Persler-Farslar ve Yahudiler. “Can düşmanı” sadece bir algı mı?

33

Yahudilerle, “Persler-Farslar-İranlılar-Acemler” arasında yaklaşık 2550 yıllık bir ilişki süreci söz konusudur. Tarih ve coğrafya bu iki toplumu “kader birliğine” zorlamıştır.

MÖ 607’de Babil orduları Yeruşalim’i yerle bir etmiş ve kurtulan Yahudilerin çoğunu sürgüne götürmüştü. Yahudilerin 70 yıllık Babil sürgünü işte böyle başlamıştı.

Yahudileri esaretten kurtaracak “Babil şehri baskını”, Yeruşalim’in yerle bir edilmesinden tam 200 yıl önce, İşaya peygamber tarafından Yahudi halkına şöyle bildirilmişti:

  • Kyros (Koreş) isimli bir adam Babil’i fethedecek ve Yahudileri serbest bırakacak (İşaya 44:28; 45:1),
  • Fırat Irmağı’nın suları kuruyacak, böylece Kyros (Koreş)’un ordusunun yolu açılacak (İşaya 44:27),
  • Kent kapıları açık bırakılacak (İşaya 45:1),
  • Babil ordusu savaşmayı bırakacak (Yeremya 51:30; İşaya 13:1, 7).

Pers-Fars kralı Kyros (Koreş) doğmadan tam 150 yıl önce, Yahudilerin Babil esaretinin nasıl sona erdirileceği, Tanrı tarafından, İşaya peygamber vasıtasıyla Yahudilere bildirilmiş, ilginç değil mi?

Gerçekten öyle de olmuş. Dünya’nın en iyi savunmasına sahip Babil şehri, etrafında nehir suyunun aktığı hendeklerin olduğu Babil, tam da bildirildiği gibi Persler tarafından MÖ 539’da işgal edilmiş ve Yahudiler 70 yıl sonra yeniden özgürlüğüne kavuşmuş.

Persler-Farslar, Yahudilere kaybettikleri topraklarını geri verdiler ve yeniden devletlerini kurmalarını sağladılar. Tanrı’nın Yahudilere vadettiği topraklar (Arzı Mevud) Pers Kralı Kyros (Koreş) yeniden Yahudilere verildi. Ve yıkılan Mabetleri de yine Pers Kralı Kyros (Koreş) tarafından yeniden inşa edildi.

Dini inançlarına göre geleceğini belirleyen Yahudi toplumu için ne kadar olağanüstü değil mi?

 MÖ 164 yılında, o zamanki adı Partlar olan Persler-Farslar, Yahudilerin yeniden devlet kurabilmelerine yardım ettiler.

Reklam

MÖ 63’üncü yıllarda, Yahudiler ile Romalıların mücadelesinde “Partlar-Persler-Farslar” Yahudileri destekledi.

Roma İmparatorluğu ile yapılan bütün savaşlarda Yahudiler ve “Partlar-Persler-Farslar” tam bir dayanışma içerisinde oldular.

 MS 602-628 Sasani döneminde, Persler-Farslar ile Yahudi’lerin işbirliği de çok dikkat çekici.

Bölgenin hakim gücü Bizans’a karşı “Sasani-Pers-Fars” krallığı ile bölgede dağınık yaşayan Yahudi kabileleri ittifak kurdular. Yahudiler geniş bir coğrafyada Bizans’a karşı isyanlar başlattılar ve 20.000 silahlı Yahudi, Sasani ordusuna katıldı. Bu savaş sonunda Yahudilerin tarihi toprakları Bizans’tan geri alındı.

2550 yıllık bir dayanışmadan bahsediyoruz. Ben araştırınca gördüğüm neticelerden hayli şaşkınım. Bu denli “yakınlık” şaşırtıcı değil mi? Elbette tarih bilen okuyucular için sürpriz değildir.

Yahudiler ile Perslerin-Farsların çok yakın iki topluluk olduğunu Mart 2019 tarihinde, çok çarpıcı bir şekilde gündeme getiren kim olmuştur dersiniz? “Pers-Fars-İran” dışişleri bakanı Zarif. Bu enteresan olay, iki ülkenin “birbirlerini yok etmekten” bahsettikleri çok yakın tarihte cereyan etmiştir.

ABD dışişleri bakanı Pompeo İsrail’de bir anma günündedir. Kraliçe Ester’in Yahudileri esaretten kurtardığı “Burim Bayramında” yapılan kutlamadadır Pompeo. Yahudi olan ancak Pers-Fars kralı ile evli olan kraliçe Ester’in Yahudileri yok edilmekten kurtardığı gün ile ilgili konuşurken Pompeo bir cümle sarf eder. “Trump Tanrı tarafından Yahudileri korumakla görevlendirildi” deyiverir. Bu son derece normal. Zaten Trump bu işle meşgul. 

