Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

    0

    Bayram tatilinde okuduğum kitaplardan birinde yeniden karşıma çıkan o kadim “tarih bilgimizin ne işe yaradığı” sorusu üzerine düşündüm biraz: Neden tarih okuruz? En temelde toplumsal gelişmenin kurallarını veya toplumsal hadiseleri ortaya çıkaran sebep-sonuç ilişkilerini anlayabilmek için.

    Ne de olsa deneysel bilimlerin laboratuvarda test ettiği “teori”yi toplum bilimleri en iyi tarihte sınayabilirler. Daha doğrudan söyleyecek olursak, toplum bilimlerinin laboratuvarı olmadığından toplumsal yapıların geleceğini geçmişte yaşanmış tecrübelere bakarak belirlemeye çalışırız.

    Yüzde yüz sonuç veren bir yöntem olmayabilir bu tabii. Ayrıca kimi durumlarda tutuculuğa yöneltebilir; dolayısıyla yeniliklere, gelişmeye ve bugünün özgün şartlarını görmeye engel de teşkil edebilir. Ancak geçmişin tecrübeleri yine de insanlığın en değerli mihenk taşı. Yapmamız gereken bu mihenk taşını geçmişte yapılanları taklit için veya tekrar için değil, bize benzer durumlarda yol gösterecek teorik bir bakış açısı vermesi için kullanmak. Geçmişin bilgisini teorik zemindeki birikimimiz olarak görmek.

    Şimdi soru şu: Peki, bu teorik birikim pratikte neyi değiştiriyor? Cevap: Pek az şeyi. Çünkü insan tabiatı kolayca değişmiyor. Onun için şair “hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” demiş esefle…

    ***

    Siyasetten bir misal verelim… Tarih boyunca iktidar sahipleri daima ellerindeki iktidarı daha az paylaşmak, yani gücü tek elde toplamak doğrultusunda “merkezileştirme” siyasetlerine yönelmişlerdir. Bu yönelimin –son tahlilde devlet mekanizmasının işleyişine zarar vererek toplumun aleyhine sonuçlandığı, demek ki dolaylı olarak iktidar sahiplerine de zararı dokunduğu defalarca görülmüş olmasına rağmen– günümüzde de pek hız kesmemiş oluşu dikkat çekicidir.

    Söz gelimi Osmanlı düzeninin siyasi, iktisadi ve kültürel gelişmesinin esas olarak merkeziyetçiliğin egemen hale geldiği dönemde yavaşlayıp giderek gerilediğini bilmek siyasetin tabiatındaki merkeziyetçi eğilimi ortadan kaldırmıyor. Çünkü siyasetin tabiatı da insan tabiatından bağımsız değil. Siyasetçi eline geçen gücü nedense özellikle o gücün eline geçmesinde katkısı olanlarla paylaşmama eğilimine sahiptir içgüdüsel olarak. Zaten tam olarak mesele içgüdü olduğu için, bu tutumun geçici bir kazanç temin etmekle birlikte kalıcı hasarlara yol açtığını bize haber veren “tecrübi bilgi” bir şey değiştiremiyor. Beş bin senelik kıssa, yarım hisse vermiyor.

    ***

    Reklam

    Yalnızca uzak geçmişten değil, çok yakın tarihten ve hatta şu anda çevremizde olup bitenlerden de ders çıkarmak istemiyoruz bazen. Osmanlı tarihini bir yana bırakıp, daha aktüel bir örnekle devam edelim: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla hazırlanan idare modelinin ne Türkiye’nin devlet geleneğiyle ne de dünya tarihinde yaşanmış tecrübelerle bağdaştığını söylemek mümkün.

    Bu model teklif edildiğinde kuvvetler ayrılığı prensibi başta olmak üzere, kontrol ve denge mekanizmalarına, dar bölgeli seçim sistemine, hatta eyalet yapısı benzeri düzenlemelere yer vermeyen bir başkanlık sisteminin herhangi bir soruna çözüm getirebilmesi bir yana –devlet aygıtının işleyişi bağlamında– yeni ve ciddi yönetim sorunlarına yol açacağı uyarısında bulunanlardan biri de bendim.

    Bu uyarı ve itirazları neye dayanarak diye getiriyorduk? Sadece ve sadece Başkanlık rejiminin uygulanmasıyla ilgili tecrübelere dayanarak.

    Yazının devamı için