Ölüm hangi boşluğu doldurur?

    0

    ‘Doğada insandan başka her şey yanındaki için yaşar.’ Ağaç meyvesini yiyemez değil mi? Nehir suyunu içemez.
 Yanımızdaki için yaşamaktan vazgeçtiğimiz anda bütünlüğü bozarız. Yani yanındaki için yoksan yoksun aslında…

    Artık yalnızca sese sığınıyoruz
    Işıklı geceye.
    Kime gideceğiz,
    Hangi sözle anlatacağız acıyı,
    Hangi dilde bağışlanmayı dileyeceğiz?
    Bize saf bir başlangıç gerekli
    Kelimelerin gün doğumunda
    Ruha bağlandığı bir başlangıç.
    Bize bir yuvanın şefkati gerekli,
    Kıyısından geçerken bacası tüten bir ev ki
    Affetmenin toprağında
    Sığınılacak bir yurt zannedip
    Susalım
    Susalım…‘*

    Çepersiz, küçük bir virüs evlerimize dönmek zorunda bıraktı bizi. Ne dönüş ama!

    Bu kadar zayıf ve çaresiz olduğumuzu uzun zamandır hiçbir güç hissettirmemişti bize.

    Şimdi karşımıza hakikatli terbiyecimiz ölüm dikilmiş; son 300 yılda kurup büyüttüğünüz sistemi kilitliyorum diyor.

    Düşünmek için hepimizin çok vakti var. Hayattan biriktirdiklerimizin ne kadarı bundan sonra hayatta kalmamıza ve daha da önemlisi insan kalmamıza yeterli olacak?

    Virüs hiçbirimize kaçacak yer bırakmayarak, evinizle aranıza koyduğunuz mesafe kendinizle aranıza koyduğunuz mesafedir diyor adeta.

    Bu imajlar çağında her yere giderken, kendimize bir türlü uğramayışımızın boşluğunu gösteriyor. Aborjin hikâyesindeki gibi tıpkı, evet çok hızlı gittik ve ruhlarımız geride kaldı.

    Elbette dönüp bakacağımız yer yine o kadim bilgi. Nerde yanlış yaptık, kalbimizle düşüneceğiz bu defa. Kalbimizle anlamaya çalışacağız.

    Reklam

    Salgın, uzaklaştığımız değerlere dönüp bakmamız için bir şans belki de. Çünkü bundan sonra ne yapacaksak o değerlerle yapacağız. Çöküşün önündeki tek engel o gerçek bakış çünkü. Eski hızımızla gitseydik, hayatta kalsak da ruhları geride kalmış yaşayan ölüler hâline gelmeyecek miydik?

    Virüsün bize yaşattığı tam da budur, kavuşulacak, hırslarımızı harekete geçirecek hiçbir şeyin kalmadığı bir duruma kilitledi bizi. Sahip olunacak hiçbir şey bırakmadan, ‘elinizde ne varsa o’sunuz’ diyerek.

    Bundan böyle elinizde kalanla ya kendinizi kandırmaya devam edecek yahut bir ‘gerçeklik’ geliştirip içinizdeki ölümcül hırsı, yetinmeme duygusunu yok edeceksiniz diyor. Şimdi sığındığımız dört duvar arasında her ne isek o olarak yaşamayı öğreniyoruz. Darmadağın zihinlerimizi zorlayıp ‘sahih ve asıl’ olanı anlamaya çabalıyoruz.

    Bu muhasebeyi ömrünce yapmamış en muktedirler bile aslolanın madde ve erk değil ‘başka değerler’ olduğunu terennüm ettiğine göre.

    Doğa küçücük bir virüsle son üç asırda kurulan sistemi durdurarak, yarattığınız her şey ‘çöp’ diyor. Kurduğunuz saltanatlar dahil! (Bu bir metafor da değil üstelik, Prens Charles bile yakalandığına göre).

    Gerçeğin yanında doğru bir hiçtir!

    Virüsün gücü belirgin olmayışında, ele avuca sığmayışında, hava gibi her yere yayılışında.

    Dünyanın bildiği, geliştirdiği kontrolü ve gücü alt etmesi bundan.

    ‘Form’ değil ‘öz’ diyen bir hakikat sınavındayız sanki.

    Reklam

    Yüzümüze tutulan bu hakikat aynasında her şey o kadar çıplak ki. Mazeretsiz kalmış insanoğlunun sığınacağı doğrular da yok artık.

    Çünkü gerçeğin yanında doğru bir hiçtir!

    Ateşin, aşın, aşkın yalınlığından kaçmış insanın inşa ettiği bağımlılık zirveleri tarumar olurken nereye tutunacağımızı bilemez hâlde, olanları izliyoruz.

    Ama bir yandan da, belki de hâlâ umut var diyoruz; öz’e, an’a uzak kalmış olmanın hüznünü en sahte olanlar bile hissettiğine göre şu günlerde.

    Corona salgınının Kuzey Avrupa’ya yayıldığı ilk günlerde Londra’daydım. İngilizce’de yayımlanan kitabımın tanıtımı için planlanan programlar salgın sebebiyle iptal edilince apar topar dönmek zorunda kaldım. İngiltere uçuşlarının yasaklanmasından 2 gün önce İstanbul’a dönecek olan uçağın beklediği boş havaalanını; maskeli insanların yarattığı bilim kurgu atmosferini, varoluş zeminini yitirmiş yeryüzünün son yolcuları duygusuyla peronlarına giden insanların ruh hâllerini, korkularını izleyerek geçtim. Salgın kaygısıyla uçaktaki herkes gibi koltuğuma gömülmüş kitap okumaya çalışırken, insan beyninin çaresiz kaldığında, ölüm korkusuyla kendini nasıl da şifalandırabildiğini gördüm. Öyle ki, 3,5 saat süren yolculuk boyunca uçakta tek bir öksürük sesi duymadım keza tek bir hapşırık da.

    Ve bir kez daha gördüm ki insanı ölüm dışında terbiye edebilen hiçbir güç yok.

    Yazının devamı için