Enteresan olan İran dışişleri bakanı Cevat Zarif’in verdiği cevaptır. Zarif şöyle der: 

Reklam

“Tarihte İran en az üç defa Yahudileri yok olmaktan kurtardı. Babil esaretinden Yahudileri kurtaran ve Birinci Mabedi yenileyen ve tamir eden Pers-Fars kralı Büyük Kyros (Koreş)  olmuş. Arz-ı Mev’ud da iade edilmiş. Mabedi ve Kudüs’ü yeniden kuran da Pers Kralı Büyük Kyros (Koreş) olmuş.” Zarif çok önemli bir ayrıntı da veriyor. Buraya dikkat. “Pers kralı Kyros (Koreş) Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’ta tahrif edilmeden önce “Mesih” olarak geçmekteydi.” Çok enteresan değil mi? Yahudilerin kutsal kitabında bir Pers-Fars kralının “Mesih” olarak geçmesi çok önemli bir bağ oluşturmaz mı iki toplum arasında? Zarif devam ediyor: “Yahudileri ikinci kez kurtaran da yine Pers-Fars kralı I. Serhas veya Kserkses olmuş”. Zarif durmuyor: “İkinci Dünya savaşında da onları gaz odalarından kurtaran yine İranlılar olmuş.” 

Yahudileri ne kadar sevdiklerini ve onlara aslında ne kadar önem verdiklerini açıklıyor.

Zarif, 2014 yılında Yahudi soykırımını açıkça tanıyan Pers-Fars dışişleri bakanıdır.

Değerlendirme size ait olsun.

Yahudilerle Persler tarihte hiç savaşmadılar. Bunu da yazın bir yere.

Savaşmaları için hiçbir makul bir sebep de gözükmüyor. İdeolojik söylemleri bir kenara koysanız, nasıl bir stratejik zaruret bulabilirsiniz, bilmiyorum.

Henüz yargıya varmayın. Bu yazıyı ve bundan sonraki yazıyı da okuyalım, sonra karar verelim.

MS 621 Müslümanların çok sıkıntılı yılları, yokluk, tecrit had safhada. Hristiyan Bizans ve Zerdüşt Sasaniler-Persler-Farslar savaşmış ve Sasaniler Bizans’ı yenmiştir. Müşrikler İran’ı destekliyor, Müslümanlar ise ehli kitap Hristiyanların galip gelmesini arzuluyordu. Müşrikler, Sasanilerin-Farsların desteği ile Müslümanları yok etmenin hesabını yapıyordu. Allah’ın müjdesi geldi: “Rumlar yakın bir yerde mağlup oldular. Ama bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler. Birkaç yıl içinde… O gün, müminler de, Allah’ın verdiği zafer sayesinde sevinecekler.” Ve elbette Allah’ın vaadi 627’de gerçekleşti.

Hristiyan dünyasının, Kudüs’ü fethe dönük haçlı seferlerinde İran’ın Müslümanları değil Hristiyanları desteklediğini görüyoruz. 

Allah’ın İran’a ilişkin “pozitif bir işaretine” de rastlamıyoruz. Malum “deve iddiası.”

Müslüman oldular, değiştiler diyebilirsiniz. Bakalım değişmişler mi? Gelecek yazıya bakalım.

 MS 634 Müslümanların, “Perslerle-Farslarla” ilk ciddi karşılaşması Firaz bölgesinde gerçekleşti. Müslümanlara karşı Bizans ile “Sasani-Pers-Fars” ordusu ittifak yaptı. Müslümanlar, ikisini birlikte kesin bir yenilgiye uğrattı. “Sasaniler-Persler-Farslar” bu savaştan sonra uzun yaşayamadı, “dağıldı”.

Tarihin derinliklerinde, Yahudiler ve “Persler-Farslar” hep dost olmuşlar. Yahudilerin akıllı bir millet olduğunu dikkate alırsak, bunun geçerli sebepleri olmalı. Her iki milletin sorunlu komşularının varlığı bu ilişkiyi kolaylaştırmıştır diyebiliriz, yani “stratejik gereklilik.”

Günümüzde İsrail ve İran olarak şekillenmiş, bu iki topluluğun ortak sınırları yok, ama hala her ikisinin de sorunlu komşuları var.

İran ve İsrail devletlerinin ideolojik takıntılarını rafa kaldırmaları halinde, “Pers-Fars” ve “Yahudi” milletleri arasındaki “tarihi dayanışma ve kader birliğinin” canlanması, bana akla yakın bir ihtimal olarak görünüyor.

Sevgili okuyucu, “Pers-Fars” ve “Yahudi” topluluklarının dayanışmasına ilişkin örneklere gelecek yazıda kaldığımız yerden devam edeceğim.

Sasaniler sonrası, günümüze kadar geçen süredeki, “Pers-Fars” ve “Yahudi” toplumlarının “tarihi dayanışma ve kader birliğinin ayak izlerini” takip etmeye çalışacağım.

Çok sürprizlerle karşılaşacağımızı düşünüyorum.

Kasım Süleymani olayı bakın bizlere neleri hatırlatıyor.

Hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir. Bakmayın siz propagandalara.

33 YORUMLAR

  1. Belkide İsrailin yayılmayı düşündüğü alanlarda İran’ın da planları vardır. Bu yüzden sürtüşüyor olamazlar mı.. En iyisi yazının ikinci kısmını beklemek sanırım.

