Rektörler, Açılamayan Okullar ve Ulaşılamayan İlaçlar: Bu tartışmalardan hanginiz aydınlandı, parmak kaldırsın?

0

Önyargıları yıkmak için tartışmamız; tartışabilmemiz için iletişim kanallarını açık tutabilmemiz; iletişim kanallarını açık tutabilmek için de karşılıklı saygıya ihtiyacımız vardır. Karşıdakine duyduğumuz saygı, çocukluktan beri görmeye alıştığımız sevgi ve saygının bir sonucudur.

Karşısındakini anlamamak, daha da önemlisi anlamaya çalışmamak ve kendisi gibi olmayan herkesi dışlamak bize ne kazandırır ki? Karşılıklı etkileşimimizden ortaya çıkan bir hayatı yaşıyoruz diye sonrasında şikâyet etmeye hakkımız var mı gerçekten de?

Rektör konusuna gelmeden solda inecek var:

Harvard üniversitesinin yayınladığı rapora göre her 8 öğrencisinden bir tanesinde depresyon ve kaygı bozukluğu görülmekte.  Belirtmeliyim ki, üniversiteye başlamadan önce bu öğrencilerin sadece dörtte birisinde benzer sıkıntılar var, geri kalanı yeni! Yani, ağır akademik rekabetin üstüne, uzun yıllar boyunca kurmuş oldukları sosyal ortamdan veya sahip olduğu konfor ortamından çıkmış olmanın getirdiği zorluklar da eklenince, gençlerin zor anlar yaşadıkları aşikar. Gelecek kaygısı, yalnızlık ve sosyal izolasyon, o genç dimağların hiç de alışık olmadıkları yeni bir durum ve nasıl başa çıkabileceklerine dair hazırlıkları eksik. YÖK’ün 2019 yılında yayınladığı raporda, üniversite öğrencilerinin sosyal hayata nasıl entegre olabilecekleri tartışılmış. Sportif ve kültürel uğraşlara gençlerin yönlendirilmesinin zorunluluğundan bahsedilmiş.

Peki, üniversiteye ulaşana kadar akademik ezber haricinde bir yetisini geliştirmemiş, çoktan seçmeli şıklardan doğruyu bulma haricinde akademik bir ilgisi olmamış bir gençten, bir günde nasıl tüm hayatını değiştirmesini bekleyeceğiz?  

Üniversiteye atanan rektörden ziyade, o üniversiteye gönderdiğimiz, geleceğimiz olan gençlere bir odaklansak fena mı olur?

Üniversite yıllarında kurduğumuz Türkçe kulübünde şiirler okuyor, bilimsel araştırmalar topluluğunda öğrenci kongreleri düzenliyorduk. Belki de bu sayede hasarsız atlatabildik o ağır yılları, bilmiyorum…

Salgın günlerinde okullar açılabilir mi! Okuyalım hep birlikte:

“Bir nesli kaybediyoruz” diye sosyal medyadaki bir haykırış geliyor sonra aklıma. Üniversite aşamasına kadar hazırladığımız gençlerin topluma uyumları, hayata hazırlanmaları, önce aile içinde, sonra da erken dönemde hayatı öğrenmeye başladıkları okul öncesi kurumlarda ve ilkokullarda gerçekleşir. COVID-19 salgını nedeniyle ilköğretimin ve okul öncesi sınıfların kapatılmaması için bilimsel verilerle sosyal politika oluşturmaya çalışan gönüllüler var. “Bırakın küçük çocuklar oyun parklarında özgürce oynasın, arkadaşları ile sınıflarda sosyalleşsin” diye sesleniyorlar sürekli. Çevrelerinde gördükleri hastalık kapma anksiyetesine, bir de yalnızlaşma, ekran bağımlılığı, hareketsizlik eklenmesin diye feryat ediyorlar! Bilimsel veriler diyor ki, küçük çocuklar COVID-19’a bağlı görülen hastalığı hafif geçiriyor; bu da yetmez, virüsü etraflarına da yaymıyorlar. Bu veriler ışığında gelişmiş ülkelerde erken yaş grubunun okulları hiç kapanmadı desem yalan olmaz. Salgının erken dönemleri hariç, okullarının kapılarını hep açık tutan çoğu Avrupa ülkesi, Noel ve Yılbaşı sonrası okul tatillerini uzatmaya karar verdiler. Oysa ABD’de bu yaş grubu, halen aktif olarak okula devam ediyor; sadece beş yaş ve üstünde maske takma zorunluluğu var, o kadar. Eğitim oranları ile gelişmişlik seviyeleri arasındaki ilişkiyi gösteren grafikler aklıma geldikçe, sanırım eğitim ve öğretime bakış açımızda derin farklılıklar var demeden de geçemiyorum…

Ulaşılır gibi görünüp ulaşılamayan ilaçlar: İllüzyon mu, Gerçek mi?

