Post-Modern Hapishaneler

2

Siyaset yazmayı beceremiyorum, nedeni nedir ben de bilmiyorum. Ama son zamanlarda yaşadığım, toplumun içinde gözlemlediğim ve siyaseti de ilgilendiren bir fotoğrafı, sizinle paylaşmak istiyorum. 

Ankara herkesin bildiği gibi bürokrasi şehri… Sabah işe giderken, kitlelerin yüzünde bir kasvet ve hüzün var. Kimi ödeyeceği okul taksitini düşünüyor, kimi, ev kirasını ve ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Herkesin hikâyesi farklı olsa da, yüzde bıraktığı iz aynı: hüzün… Ankara’da yaşamaya bu nedenden ötürü alışamadım. Yüzüne baktığım insanların enerjilerini yüklenip, gün boyunca bu enerjiyi atmakla boğuşuyorum. Sanki bütün yük omuzuma binmişçesine bu soruna çare arıyor zihnim.  

Bir soruna doğru çözüm üretebilmek için, bu problemin ne olduğunun etkili bir şekilde tanımlanması gerekir. Eğer teşhis doğru değilse, çözüm önerileri çare üretmez.

Rakel Dink’in eşi öldürüldükten sonra yaptığı konuşmada dile getirdiği şu cümle hep hafızamda: ”…Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27. katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.” 

Evet bir bebekten katil yaratan karanlığı nasıl sorgulayacağız? Teşbihte hata olmaz… Hepimiz bir yazılımla doğuyoruz. Yaşadığımız coğrafya, aile, iklim ve şartlar zihnimizin ve duygularımızın şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor.

Küçük bir kasabada doğan biri kendi gibi olmayanla, ya üniversite ortamında, ya iş ortamında tanışıyor. Kişi, kendi gibi olmayanı özümseyecek bir ortamda büyümemişse, ötekini, keşfedemediği kimliğini oluşturmak ve güçlendirmek için kullanılır hale geliyor. Bu etkileşimdeki taraflar için öteki, onun gibi düşünmeyen, onun gibi inanmayan ve onun sahip olduğu aidiyetleri olmayanlardır. Bu süreç sağlıklı yönetilmediğinde farklı olana tahammülsüzlük artıyor.

Bu durum aynı zamanda kişiyi yeni bir aile veya grup arayışına iter. Kendi gibi olanlarla bir arada olmak, kişiyi daha güvende hissetmesine neden olduğu için grup dinamiği, artık en baskın güdüleyici haline geliyor ve kişi, o havuzun bir parçası olmadan yaşamda varlık gösteremez hale geliyor… 

Büyük şehirlerdeki hemşericilik, dini cemaatlere aidiyet,  taraftar derneklerine üyelikler vb. gibi birçok gruplaşma,  kendi gibi olan insanlarla bir sosyal yaşam oluşturup, kendini güvene alma hissi ile alakalıdır. Bunun yanında kişinin düşünsel gelişiminde edindiği birikimler, zihinsel bariyerlerin oluşmasına neden olabilmektedir. 

Sahip olduğu birikim kadar kendini ifade edebilen kişi, anlaşılmadığını düşündüğü zaman duygusal tepki vermeye başlar. Sosyal yaşamda birkaç yüz kelime ile günü kapatan insanların düşünce yapıları da kullandığı cümlelere göre şekillenmektedir. 

Gandi’nin söz-düşünce –davranış bağlantısı hakkında söylediği söz, bu etkileşimi net bir biçimde açıklıyor: “Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür… Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür… Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür… Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür… Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür… Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür… Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.” 

Sosyal ve siyasal atmosfer, kişiye nasıl ve ne düşünmesi gerektiğini dayatır. Yaşadığımız sosyal yaşamdaki baskın etik, ideolojik ve siyasal anlayış düşüncelerimizin şekillenmesine neden oluyor.  

“Dayatılan” (siyasal, sosyal ve çevresel) ve istenilen arasındaki uyumsuzluk her sabah gördüğüm hüzünlü yüz ifadelerine yol açıyor sanırım… Bu kasvetten kurtulmanın yolu, kimsenin nüfuz edemeyeceği bir ütopya yaratmak olabilir.

Dış dünyanın bütün olumsuzlukları ile mücadele edebilmek için sığındığınız bir ülke… Gerçeklikten kopup 15 dakika olsa bile bu ülkede yaşamak belki yüzünüze oluşan kasveti ve hüznü dağıtabilir.

Bu ülkenin nasıl bir yer olduğunu, ne yenip ne içildiğini, marşının ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum ama böyle bir ülke tasarımının gerekli olduğuna inanıyorum.

Bu dünyayı zihnimizde yaratamazsak, sınırları başkaları tarafından çizilen hapishanelerde yaşamaya devam ederiz.

2 YORUMLAR

  1. Öneriniz gerçekte yaşanan olabilir mi acaba?

    Zaten herkes kendi hayal dünyasında kimsenin ne yaşadığından habersiz yaşamıyor mu?

    Hatta iddia ederim, herkes aynı acıyı yaşadıkları halde ötekine duyarsız.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here