  2. Miladi 624 yılından sonra Medine ve civarında bulunan yahudi kabileleri çeşitli nedenlerden dolayı Allah Rasulü tarafından sürgün edilmiştir.Bir kısmı Ezriat şehrine yerleştiler.Acaba diğerleri nereye yerleşti? Bu yer İran olabilir mi?

    İran sürekli müslümanlarla içten içe uğraşmayı âdeta devlet geleneği haline getirmiştir.
    Cihan Devleti Osmanî Aliye ne zaman yönünü batıya çevirse , İran arkadan bir şeyler karıştırmıştır.
    Mükemmel tahlilleriniz için teşekkür eder, sağlıcakla kalın inşallah.

    • CK merhaba. Değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Belirttiğiniz konulara bakalım inş. ve gelecek yazıda konuyu o istikamette geliştirelim. Kolay gelsin.

  3. Zaten takdir dolu okur yorumları birazdan dökülmeye başlamadan bir iki hususun altını çizmekte fayda var: eleştirelim geliştirelim..! Eğer geç dönem bir g.kömürcü vakasına dönüşmek istemiyorsanız yazılarınızda “ey okur, sevgili okur, çekirge, sevgili günlük” gibi hitaplar kullanmayın; yılların köşeyazarı f.koru’da bir kez olsun bile böyle bir ifadeye rastlayamazsınız! Bir de her yazınızda maalesef kendimi “testere dişli aslan pençesi” tarlasına düşmüş olma hissinden kurtaramıyorum, çünkü köşeniz dikenli teller ve bubi tuzaklarıyla donatılmış gibi görünüyor..! Kimi okuyucularınıza uzunca yazdığınız cevabi yorumlarınızda olduğu gibi “daha az tırnak işareti” kullanırsanız; köşeniz de düzgünce taranmış uzun saçlarınız gibi görünecektir. Şekil önemli ve öze dair: bize ansiklopedi sayfalarındaki ham ve kuru bilgileri değil dış basındaki ve özellikle taraf ülkelerin ulusal basınlarında çıkan, ağırlığı olan kimi analiz yazılarının özetleriyle gelirseniz çok hepimiz için çok daha faydalı bir kazanım olacaktır…

    • sayın H gayret bana yazdığınız yorumunuzda diyorsunuzki bu günkü sistem parlamenter sistemin iyi hali öyleyse hukuk alanında eğitimde insan haklarında özgürlüklerde medyanın hallerinde ekonomide tarımda hep geriye niçin gidiyoruz iyi günler

      • Halil bey, chp oyları artışta olduğuna göre ve belediye seçimlerinde büyükşehirleri kazandıklarına göre eğitim düzeyimiz yükseliyor demektir; bu durum eğitim politikalarımızın da başarısını gösteriyordur heralde..? Basının durumu ise her zaman yüz karasıydı; inşallah daha da beter olurlar ve tümüyle hayatımızdan çıkarlar, zenginin ve sahibinin sesi tetikçileri, kiralık katilleri…

      • Halil bey bizim için zaman ileriye doğru akarken H.Gayret bey zamanı geriye doğru akıtmaya çalışır. Size olan cevabından da anlaşılacağı üzere birtakım tarihçilere kulak vererek mö 1200-1700 yılları arasında yaşandığına inanılan “Adronovo kültürü” ile nihai hedefinin mö 1700-2500 yılları arasında Türklerin yaşadığı söylenen “Afonasiyevo kültürü” ne ulaşmak. Kendisine yolun açık olsun, umarım zirveye tek başına ulaşırsın temennisinde bulunalım bu vesileyle:))