Madem güncelin peşine bu kadar takıldık, ilaca ulaşabilme umuduyla kampanyalar başlatan ebeveynlerden bahsetmeden geçmek olmaz.

Gözlerinin içine bakıp, hastalığının tedavisi olmadığını açıkladığınız kimse oldu mu hiç? Veya kendisini bitmez tükenmez bir iç hesaplaşmaya sevk eden “Maalesef, geç kalmışız. Bu aşamadan sonra yapılacak bir şey kalmamış” dediğiniz bir kimse? Hastalığın tanısını koyduktan sonra, hastalığın kısa sürede öldürmeyeceğini, ama yavaş yavaş ilerleyeceğini, ilerlemeyi durdurmak için de elimizde etkin bir tedavi olmadığını söylediğinizde, nasıl bir tepki alırsınız, düşündünüz mü hiç? Ben düşünmedim hiç; hepsi bir bir, sonra yeniden, sonra yeniden tekrarlayıp durdu meslek hayatımın ilk gününden itibaren. O ebeveynleri anladığımı iddia etme gafletine ise asla düşmüyorum; umarım hiç birimiz o zorlu gömleği giymeyiz üstümüze…

SMA deyip geçmek kolay elbette. Latincesini anlayan bizler için bile hastalığın şiddeti bir nebze azalıyor ismini kısaltınca. Oysa çocuklarda görülen kas kaybından bahsediyor bize. Kimi zaman bir türlü gelişme göstermeyen, emmesi zayıf bir bebekte tespit ediliyor, kimi zaman ise yürümeyi öğrenmiş bir çocuğun, günden günde yerden bile kalkarken zorlanacağını, nefes alıp vermekte bile güçlük çekeceğini haber veriyor.  Annelerinin tek derdi var; çocukları yeter ki ölmesin! Mevcut iğne tedavisi ve ağızdan alınan ilaç ile çocukları iki yaşına geldiği zaman %50 ihtimalle kendi başlarına oturabiliyor! Anlayabiliyor musunuz o ebeveynlerin neyin peşinde olduğunu şimdi?

Milyon dolarlık ilaç mı? Mevcut ilaçlar eksik olan proteini arttırmayı hedeflerken, “O” yeni bir gen tedavisi. Tek seferde uygulanan tedavi sonucunda, hasarlı gen sağlıklı olan ile yer değiştiriyor. Hasarlı gen iyileştiriliyor anlayacağınız…

Hastalık mı ortadan kalkıyor? Tedaviyi alana kadar ortaya çıkmış olan kas kaybının geriye dönme şansı şimdilik yok; ama sonrasında da hasar oluşması için bir sebep kalmıyor tedavi ile.

Kobay olma konusunda bu sütunda daha çok şey yazacağız sanırım. Şimdilik sadece şunu söyleyip geçelim: Batı tıbbında, ilaç araştırması esnasında, denenen ilaç para ile satılamaz; ya üstüne sen para alırsın, ya da zaten başka bir çaren kalmadığı için, yeter ki ilaca erken ulaşayım diye sen “gönüllü kobay” olursun!

Ülkemizdeki yetersiz kaynakların paylaşım sorunu ise bambaşka bir tartışma konusu. Nasıl olsa veriler eşliğinde tartışmayacağız, onun için geçelim o konuyu da…

Şimdi sorumu yönelteyim mi sizlere?

Sanırım, bu aynadaki yansımam ile biz kolay kolay anlaşamayacağız. Yine karşımda, beni baştan aşağıya süzüyor! “Hayrola” diyor. “Güncelin içinde kaybolmamak için ömrünü geçiren sen değil miydin, şimdi takıldın peşine gidiyorsun?” “Ama”, demek geçiyor içimden. Bir sağıma bakıyorum, bir soluma. Ne sağdaki melekten ses var, ne de soldakinden. “Selametle” diye mırıldanabiliyorum kendime…    

Kaynaklar:

1. https://provost.harvard.edu/files/provost/files/report_of_the_task_force_on_managing_student_mental_health.pdf

2. https://www.yok.gov.tr/Documents/Yayinlar/Yayinlarimiz/2019/genclik_ruh_sagligi_raporu.pdf

3. https://www.okullariacalim.org/

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here