Hukuk Devletinden Kanun Devletine

    0

    Türkiye’nin zaman kaybetmeksizin yönelmesi gereken asıl hedef, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkelerinin esas alındığı, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunduğu, parlamentarizmin klasik modeline geçişi sağlayacak bir anayasa değişikliğini yürürlüğe koymaktır.

    Türkiye’nin son on yıla damgasını vuran en önemli meselesi, hukuk devletinden uzaklaşarak keyfîliğe yönelmek olmuştur. Böylece hak ve özgürlükler, anayasal güvencelerinden yoksun kalmış; toplumun hemen hemen her kesimi için devlete ve hukuka güven duygusu ortadan kalkmıştır. Sonuç olarak nüfusun yönetici elit dışındaki büyük çoğunluğu için gelecek, tamamen belirsizleşmiştir.

    Tıpkı oksijen gibi, temiz hava gibi, etkisi ve önemi, varlığından çok yokluğunda hissedilen hukuk devleti, devletin tüm organ ve makamlarının hukuka uygun davranmakla yükümlü olduğu bir sistemi ifade etmektedir. Bunu sağlamanın en etkili aracı ise tarafsız ve bağımsız bir yargı denetiminin varlığıdır. Ancak bu, tek başına yeterli değildir. Çünkü hukuka uygunluğu şeklen garanti edilen bir devlet düzeninin hukuk devleti değil ancak kanun devleti olacağını unutmamak gerekir. Bunun nedeni, hukuk devletinin devlet düzenini hukuka uygunlukla sınırlamaktaki asıl gayesinin bireyi korumak olmasına karşılık kanun devletinin hukuku devlet otoritesini güçlendirmenin bir aracı haline getirmesidir. Böylece hukuk devletinde hukuka uygunluk, bireyin varlığının korunmasına ve geleceğe güvenle bakmasına hizmet ederken kanun devletinde hukuka uygunluk, devlet otoritesinin yüceltilmesine hizmet etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak hukuk devleti demokrasinin, kanun devleti ise otoriterizmin aslî unsurudur.

    1961 Anayasası gibi 1982 Anayasası da Cumhuriyet’in niteliklerini düzenleyen 2. maddesinde hukuk devleti ilkesine yer vermiştir. Öte yandan Anayasa, diğer hükümlerinde hukuk devletinin zorunlu unsurlarını da düzenlemiştir. Bunlar, yasama ve yürütme işlemlerinin yargı denetimine tâbi kılınması; bu denetimi yapacak yargının tarafsızlık ve bağımsızlığının garanti edilmesi şeklinde özetlenebilir. Öte yandan Anayasa, çeşitli hükümlerinde hukuk devletinde mündemiç olan suç ve cezanın kanunîliğine, cezanın şahsîliğine, tabiî hâkim ilkesine, sanığın masumiyeti karinesine ve adil yargılanma hakkına da yer vermiştir. Ne var ki selefinden farklı olarak 1982 Anayasası, yargı bağışıklığı tanınan yasama ve yürütme tasarruflarının alanını genişletmiş ve yargının bağımsızlığını zayıflatmıştır. Anayasanın hukuk devletini zaafa uğratan bu düzenlemelerinin bir kısmı, Avrupa hukukuna uyumu amaçlayan demokratikleşme paketleriyle ilga edilmiş; böylece Türkiye, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin bir aşaması olan adaylık statüsünü kazanmıştır. Bu demokratikleşme reformları, kanunlar ve onları izleyen mevzuat hükümlerini kapsayacak biçimde genişletilmiş; uygulamaların zihniyet dönüşümünü yansıtmasını sağlayacak kararlı politikalar da yürütülmüştür.

    Hukuk Devletinden Sapmak

    Ne var ki son yıllarda demokratikleşme dalgasının tersine döndüğü, Türkiye’nin hukuk devletinden tedricen uzaklaştığı gözlemlenmektedir. Bu tedricî değişimin ilk yansıması, Gezi Parkı protestoları sırasında emniyet güçlerinin ölçüsüz güç kullanması olmuştur. Bu ölçüsüz güç kullanımı sonucunda 11 kişi hayatını, 11 kişi de gözlerini kaybetmiştir. Hukuk devletinden ikinci sapma ise aynı yılın sonlarında 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları sonucunda yaşanmıştır. Bu operasyonlarda adı geçen devlet yetkililerinin tarafsız ve bağımsız yargı makamları önünde yargılanmaları, suçsuz görülmeleri halinde aklanmaları, suçları ispatlandığı takdirde müeyyidelendirilmeleri gerekirken bu kişilerin yargılanmalarını engelleyecek mevzuat değişikliklerine başvurulmuştur. Böylece hukuk, kamu gücünü sınırlamanın bir aracı olmaktan uzaklaşarak bu gücü kullananların keyfîliğinin garantisine dönüşmüştür.