  4. binlerce yıllık geçmişi olan ve bunun kıymetini bilen insanlar, milletler hep ayakta kalmayı becerebilmişler , hem de dünyayı istedikleri gibi yönetip yönlendirebilmişler.
    bizde ise 1000 yıllık tarihten geçtim, 100 yıllık tarihimizi bile iki şarlatan bir kanala çıkıp istediği gibi anlatabiliyor, yönlendirebiliyor, çarpıtabiliyor. örnek mi; siz yazmasanız sarıkamıştaki askerin 3000 metreden geçmeye çalıştığını anlayamayacaktık. (normal bir vatandaş bile 3000 mt.de özel donanımlarla, giysilerle geçmeye teşebbüs eder).
    yada uluslararsı anlaşmanın birde gizlisi var diye yıllarca bangır bangır yutturdular. dış güçlerin elinde gizli anlaşma olsa sana nefes aldırırlarmı? kıyıda balık bile tutturmazlar bre gafil.
    (hem dış güçlere parayla jurnal veren hemde ülkede köşe yazarlığı yapan gazeteci! bu ülkeye mi çalışır? para aldığı ülkeye göremi köşesinde yazı yazar onu bilgi cahilliğim nedeyiyle yorumlayamıyorum).
    nampradamusa bir yorum yaptırıp ne yapacağını 100 yıl önceden bildirmek ve dediğini yapmak ta marifet ister.
    yine de biz bunların olumlu yönünü ele alırsak, birilerinin nerelere göz diktiğini, dikebileceğini, orayı karıştırmak isteyeceğini önceden bilebiliriz en azından.
    dinlerin, inançların birkaç çeşidinin olmasının insanlara zarar değil fayda sağlayabileceğini, birisinin çıkıp birgün tüm insanları cennete bir an önce sizi götüreceğim dahi diye bileceğini falan da hesap edip en azından bir kısım neslin dünyada sağ kalmasını sağlayabileceğini falan da düşünebiliriz (tıpkı nuh tufanı gibi).
    Allah kimisin zengin, kimisini fakir yaratmış. birisi diğerine hizmet edip yaşamını sürdürmüş. herkes eşit ve zengin olsaydı kimse kimseye bakmazdı helak olurlardı belkide kibirden.
    onun için kimin ne üfürdüğüne değil, srail mi perslerine kavuşmak istiyor, iran mı küduse?
    kudüs bir devlet diktasıyla mı yönetilmeli? tüm dünya mirası olarak başka bir yöntem mi aranmalı? (bunları yazmış olan bir kahin kitabı varsa okuyalım).
    örneğin bir filistin konusu yazısı, değerli bilgilerinizden faydalanmayı bekleriz sizden.
    yada kazara dış güçleri, fesimizi bir salladık, hokus pokusla defettik ortadoğudan. (olur mu olur).
    tekrar bunların gücüne muhtaç duruma düşerse ortadoğu; bu sefer yeniden dönüp gelir ler mi ki?
    gelirlerse nasıl gelirler? örneğin şam emeviye camine ziyaret ederler mi? (öyle bir durumda trlamp bu defada ben müslümandım zaten önceki hayatımda dermi mesala?)
    bazı dar görüşlü (belkide bilinç altında cennete biran önce götüreceklerin zihniyeti olanalr) müslüman kardeşlerimiz şianın niçin var olduğunu, hatta bir santralden kumanda edilmemiz gerektiğini düşünürler.
    o kafayla gidersek keşke Allah herkesi sadece kadın yada erkek yaratsaydı da bunlarda tek başına dünyada yaşasaydı!
    netice olarak, israil devletini toptan ortadoğudan atabilecek bir güç olmadığına göre,
    bu insanların bölgelerinde güvenlikleri sağlanmalı (bu sayede filistinlileride insanca yaşama evresine sokmalı), çevresindekilerin birer canlı varlık olduğu belletilmeli,
    nükleer gücü ile hibrit tohumları, yafa portakalı (çok beğenirim) mucitlerinden faydalanılmalı.
    böylece insanlığa zararlı değil faydalı bireyler olmalarına yardım edilmesi gerekir diye düşünüyorum.
    (iran için bir meşgale:hazardan basraya ne kanal olur ama!)..

  5. Adelina hanım merhaba

    Önemli bir konu.Bana göre derin devlet-üst akıl konusunun anlaşılmasının da bu konunun anlaşılmasıyla ilintisi var.

    Perslere ilişkin yazınız sonrasında internet üzerinden epeyce okumalarım oldu,bunları önceki bilgilerimle değerlendirip kafamda harmanlamaya çalıştım.

    Bir süredir Kur’an okumalarımda Yahudilere yönelik ayrıntılı özel hitaplar da çok dikkatimi çekiyordu.Halihazırda nüfusları topu topu 15 milyon olduğu söylenen bir cemaat için evrensel mesaj olan Kur’an- ı Kerim’in uzun uzun anlatımlarda bulunması,Onlara geçmişleri hatırlatılıp asıllarına dönmelerinin,yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarının, kısaca “iyilik yoluna girme ” diye niteleyebileceğimiz uyarılarda, tehditlerde bulunmanın özel bir anlamı olduğunu hep düşündüm. Bu yazınız münasebetiyle bunları toparlayarak yazmak istiyorum.Ancak konu içinde girift durumlar çok.Hepsini mümkün olduğunca kısa bir şekilde toparlayabilir miyim bilmiyorum. Nasip olur da becerebilirsem bir dahaki bu konulu yazınızda bunları -belki yeni fikir açılımlarına vesile olur niyetiyle-ifade etmeye çalışacağım.Selamlar sunarım.

  6. Adeline Hanım,
    Çok önceki yazılarınızdan birine bu minvalde bir yorum yazmıştım.
    Şöyle ki İran – İsrail dolayısıyla abd perde arkasında dost ve müttefiktirler, stratejik zorunluluk gereği düşman görünmek zorundalar. Kontrollü gerilim politikalarıyla Ortadoğu’yu çıkarlarına göre kanırta kanırta dizayn ediyorlar.
    Ayakları tam olarak yere basmasa da bu görüşümün hala arkasındayım.

    Velev ki farklı olsa da durum çok değişmiyor. Şia İslamı bence paralel bir din gibi. Nihayetinde böyle bir mezhep de yok. İslamı bölmek için desteklenecek bir yapı İran’daki anlayış. Her halükarda batının işine gelen bir yapı İran.

