PKK ve PYD Ayrışırsa Sonuç Ne Olur?

0

Bu soruyu, 17 Mayıs 2017’de Ocak Medya için yazdığım, ‘Suriye’nin Kuzeyini Kıbrıs Haline Getirebiliriz’  başlıklı makalemde sormuş ve bunun nasıl mümkün olabileceği hususu ile ilgili şunları yazmıştım:

“PKK ve PYD arasındaki ilişki koparılarak PYD ideolojik olarak yeniden formatlanmalı, ayrıca Salih Müslim’in bağımsız bir politik figür olarak ortaya çıkması ve Kandil’in gölgesinden kopması için çaba harcanmalıdır. PYD, ideolojik olarak formatlanırken askeri yöntemler yerine “yumuşak güç” unsurları daha baskın olarak kullanılmalıdır. İbn Rüşd: “Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur; içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira sahih dönüşümler hep içten gelir” der. Türkiye’nin PYD ile ilişkileri bu bağlamda ele alınmalı ve içerden dönüştürmeye yönelik adımlar atılmalıdır. Geçmişte Kuzey Irak’taki otonom bölge, Türkiye’nin kırmızı çizgisi idi; ancak gelinen süreçte çok yakın ilişki tesis edildi. Buna benzer bir politika, Kuzey Suriye için de uygulanabilir. Çünkü Kuzey Suriye’de oluşacak yapının Türkiye’ye rağmen ekonomik ve siyasi açıdan sürdürülebilir organizasyon inşa etmesi mümkün değildir; ancak Türkiye’nin çevresinde yaşayan Kürtlerle kavga ederek kendi Kürtleri ile barışabilmesi de mümkün değildir.”

Türkiye’nin Ortadoğu’daki Kürtlerle bütünleşmesinin önündeki en büyük engel olan PKK’nin varlığı ve eylemleri, haklı olarak Türkiye’nin güvenlik merkezli bir bakış ile olayları ele almasına neden olmaktadır. Güvenlik tehdidi ile sürekli iç içe yaşarken siyasi bir açılım yapmak elbette zordur.  Her gün şehitlerin geldiği bir ortamda, bunu kendi toplumunuza da anlatmakta zorlanmanız doğal. Demokratik açılım döneminde, kamuoyuna yansıyan ve kamu otoritesinin olmadığı algısı yaratan görüntülerin yaşanması vatandaşın devlete olan güvenini zedelemiştir. Ancak, gelinen süreçte, BİR fırsat penceresi açılmış görünüyor. Bu fırsat analizine gelmeden önce, Duhok Anlaşması sürecini ve  PKK’nın periferisini kontrol edemediğini gösteren verileri ele almak gerekir.

Bu verileri PKK’yı yakından tanıyan Şükrü Gülmüş’ten dinleyelim: 

 “Bu süreçte epey ilginç gelişmeler yaşandı. Bunlardan birincisi, Sabri Ok ve Muzaffer Ayata’nın müdahale grubu olarak Suriye’ye gönderilmiş olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın, Suriye’de güç paylaşımının yanlış bir strateji olduğu mesajı, bu ikili tarafından, Mazlum Abdi’ye iletildi. Burada şunu açmam gerekiyor. Örgütte müdahale grubunun temel görevi, tasfiyesi istenen kişiden özeleştirinin alınarak, ilişkilerini devralmaktır. Ben örgütte iken, 1980 yılında Öcalan’ın talimatı ile Türkiye’ye müdahale grubu olarak gönderildim ve o süreçte yakalandım.  Müdahale etmek için geldiğim isimlerden biri de Cemil Bayık’tır. Ben onun kaçması için kendimi feda ettim. Tarih onu farklı bir mecraya sürükledi, beni farklı. Şimdi Cemil ‘ın bazı açıklamalarını okuyorum. Direkt ABD’ye kafa tutamadığı için kurusıkı açıklamalar yapıyor. Neyse biz konuyu dağıtmadan,  bu Duhok sürecinin arka planına gelelim. Bu müdahale grubuna Sabri ve Muzaffer’in yanında Bahoz Erdal’ın da katıldığını öğrendim. Ancak Mazlum Abdi’den istedikleri sonucu alamadılar. Çünkü bu isimler Haseke’deki ABD üssüne çağrıldılar ve Mazlum Abdi’ye karşı alacakları herhangi bir olumsuz tutum karşısında üzerlerinin çizileceği, ABD askerleri tarafından kendilerine ifade edildi. ABD‘nin Kürt politikasında Öcalan ve Kandil’in yerinin artık önemini yitirdiğini düşünüyorum.”