    Nihayet Türkiye, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün bastırılması amacıyla uygulanan tedbirler çerçevesinde, hukuk devleti olmaktan büsbütün uzaklaşmış; otoriterizmin bir aracı olan kanun devletine dönüşmüştür. 21 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) hüküm sürdüğü iki yıl boyunca kabul edilen 31 adet olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi (OHAL KHK) ile on binlerce kişi, hiçbir idarî soruşturma ve yargılama yapılmaksızın terör örgütleriyle ilişkili oldukları gerekçesiyle kamu görevinden ihraç edilmiş; unvan ve pasaportları iptal edilmiş; bu kişilerin bir kez daha kamu görevine alınmayacakları hükme bağlanmıştır. Bu KHK’lerin Anayasanın hukuk devletini düzenleyen 2. maddesini, Anayasanın tümüne hâkim olan kuvvetler ayrılığı ilkesini, devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. maddesini, OHAL KHK’lerinin kapsamını düzenleyen mülga 121. maddesinin 2 ve 3. fıkralarını, temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını düzenleyen 15. maddesini, kamu görevlilerinin güvencelerini düzenleyen 129. maddesini ihlâl ettiği açıktır. Öte yandan OHAL KHK’leri, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) olağanüstü hallerde yükümlülükleri askıya almayı düzenleyen 15. maddesini ve bu maddenin atıfta bulunduğu diğer hükümlerini, adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesini, mülkiyet hakkını düzenleyen 1 numaralı Protokolünün 1. maddesini, seyahat hakkını düzenleyen 4 numaralı Protokolünün 2. maddesini, lekesiz yaşama hakkını düzenleyen 8. maddesi gibi çeşitli hükümlerini de ihlâl etmiştir. Böylece OHAL KHK’leri, darbe teşebbüsünü bastırma amacının dışına çıkmış; içerdikleri hukuka aykırı hükümlerle on binlerce kamu görevlisinin ve ailelerinin mağduriyetlerine yol açmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 1991 içtihadından farklı olarak OHAL KHK’lerini hiçbir gerekçeyle denetleyemeyeceğine hükmetmesi, hukuksuz ve keyfî uygulamaların pekişmesini kolaylaştırmıştır.

    Venedik Komisyonu’nun 15 Temmuz sonrasının uygulamalarına ilişkin raporu, OHAL’in keyfî uygulamalarının hukuk devletiyle oluşturduğu çelişkiyi vurgulamaktadır.[1] Komisyon bu raporunda keyfiliğin yasaklanmasının hukuk devleti düşüncesinin önemli unsurlarından biri olduğuna dikkat çekmektedir. Böylece Komisyon, takdir yetkisinin keyfî kullanımının adaletsizliklere, akıl dışı, mantıksız ve zalimane uygulamalara yol açacağından bahisle bunun hukuk devleti düşüncesiyle bağdaşmadığını belirtmektedir. Komisyona göre OHAL KHK’leri, delillendirmeye ilişkin herhangi bir standart ortaya koymamakta ve nihaî değerlendirmenin gerekçeli ve kanıta dayalı olması gerektiği koşulunu da karşılamamaktadır. Nihayet, her bir ihraç işleminin bireyselleşmiş bir gerekçeye dayanmaması, idarenin takdir yetkisini kötüye kullanabileceği anlamına gelmektedir ki bunun, hukuk devletiyle bağdaşması mümkün değildir. Kamu görevlilerinin ihracına yol açan karar süreci, ihraçların bireyselleşmiş bir muhakeme sürecinden yoksunluğuyla sakatlanmış olup bu durum, sözü geçen kararların anlamlı bir yargısal denetime tâbi kılınmalarını imkansızlaştırmaktadır.

    Reklam

    OHAL İklimine Geçiş

    Böylece OHAL’in hüküm sürdüğü iki yıl (21 Temmuz 2016 – 19 Temmuz 2018), Türkiye için hukuk devleti güvencelerinin tamamen ortadan kalktığı ve yönetimde keyfîliğin norm haline geldiği bir dönem olmuştur. OHAL’in baskı ikliminde kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişe ilişkin anayasa değişikliği ise yönetimde keyfîliği kurumsallaştıran, hukuk devleti güvencelerini büsbütün yok eden düzenlemelere yer vermiştir.

    Bu değişiklikle yüz yılı aşkın bir süreden beri uygulanan parlâmenter hükûmet modeli ortadan kaldırılmış; sözüm ona başkanlık sistemine geçilmiştir. Ne var ki bu değişikliğin yarattığı Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, kuvvetlerin sert ayrılığı esasına dayanan ABD tipi başkanlık sisteminden tamamen farklıdır. Dünyada emsâli olmayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’yle halkın seçtiği Cumhurbaşkanı, sadece yürütme gücüne değil aynı zamanda yasama ve yargı alanında çok güçlü yetkilere de sahip kılınmıştır. Bu sistemle Meclis’in yetkileri, büyük ölçüde zayıflatılmış; yargı ise yürütmenin kontrolüne sunulmuştur. Anayasanın 104. maddesinin 17. fıkrasının düzenlediği Cumhurbaşkanlığı kararnameleri (CBK) ise yasamanın by-pass edilmesine ve yönetimde keyfîliğe anayasal dayanak hazırlamıştır.

    Prof. Kemal Gözler’in Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin Uygulamadaki Değeri – Bir Buçuk Yıllık Bir Bilanço başlıklı makalesi, içerdiği somut örnekler ve sayısal verilerle devlet yönetimindeki keyfîliğin hangi ölçülere ulaştığını göstermektedir. Gözler’e göre,

    “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi yürürlüğe girdiği 9 Temmuz 2018 tarihinden bu yana (26 Aralık 2019) toplam 55 adet Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmıştır. Bu 55 Cumhurbaşkanı kararnamesinden 31’i diğer Cumhurbaşkanı kararnamelerinde değişiklik yapılması hakkında Cumhurbaşkanı kararnameleridir. Yani Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde bir buçuk yılda gerçekte 24 adet Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmış, çıkarılan bu 24 kararnamede değişiklik yapmak için ise 31 adet Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılmıştır! (…) Yani Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi yapmaktan çok, kendi yaptığı şeyleri değiştirmek ve düzeltmekle zaman harcamıştır.”[2]

    Yazının devamı ve dipnotlar için