınız mı!?

Yine de yerinizde olsam Suriyeliyi rahat bırakır, “Bolu Beyleri”ni daha dikkatli koklamaya çalışırdım.

Zira çok büyük osurdukları Suriyelinin kafasına attıkları şamarların şiddetinden belli.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here