Çukurca’daki hafıza anıtları!

    0

    Bu fotoğrafa uzun uzun bakın lütfen.
    Sırtları görülen devasa boyutlardaki kitap kapaklarına bakan yaşı geçkin iki adamın baktığı gibi bakın isterseniz…
    Mevlana’yı, Kemal Tahir’i, Remarque’ı, Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i, Marquez’i, İhsan Oktay Anar’ı, Zweig’ı, İbni Haldun’u, Bach’ı, Peyami Safa’yı, Mehmet Akif’i, Kafka’yı, Tanpınar’ı, Cemil Meriç’i göreceksiniz ilk bakışta.
    Bütün bu isimlerin sizin için ne ifade ettiğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum, ama o kitap kapaklarına bakan iki adam için ne ifade ediyor ilk bakışta çıkarmak pek mümkün değil.
    Belki de onlar için bu devasa boyutlardaki kitap sırtları, sadece birtakım renk ve harflerle süslenmiş, devletin buraya koyduğu panolardan başka bir şey değildir.
    Sanırım bu resme bakan o iki adam, birkaçının isimlerini yukarıya yazdığım yazarlardan hiç birisinin adını duymamış, hiç birisinin hiçbir kitabını okumamış, onları tanımamış ama ben o kapaklara bakan o iki adamı tanıyorum, hem de çok yakından.
    Çünkü ikisi de akrabamdır.

    *

    Bu fotoğraf Hakkari’nin Çukurca ilçesinde çekildi.
    Benim doğduğum ilçede yani.
    Ben bu fotoğrafın çekildiği kazaya bağlı bir köyde dünyaya geldim ama köyü kimse bilmediği için nüfus cüzdanımda doğum yeri “Çukurca” diye yazar.

    *

    Yerin adından başlayalım isterseniz.
    Devletin oraya “Çukurca” demiş olmasına bakmayın, oranın gerçek adı “Çelé”dir. “Çel; kayalık, yüksek tepe” demektir Kürtçede. Gerçekten de buraya yolu düşenler de bilir, Çukurca çukurda yer alan bir yer değil. Zap Vadisi’nde bir dağa tırmanmaya başlarsınız aniden, virajlar, virajlar, bir süre sonra 1285 metre yükseklikte, hafif düzlük gibi duran bir yere varırsınız. İşte Çukurca denilen yer bu düzlükte kurulmuştur.
    Yani aslında çukur falan değil, basbayağı dağ başıdır.
    Peki dağ başına devlet neden “çukur” adını vermiş olabilir?
    Devletin hikmetinden sual olunmaz demeyin.
    Devlet hiçbir şeyi düşünüp taşınmadan yapmaz!
    Vakti zamanında, devlet kendi coğrafyasında yer alan birçok yerin adlarını beğenmeyip onlara kendi istediği biçimde yeni isimler verirken buranın payına da “Çukurca” düşmüş.
    Kürtçede “çukur” “çal” demektir. Kayalık yüksek tepe ise “çel” demektir. Tahminimce, buraya isim arayışa giren devlet, mutlaka bir bilene sormuş şu “çel” denilen kelimenin anlamı nedir diye.
    Kürtçeyi bilmediğin zaman sesleri oldukça birbirine yakın olan “çel” ile “çal” kelimelerini karıştırırsın. Eğer birisine “çel” yerine “çal ne demek?” diye sordularsa, aldıkları cevap da “çukur” olmuştur haliyle. Bizim yüksek tepe anlamına gelen kadim “Çelé”nin binlerce yıllık ismi de böylece “Çukurca” olmuştur muhtemelen.
    Buralara giden birtakım yabancıların dağın başında karşılaştıkları yeri çukura benzetmek için bin dereden su arayışına girip bir türlü o suyu getirememelerinin sebebi budur.
    Oranın Kürtçe adını doğru düzgün Türkçeye çevirselerdi, belki de şu anda oranın adı “Çukurca” değil, “Tepelik” falan gibi bir şey olmalıydı.
    Neyse, bir yerin adını değiştirdiğiniz zaman, o yere kendi dilinden isim koyanın hafızasında bir şey değiştiremiyorsunuz; benim anadilimde de oranın adı Çelé’dir.

    *

    Fotoğrafta gördüğünüz kitap sırtlarına benzer panoları, orada şu anda görev yapan Kaymakam Temel Ayca koymuş. Arayıp sordum, dedi ki;
    “İnşaat yapıyoruz burada, çirkin bir görüntü vardı, benim aklıma da o çirkin görüntüyü böyle bir panoyla kapatmak geldi, kitap sırtlarını yaptırdım.”

