Ruh bedenin, anlam da sözün özüdür

0

Anlam söze ruh verir, söz anlamla birleşince hayat kazanır, ilişkilere bir hareket getirir. Anlamdan yoksun söz ruhsuz bir sestir, anlamla buluştuğunda ruhu olan bir söz haline gelir. Ancak yine anlam canlı, söz cansızdır, anlam değişir, söz içine aldığı ilk anlamla yetinir ve o terk edilmiş anlamla birlikte yaşlanır ve bir gün gelir ölür, yok olur.

Eski anlamı ayakta tutmaya çalışmakla ölüyü ayakta tutmaya çalışmak arasında bir fark yoktur; eskiye tutunan eskiyle birlikte ölür. Anlam ise ölümsüzdür, şartlar değiştikçe o da değişir, gider ihtiyaca esas yeni sözcüklerde hayat bulur.

Anlam canlıdır, pek çok gereğe bağlı olarak değişir, bu değişimin ifadesini ise sözcüklerden müteşekkil seslerle meydana getirir. Anlam ruhtur ve her sözcükte birer beden, anlam sözcüklerle buluştuğunda ruhun bedenle buluşması gibi bir hayat meydana getirir. Sözcükler de bedenler gibidir, anlamlarla uyum yakaladıkları oranda ömürlerini uzatırlar, anlamla çelişkiye düştükleri an ise ölmeye başlarlar.

Anlamını kaybeden her sözcük ruhunu kaybeden beden gibidir ki, beden bir elbise, kullanılsa da çürür, kullanılmasa da tek çıkar yol ömrünü uzatmasıdır, o da bir tek bedenin anlamla uyumu ile mümkün olabilmektedir.

İnsanlar anlamla vardır, ki sözcüklere ruhu onlar vermektedir, ancak sözcüklere o ruhu kendileri vermelerine rağmen yine de sözcüklerin cazibesine kapılıp anlamı terk edebilmekte ve o sözcüklere birtakım gizemler atfederek onlara bir kutsallık ve o kutsallığın sağladığı dokunulmazlığı verebilmektedirler.

İnsan bir söze kutsallık atfettiği oranda kendisini de ona rehin verir, çünkü kutsallıkta giz var ve insanın gizden bekledikleri…

İnsanın gizlere karşı beklentilere girmesinin nedeni anlamı bir bütünsellik içinde yakalayamamasıyla ilgili bir neticedir. Çünkü insan anlamla yaşasa da bir bilinmezlikle kapışmakta ve kapıştığı tüm o bilinmezlikler kendisinin onu anlamlandırmasını beklemektedir. Yani kısacası anlam bütün olmadığı için insanlar sözcüklere bu kadar fazla giz yüklemekte ve akli ferasetinden vazgeçerek gizin kendisine vereceklerine karşı bu denli beklenti yükseltebilmektedir.

Anlamın yolculuğu sonsuzdur, şeyler değiştikçe o da değişmekte, her konakladığında kendi amacına uygun yeni bir sözcüğü konak yeri olarak seçebilmektedir.

Sözcüklerin anlamı yakalayamamasının nedeni anlamın dinamik ve o sözcüklerin statik olmasındandır. Yani anlam canlı, sözcükler cansızdır. Elbette sözcüklerde bükülür, eğilir, anlam değiştirir, ama hiçbir sözcüğün ömrü baki değildir ve aslında ona yapılan her ilave yeni bir yamayla eskinin iş görebilirliğini uzatmaktan başka bir şey değildir.

Anlam geçmişi referans alsa da yeniyle var olduğu ve yeniden beslendiği için geçmişle ilişkisi zayıftır ve her değişimde biraz daha zayıflamakta ve her yeni ilaveden sonra eskiyle bağını biraz daha koparmakta, ondan biraz daha uzaklaşmaktadır.

Geçmişin sözel anlamları bu nedenle geçmişin anlam ruhuna göredir, onu güne referans alamazsınız, günü ona referans yapamazsınız, onu anlamak istiyorsanız geçmişin anlam ruhuna doğru bir yolculuğa çıkmak ve bu yolculuk esası üzerinden onunla buluşmak, onu kendi zamanının anlam ruhu içinde yakalamak zorundasınız. 

Bizim bugün geçmişle kademeli bir anlam reenkarnasyonu dışında hiçbir bağımız yoktur, bu ne anlam bakımından ne de sözel anlamda, kültürel soy şeceresi üzerinden bilmem kaç bininci jenerasyon olmamızın dışında.

Anlamın zamanla ilişkisi suyun toprakla, rüzgârın havayla ilişkisi gibidir; ne yüzünüzü yalayan rüzgar her defasında aynı rüzgardır, ne toprağı aşındıran su her defasında aynı sudur ne de size aynı veya farklı sözcüklerle aynı veya farklı mesajları veren anlamlar aynı anlamlardır. Siz de değişiyorsunuz, onlar da değişiyor ve siz o değişimleri yakaladığınız oranda o anlamları yakalıyor onlarla birlikte yeni görü ufuklarına doğru yol alabilir duruma geliyorsunuz.

Anlamı kuşkusuz gereklerinize bağlı olarak siz değiştiriyorsunuz ve bir sözcük meramınıza karşılık gelmediğinden ona farklı bir veçheyle siz farklı bir ses kombinasyonu veriyorsunuz; ancak her ruh kendi gereklerinden beslendiği için genelde ikinci bir ruhla aynı şeyi aynı şeklide görmüyor, onu değerlendirirken kendi gördüğü şekilde değerlendirebiliyor.

Kuşkusuz farklılıkların sonucu bu şekilde olağanlaştırması anlaşılırdır, ancak olağan olmayan bir şey var ki, o da farklı yerlerden bakıyor olsanız da aynı şeye bakıyor olduğunuzdur. Yani aslında siz şeylere farklı yerlerden ve farklı öncelliklere göre baksanız da -ki öyle bakıyorsunuz- aynı yere ve aynı şeye bakıyorsunuz; dahası, öncellikler değişse de o yerden aynı şeyleri bekliyorsunuz. Bunu farklı kelimelerle ifade etmeniz yalnızca farklı yerlerden bakıyor ve farklı öncelliklere göre hareket ediyor olmanızın bir sonucudur.

Kısaca bitirirsek, ruh bedenin özü ise, anlam da sözün özüdür. Ruh bedeni terk ettiğinde nasıl beden çürüyüp gidiyorsa, anlamını yitiren sözde aynı şekilde çürüyüp gidiyor, olağan görünürlüğünü kaybederek yeni anlamı yakalama özelliğini kaybediyor. Ve tekrar edecek olursak, ikisine de hayat veren şey anlamın yaşanılan şartlarla ilişkisinden başka bir şey değildir.

Lafın özü; şartları kaybeden anlamı kaybeder ve anlamı kaybeden de hem anlamayı hem de anlaşılmayı…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here