  7. Adelina hanım merhaba.Arada amcamın vefatının gerçekleşmesi sözümün gecikmesine sebep oldu.Şimdi yorumumu uzunluğu münasebetiyle 2 bölümde arz etmek istiyorum.Saygılar sunarım.
    1.BÖLÜM
    Öncelikle aralarından kayda değer birçok düşünür,bilimadamı,edebiyatçı,sanatçıyı çıkartıp,bu haliyle de insanlığa olan katkıları münasebetiyle Yahudi ve İran milletlerine borcumuz olan teşekkürü başlangıçta etmiş olayım. Kimseye içinden geldiği ırkı dolayısıyla ne üstünlük tanırız ne de yerilmesi gerektiğini düşünürüz:”Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.”Hucurat 13.

    Yahudilerin insanlık alemine genel etkilerinin Peygamber Efendimizin Peygamberliğinin öncesi ve sonrası olarak iki ayrı döneme ayrılarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Bunlardan birincisi;Allah tarafından seçilip Kur’anda anlatıldığı şekilde olumlu-olumsuz yaşadıklarıyla ,başlarına gelenlerle örnek rol model oldukları dönem.

    İkincisi ise;önderliğin kendi kavimlerinden alınıp Hazreti Muhammed cemaatine verilmesi münasebetiyle oluşan haset damarının etkisiyle İslama karşı cephe aldıkları günümüze değin devam eden zaman dilimi.Casiye 17.

    Birinci döneme ilişkin olarak,Hazreti Yakup (İsrail) soyunun Hazreti Musa’nın Peygamberliğiyle birlikte o dönem yaşayan insanların seçilmiş topluluğu oldukları ve bu durumun da Hazreti Peygamberin elçiliğine kadar sürdüğü Kuran’ın anlatımlarından da anlaşılmaktadır:
    “Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizin atalarınızı diğer insanlara üstün kıldığımı hatırlayın! ” Bakara 47,122;ayrıca Casiye 16.
    “Biz de istiyorduk ki o yerde ezilenlere lutfedelim, onları önderler yapalım, onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım.” Kasas 5.

    Ancak bu anlatımlarda Yahudilerin üstün bir ırk oldukları değil,Allah’ın sistemine bağlı oldukları sürece kendilerine İlahi nimet olarak hakimiyet verildiği,bundan sonra da artık Yeni gelen Peygambere tabi olmaları,O’na ve getirdiklerine düşmanlık etmemeleri konusunda uyarılara muhatap kaldıkları görülmektedir.

    Bu uzun süreç boyunca ilk olarak hazreti Musa’nın tedrisatından geçen,topluluk olarak defalarca ( özellikle Bakara 51-74 ,Araf 148-149 arasında anlatıldığı üzere) tövbe – af denkleminde düşüp kalkarak,kimi zaman güçlü devlet kurarak,kimi zaman başka toplumların baskısı altına girerek ve bütün bu süreç içinde sayısı belirsiz Peygamber gözetiminde yürüyen bu kavim,olumlu veya olumsuz anlatımlarla sonraki İslam toplumuna yaşadıklarıyla “ders olarak ” Kur’anda çokça anlatılmıştır.

    Özellikle Hz.Musa’nın dünyaya geldiği dönemdeki kavminin Mısır ahalisine ve yönetimine karşı zayıf konumları,baskı altında bulunuşları,Hazreti Musa’ya Peygamberlik verilmesinin sonrasında da bu sıkıntılarının artarak devam edişi,O’nun cemaatinin uzun yıllara yayılan baskı altında geçen “insanlığa ideal örnek toplum olmaları için başlarına gelen türlü çile imtihanlarıyla -İlahi sevkle- pişme, olgunlaşma, hazırlanma” dönemine bakıldığında, Peygamber Efendimizin Elçiliğiyle birlikte İslam cemaatinin müşrik topluluk karşısındaki çektiği çileli işkence dönemlerine benzerlik gösterdiği görülmektedir.

    Hazreti Musa ve kavminin yaşadıkları sıkıntılı hadiselerin pişiriciliği ,insani olgunlaştırıcılığı,Kuran’da Peygamber Efendimiz ve oluşturacağı cemaata,benzer örnek olarak birçok surede adeta ders olarak anlatılmıştır:
    Örneğin; “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.” Bakara 214.

    “Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için başlangıçta kavminden bir grup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.”Yunus 83.

    “Musa kendi halkına: “Yardım için Allah’a sığının ve başınıza gelecek her türlü sıkıntı ve eziyetlere karşı sabırlı olun” dedi. “Bilin ki, bütün yeryüzü Allah’a aittir; onu kullarından kime dilerse ona miras bırakır; gelecek, yolunu Allah’ın kitabı ile bulanlarındır.” Araf 128

    Onlar:
    “Sen bize peygamber olarak gelmeden önce de, geldikten sonra da bize işkence edildi” dediler. Mûsâ:
    “Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk eder. Onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar da, sizin nasıl davranacağınıza, emirlerine itaat edip etmeyeceğinize, nasıl bir hayat yaşayacağınıza bakar” dedi.”Araf 129

    “Mûsâ ve kardeşine şöyle vahyettik. “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın. Bu evlerinizi birbirleriyle irtibatlı, topluca namaz kılınacak ortak mekânlar ve toplantılarınızın yapılacağı merkezî yerler hâline getirin. Namazlarınızı da bu evlerde cemaatle ve dosdoğru kılın. Ey Mûsâ, mü’minleri müjdele!”Yunus 87.