    *

    Reklam

    Kitap ile Çelé veya Çukurca isminin yan yana durması size tuhaf gelebilir. Ne de olsa bu yolun bittiği yerde, Irak sınırıyla bir adım mesafedeki bu ilginç yerde kitabın pek işi olmaz diyebilirsiniz.
    Ama benim için öyle değil.
    Çukurca demek, okulun olduğu yer demekti çocukluğumda. Memur demek, savcı demek, hakim demek, nüfus müdürlüğü, tuz alının tekel demekti… Aramızdaki mesafe topu topu yirmi otuz kilometre falan…
    Ama çocukluğumda gidince kolay dönülmeyen bir uzak diyar. Köyde ilkokulu bitiren birkaç şanslı akran için ortaokulun, lisenin bulunduğu yer… Dolayısıyla Çukurca demek defter demek, silgi demek, kalem demek…
    Çukurca demek kitap demek!

    *

    Kendine has bir köftesi vardır buranın, sumak suyunda pişer, ekşili; “kiftkén Çelyan” (Çukurca köftesi) diye neredeyse literatüre girecek! Bir de özel bir pirinç yetişir burada. O yüzden belki de memleketin en güzel pirinç pilavını buranın kadınları yapar. Pilav pişirmek maharet ister, Osmanlı mutfağına aşçı alacakları zaman pirinç pilavını pişirtirlermiş, iyi pilav yapan her yemeği güzel yapar çünkü.
    Bir de bir susam yetişiyor ki… O susamdan elde edilen tahini yemeyen, ben tahin yedim demesin bence. Hele incir… hele hele nar…
    Bunların hepsi benim çocukluğumda, babamın katırının yükündeki okul için alınan defter kalem, silgi ve kitaplarla birleşir, Çelé’den gelmiş bir şehir kokusu olarak yayılırdı evimizin içine…
    Çocukluğumun kokusunu hala taşırım hafızamın en saklı yerinde!

    *

    Köyümüz ahalisi de ilk soyadlarını buradan aldılar. Gerçi çok sonra, 1953’te ilçe oldu burası ama bütün civar köylerde, devlete düşen bütün işlerini burada hallettiler köylüler; öteden beri, Musul bizim vilayetimiz olduğu günden beri devlet hep oldu bu küçük yerde.
    Babam anlatırdı soyadımızın hikayesini.
    Kanun çıkınca kafileler halinde soyadlarını almaya gitmişler. Memur herkesin soyadını bir kağıda yazmış vermiş. Babamın payına da bir kelime düşmüş, bir kağıda yazıp vermiş memur ona. Okuması yok babamın, zaten çok yakın bir zamanda, İngiliz işgalinden hemen sonra Irak’taki köyünü, elma bahçesini bırakıp gelmiş bu yakaya, burada annemle evlenmiş.
    Yeni soyadıyla köye gelmiş. Herkes birbirine yeni soyadını gösteriyormuş, kimisi Karadeniz, kimisi Demir, kimisi Aslan, kimisi Eriş, kimisi Dündar soyadını almış. Babam eline tutuşturan kağıtta yazılı soyadını göstermiş köyün okuması olan tek adamı imama. İmam bakmış gülmüş, babam “Ne gülüyorsun?” demiş. İmam, “Sana Soğan soyadını vermişler Abo” demiş. Babam, “Soğan ne demek?” diye sormuş, vaiz “Soğan pivazın Türkçesidir” demiş kıkır kıkır gülerek.
    Babam sinirlenmiş, o an yola düşmüş, Çukurca’ya soyadı dağıtan memurun huzuruna kan ter içinde vardığında güneş çoktan batmaya hazırlanmış, o muhteşem tarihi evlerin yaslandığı, oraya da adını veren yüksek kayalıkları kızıl bir renge büründürmüş.
    “Soğan senin sülalendir” diye sinirli bir şekilde kendisine çıkışan adamın gönlünü hoş tutmak için elindeki kağıdı almış memur, pencereden dışarı bakmış, sonra kağıda “Kızılkaya” kelimesini yazıp vermiş babama. Babam, “Bu ne demek?” diye sormuş, memur babamı pencerenin önüne götürmüş, adını buraya veren yüksek “Çelin” kızıla kesilmiş halini göstererek, “İşte Kızılkaya bu demek” demiş.
    Babam sevmiş o kızıllığı, gülümsemiş, kağıdı katlayıp cebine koymuş, o gün bugün bizim soyadımız kayıtlara “Kızılkaya” diye geçmiş.

    *

    Aynı zamanda buranın kalesi de olan o dik kayalıkların eteklerine vakti zamanında kasırlar inşa edilmiş. O kasırlar hala varlar ama oldukça bakımsızlar; çalışkan, becerikli, burayı seven kaymakam Ayca, onların restorasyonu için de şu anda kolları sıvamış durumda.
    Belki de bu coğrafyada “kat mülkiyeti” esasıyla inşa edilmiş ilk evler Çukurca kasırlardır. En yükseği dört katlıdır ve her bir katı bir ailenin tapulu mülküdür.
    İnşa edilirken de bu anlayışla inşa edilmişler. Hepsine su veren, altı metre derinliğinde su sarnıcını da o zaman inşa etmişler, su da çok uzak bir yerden botlarla buraya getirilmiş.

    Yazının devamı için

    Reklam