Duhok anlaşması ile ilgili dünya ve bölge basınında çeşitli şeyler yazıldı. Yazılanlar, kelimeleri eğip bükmek ve yanılmamak için muğlak ifadeler kullanma dışında hiçbir kayda değer değerlendirme içermiyordu. Kimileri, ABD’nin politikasının net olmadığını, kimileri ise bu sürecin ABD‘nin talebi ile değil, Mazlum Abdi’nin talepleri ile başladığını ifade ediyor. Bu tarz ilişkilerde kararların nasıl alındığını kestirmek oldukça zordur.

ABD perspektifinden olaya bakacak olursak, James Jeffrey’in, İdlip’te 34 askerimiz şehit olduktan sonra yaptığı Türkiye ziyaretinde, taktik pantolon üstünde takım elbisesi ile yaptığı açıklamada “şehitlerimiz var, başımız sağ olsun” demesi bana göre bir dönüm noktasıdır. Jeffrey’in Rusya’ya kolay zafer kazandırmama üzerine kurduğu, Suriye stratejisinin ana aktörleri Türkiye ve Kürtlerdir. Sezar yasası ve Suriye’nin yeniden inşası konusunda, Rusya’ya bütün maliyetleri yükseltme stratejisi, son tahlilde Rusya’nın elde etmiş olduğu askeri zafer, bunun acı bir ekonomik maliyete dönüşmesi güçlü ihtimaldir. Bütün bu stratejinin, en belirleyici ülkesi Türkiye’dir. Jeffrey’in bu bahsettiğim ziyarette, Rusya’nın ölçüsüz saldırılarına karşı ABD’nin desteğine karşılık, Türkiye ile Suriye Kürtlerinin geleceği hakkında bir uzlaşı sağlanmış olabilir.

Size, Jeffrey ve Türk karar alıcıları arasında geçtiğini varsaydığım şu tamamen hayali diyalogu aktarmak istiyorum:

Jeffrey: YPG’yi neden tanımıyorsunuz?

Türk Yetkili: PKK yöneticisi Sabri Ok’tan talimat alan PKK’nın Suriye uzantısı olan bir örgütü nasıl tanıyalım?

Jeffrey: Terör örgütleri, gerekli şartlar sağlandığında dönüşüm dinamiğini içinde barındırır. İlk aşamada, rasyonel aktör olma, sonrasında ise sosyalleşme ve iyi aktör olma süreçleri ile muhatap alınabilecek bir yapı haline gelebilir.

Türk Yetkili: Örgütün ideolojik motifi ve hiyerarşisi dikkate alındığında bunu zayıf bir ihtimal olarak görüyoruz.

Jeffery: Örgütün ideolojik motifini değiştirip, ilişki kurabileceğiniz bir aktör haline getirebiliriz.

Türk Yetkili: Nasıl? 

Jeffry: YPG; Suriye’deki diğer Kürt aktörlerle bir uzlaşı sağlayıp, sosyalleşmesi sağlanırsa ilk aşamada melez bir karaktere bürünebilir. Sonrasında sizin de desteğinizle rasyonel aktör haline dönüşür. 

Türk Yetkili: PKK’nın durumu ne olacak?

 Jeffrey: Bu politikaya direnenlerin etkisizleştirilmesi konusunda size desteğimizi sürdürürüz, kabul edenler YPG bünyesinde yer alabilir. Bu sayede, PKK’nın tasfiyesi sürecinde tıkanan süreç, bu şekilde aşılabilir. Ancak, hem Suriye’de bir çözüm için hem de PYD’nin rasyonel bir aktör olabilmesine şans vermek için sizin desteğinize ihtiyacımız var. 

Türk yetkili:………………………………………………………………..

Büyük devletler her taktik enstrümanı, kendi stratejilerine ulaşmak için kullanırlar. YPG, ABD için İŞİD ile mücadelede bir saha gücü idi, şimdi ise petrol bölgelerinin ve tarımsal üretim alanlarının kontrolünü sağlayan bir aktör konumunda… Bu sayede, ekonomik olarak rejimin ve Rusya’nın nefes borusunu tıkamış durumda. Ancak stratejisine hizmet edecek aktör, hayatta kalabilmek için bir hamiye ihtiyaç duyuyor. Bu hami Türkiye’den başka bir güç olmaz. ABD‘nin bu siyasetine karşı Ankara’nın nasıl adım atacağı bilinmez ama PKK ve YPG arasındaki bağ kopartılabilir ve orta vadede yeniden yapılandırılabilirse, 40 yıldır darbe aldığımız zaafımızdan kurtulabiliriz.

Eğer buna direneceksek, dıştan içe yayılmayı engelleyecek setlere ihtiyacımız olacaktır.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here