    Ancak özellikle Bakara,Araf gibi surelerde bu uzun tarihi süreçte,daha hazreti Musa zamanında başlayan o kavim içindeki sapmalar,İlahi buyrukları gözetmeyip karşı çıkışlar da anlatılmıştır.Onların önlerinde rehber bir kitap ve rehber Peygamberler bulunmasına rağmen bu yaşadıkları haller de ,Kuran’ın evrensel mesajıyla bütün insan topluluklarına ders olarak kıyamete kadar ayrıca rota çizmektedir.

    Onların birçok isyanları sonrasında,kendi topluluklarının da ayrı bir imtihanı olarak, insanlararası örnek önder olma statüsü Kur’an’ın mesajlarıyla kendilerinden alınıp Hazreti Peygamberin cemaatine verilmesiyle birlikte Yahudilikte ikinci döneme geçilmiştir.

    Şüphesiz burada Onların (“Musa’nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdaletle davranan bir topluluk vardır.”A’raf 159) en büyük alimleri olan Abdullah bin Selam gibi sahabe konumuna yükselmiş olanlardan bahsetmiyoruz .

    Abdullah bin Selam ve -günümüzde de yaşayan- benzerleri haricindekiler,kendi aralarından çıkacağını bekledikleri Son Peygamber Araplardan çıkınca O Peygambere ilişkin bütün bilgilerine rağmen ekseriyet itibariyle O’na düşman konuma geçmiş, Hazreti Peygambere ve mesajlarına karşı cephe alıp, putperestlerle ittifaklara girmişler, yenemeyeceklerini anladıklarında da aralarından bir kısmı görünüşte müslüman olup,Müslüman kisvesi altında İslamın mesajlarına karşı münafık statüsünde mücadeleye girişmişlerdir.Hazreti Osman zamanında zuhur edip Onun şehadeti dahil fitnelerde önderlik yapan,bilahare Hz.Ali zamanındaki fitneleri tezgahlayıp yürüten ,Hazreti Ali’ye Uluhiyet isnadının yolunu açan müslüman görünümüyle ortaya çıkan Abdullah ibn-i Sebe bunların en bilindik örneklerindendir.

    Halihazırda nüfusları topu topu 15 milyon olduğu söylenen bir cemaat için evrensel mesaj olan Kur’an- ı Kerim’in uzun uzun anlatımlarda bulunması,Onlara geçmişleri hatırlatılıp asıllarına dönmelerinin,yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarının,kısaca “iyilik yoluna girme ” diye niteleyebileceğimiz uyarılarda,tehditlerde bulunmanın özel bir anlamı olduğunu hep düşünmüşümdür. Bana bu durumun izahı ancak ,güç ve imkan sahibi bir kısım “ideal sahibi ” Yahudilerin tarih boyunca sürekli olarak “yeryüzü hakimiyeti” elde etmek amacıyla çeşitli organizasyonlar kurup bunlar vasıtasıyla ,bu ideallerine ulaşmak gayesiyle fikir ve yöntemler geliştirerek,fertlerin ve diğer toplumların zaaflarını da kullanıp bunlardan da yararlanarak,toplumları ve devletleri kendi ana gayeleri doğrultusunda ,ama genel dünya düzenini de bozacak şekilde zamana göre kullanılabilecek her türlü enstruman ile yönlendirdiklerini anlatan teoriyle mümkün görünüyor.

  8. 2.BÖLÜM
    Halihazırda dünyada ortalama olarak yaklaşık 15 milyon Yahudinin yaşadığı belirtiliyor. Bana göre muammalardan biri de bu.Hazreti Musa’dan bu tarafa geçen nereden bakılsa 3300 senelik zaman diliminde savaşlara,soykırımlara rağmen örneğin Yahudilerden,en erkeni 1000 sene sonra tarih sahnesine çıkan Türkler,Araplar, Ruslar, Almanlar…gibi milletlerin şu anda dünyadaki nüfuslarıyla kıyas edecek olursak ( üstelik savaş desek bu milletler daha da fazlasını yaşamışlar) bu rakam oldukça düşük kalıyor. Bir kısım Yahudilerin diğer toplumlar içinde eridiğini kabul etsek bile katı kurallara tabi sıkı cemaat ilişkisine sahip bir yapı için bu durumun da izahı ancak,uzun zamana yayılan baskılar altında kalmış olmalarından kaynaklı olarak bir kısmının Yahudiliğini (özellikle İran coğrafyasında) gizlediği yönündeki teoriyle açıklanabiliyor.

    Yaklaşık 3300 yıla tekabül eden süreçte,hele ki tarihin şimdiki gibi herkesin gözü önünde cereyan etmediği zamanlarda kimin nerede,hangi konumu aldığını bilmek te elbette mümkün değil…

    Günümüzde dünya devletlerinin,toplumlarının idaresini üst akıl olarak yürüten zengin sermaye sahiplerinin bulunduğuna dair kuvvetli bir görüş var.Tarihte Batılı monarşilerin yıkılmasında da sermaye sahiplerinin etkisinin anlatıldığını düşündüğümüzde bu görüş yabana atılacak bir görüş değil.Sermaye denince de ilk akla gelen gizli-açık Yahudiler oluyor.İsrail devletinin kurulmasındaki süreçleri de hatırladığımızda “arz-ı mevud” ülküsü doğrultusunda belki görünen 200 -300 senelik yakın tarih sürecinde , güçlü devletlerin arkasında dahi Yahudi veya siyonist sermaye sahiplerinin etkisi ortaya çıkıyor.

    BURADA GEREK YAHUDİLER GEREKSE İRANLILAR YÖNÜNDEN GÖRÜŞLERİMİ İÇLERİNDE BULUNAN ATALARINA MİRASÇI OLDUKLARI ALT PSİKOLOJİSİYLE “HAKİMİYET ÜLKÜLERİ” GÜDEN VE TOPLUMLARI İÇİNDE NÜFUZLARI OLAN KUVVETLİ ETKİ SAHİBİ GRUPLAR YÖNÜNDEN YAPTIĞIMI ÖZEL OLARAK NOT DÜŞMEM LAZIM.GENEL HALK TABAKASINI BU GRUPLARDAN AYRI TUTTUĞUMU BELİRTMEK İSTİYORUM.

    Bu manada İranlılar içinde de tıpkı Yahudilerde olduğu gibi ‘atalarının hakimiyet ideali’ güdüsüyle hareket eden etki sahiplerinin olduğunu düşünüyorum.

    Belirttiğim sınırlar çerçevesinde olanlardan hem Yahudilerin hem de İranlıların ortak bir yönleri var: O da her iki kavmin de İslam’ın gelişiyle birlikte kendi hakimiyetlerini kaybetmeleri,nüfuz alanlarını yitirmeleri ve buna yol açan yenilginin ruhlarında oluşturduğu olumsuzluklar, çekememezlikler,yeni durumu kabullenemeyip sindiremeyişler gibi -aslında-her insanın tabiatında var olan fakat izalesi gereken şeytani dürtülerin baskısı altında bulunuşlarıdır.

    Farslıların da İslamın zuhuru zamanında Dünyanın iki büyük süper gücünden biriyken, çok kısa bir zamanda önceden cahil köle olarak gördükleri,değer vermedikleri Araplarla yaptıkları savaşlarda darmadağın olmaları sonucunda,düştüklerini düşündükleri zilletin ezikliği,bir kısım aristokrat kesimin ruhlarında sindiremedikleri İslamın değerlerine karşı gizli bir hoşnutsuzluk oluşturdu.Bu durum da böylelerinde eski inanç ve alışkanlıklarını gizlice muhafaza etme sonucunu doğurdu.

    Bölgede fetihlerle İslam devletinin hakimiyeti çok hızlı yayıldı.Ancak sükunetli bir süreç ve özel çabalar isteyen EĞİTİM,sürekli savaşlar ve zuhur eden fitnelerin de etkisiyle O zamanların ulaşım,iletişim,eğitim şartlarını da düşündüğümüzde oldukça zayıf kaldı. Zaten ancak zaman içinde,önce öğrenme yönünde gayret göstermekle gerçekleşebilecek ve uzun süreli nefis mücadelesi eğitimleriyle gerçek manada yerleşebilecek olan İSLAMIN DEĞERLERİNİN,birdenbire bunlarla -üstelik huzursuz bir ortamda -karşılaşan ve dahi eskiye dair ruhlarına yerleşmiş birçok iptilayla malul hayatlarını iptidai yaşam şartlarında sürdüren insanların çoğunlukta bulunduğu toplumlarda,ideal biçimde yayılması çok zor bir durumdu.Bu haliyle zamanla çıkan fitne hareketlerini de düşündüğümüzde İslamın genel olarak ancak yüzeysel bir şekilde -En başta İran coğrafyasındakiler olmak üzere – yeni topluluklara ulaşabildiği anlaşılmaktadır.

    Aynı zamanda bir süre sonra Türkler gibi milletlerin yerleşim ve Batı’ya göç yolu olan , Moğolların istilalarından nasiplenen bu karışık ve büyük coğrafyada,bu şartlar altında İslamdan sapma karakterli,etkileri zamanımıza kadar gelen,bazıları -Hasan Sabbah ve fedaileri gibi – terörize faaliyetler de gösteren birçok oluşum zuhur etti.Yani kısaca demek istediğim; İran coğrafyasına İslam, asli mahiyetiyle çok az nüfuz edebildi.

    Yönetimde Türklerin olduğu dönemlerde de yönetim işleyişi ve bürokrasi uzun tecrübelerden geçmiş Pers/Fars sistemi üzerinden yürütüldü.Yani burada kurulan Türk devletlerinin işleyişi içinde de Fars devlet geleneği ve hakimiyet kurma anlayışı kendini devam ettirdi,hükmünü yürüttü.

    İslam toplumlarına otoriter devlet geleneğinin de Fars yönetim kültüründen geçtiği,bu şekilde asırlara yayılan çok esaslı bir olumsuzluğun temellerinin de böylece atıldığına dair bir tespit var ki (bu tespitin daha önce yapılmamış bir tespit olmadığını da söylemeliyim) belirtmeden geçemeyeceğim :

    “Sasani siyasi değerleri İslam siyaset tarihine son derece olumsuz etkilerde bulunmuştur. Bu etkileri dört açıdan inceleyebiliriz: Siyasi paganlığın yaygınlaşması, toplumsal tabakalaşmanın derinleşmesi, siyasi tiranlığın oluşması, devletin dine hizmet etmesi gerektiği halde dini kullanmaya ya da araçsallaştırmaya çalışması. İşte bütün bu siyasi ve ahlaki hastalıklar, Sasani siyaset mirasından İslam kültür atmosferine geçiş yapmıştır maalesef.”https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/28/sankiti-antik-sasani-dusuncesi-musluman-akli-isgal-etti/

    Yani İran’ın uzun süre Araplarca,bin yıla yakın sürede Türklerce idare edilmesi devlet işleyişinde Fars etkisinin olmadığı anlamına da gelmiyor.Aksine bu idarelerde de bürokrasi eski devlet gelenekleri üzerinden yürüyordu.Şah İsmail’in zorla kitleleri şiileştirmesinin öncesinde de Fars devlet kültürünün etkisi hakimdi.Şimdiki Molla rejiminde dahi bu etkiler ve İslam öncesi geçmişe sahip çıkma etkisi görünmektedir. Örneğin 10 yıl kadar önce Persleri kötü gösteren “300 Spartalı ” filmine İran,devlet yöneticileri düzeyinde sert tepkiler göstermişti.Bu sebeple şu anki konjonktürde dahi eski imparatorluklarının hakimiyet alanlarını ve ideallerini kendilerine ülkü edinmiş olmaları da bana mümkün görünüyor.

    Eski zamanlarda Pers imparatorlarının o dönemde Yahudileri gözetmeleri insani bir durum olarak değerlendirilebilir.Nitekim 2. Beyazıt zamanında da benzer yardımı İspanya zulmünden kurtulmaları için Osmanlı Devleti yapmıştı.

    Fakat İslamın gelişi sonrasında ,müslümanlığı kabullendiğini belirten “yönetimdekiler için” -insani yardım amaçlı yaklaşımlar hariç- İsrail’le düşmanmış gibi görüntü verip, gerçekte dayanışma içinde bulunma uygulamasında yukarıdakinden farklı bir durum ortaya çıkmaktadır.Yani yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçeve içerisinde İslamın gelişiyle hakimiyetlerini yitirme ortak paydasında buluşan her iki kavmin nüfuz sahiplerinin, -sırf eski hakimiyetlerini sağlama- idealleri doğrultusunda,aslında sayıca azınlıkta da bulundukları coğrafyada,karşılıklı menfaat ekseninde meşru/gayrimeşru her türlü yolla birbirini kollamaları problemli bir durumdur.

    Bu haliyle;problem alanlarını kendimce çizmeye çalıştığım çerçeve içerisinde günümüzde de İran devlet yöneticilerinin sırf “yeryüzü hakimiyeti” eksenli olarak aynen kendileri gibi bir “hakimiyet ideali” güden Yahudi devlet ve nüfuz sahipleriyle etkileşimlerde bulunmalarını da mümkün görüyorum.Aynı zamanda başlı başına yeryüzünde düzen bozma karakterini bünyesinde barındıran bu etkileşimin de, (insanın yeryüzüne gönderiliş gayesi ,kaba/kuru bir hakimiyet peşinde koşmak ve bu uğurda- neticede yeryüzü düzenini bozacak sonuçları doğuracak- herşeyi yapmak olmayıp ta,aksine Yaratıcının yarattığı tüm kullarının insani değerlere yükseltilmesi gayesi olduğundan) izalesi gereken problemli bir durum olduğu açıktır.

    ÇÖZÜM NEDİR?

    Yahudi yöneticilerin ve arkasındaki yahudi güçlerin arz-ı mevud gibi sırf dünya hakimiyeti hırsıyla kendilerine herşeyi mübah görmemeleri,geniş insanlık ailesinin üyeleri olduğu bilinciyle tüm insanlığın mutluluğunu gaye edinmeleridir.Benzer durum İranlılar veya başkaca milletler için de geçerlidir.Dünyadaki tüm ülkelerin yönetimlerinin,tüm insanlığın ortak mutluluğunu sağlamayı hedef almaları,yeryüzü huzur ve mutluluğuna vesile olacaktır.Aksi durum için Yahudi kavmi özelinde Allah şöyle hitap ediyor:

    “Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (sizin) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi ‘kötü duruma soksunlar’, birincisinde girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini ‘darmadağın edip mahvetsinler.

    Olur ki tövbe edersiniz de Rabbiniz size merhamet eder. Eğer tekrar bozgunculuğa dönerseniz, Biz de size ceza vermeye döneriz. Zaten cehennemi kâfirlere zindan kılmışız.”İsra 7-8.

  9. Adelina Hanim,
    Egmen güçlerin yaptığını yapıyorsun,tarihin ateşini değil küllerini/kinlerini günümüze taşıyorsun, senin amacın da egemen güçler gibi kül anaforunda boğulmamiz mi ?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here