Salgının öğrettikleri ve gelecek

    0

    COVID-19, ders almak isteyenler için çok şey öğretti, önemli gerçekleri faş etti. Sosyal bilimciler şimdi geleceği öngörmeye çalışıyor.


    Önce etimolojiden başlayalım: Virüs’ün jenerik adı Corona. Halen dünyanın boğuştuğu son modelin adı COVID-19. Sözcüğün köken anlamı önemli, bize bazı ipuçları veriyor.

    Coron latince taç demek, İngilizcesi crown, Fransızcası couronne. Kralların kafasına taktığı, iktidarı temsil eden, kıymetli taş ve metalden yapılmış bilezik. Corona, taçlı anlamında.

    Dünyada hükümetlerin çoğu virüsle uğraşıyor.

    Trump, Bolsonaro, Erdoğan, Lukaşenko, Orban ve Türkmenbaşı ise coron’u yani tacını, tahtını korumak için çabalıyor.

    Corona/Virus’de böyle bir iş bölümü var.

    Dört Yeni Alan. 3 ayı aşkın bir süredir mücadele ettiğimiz salgın bize en az dört konuda çok şey öğretti:

    1)Dinle bilim arasındaki ilişki

    Bu iki kavram/olgu/mecra iki ayrı, bağımsız, özerk alan. Birbirlerinin yerine geçme ihtimali yok. İkisinin tanım, konum, işlev ve amacı çok farklı. Bilgiyle inanç gibi. İnancınız çok güçlü ve yoğun olsa da mesela bir matematik problemini inançla çözemezsiniz. Bilgi lazım problemi çözmek için.

    Reklam

    2)Bilimle siyaset arasındaki hiyerarşi

    Burada da yine iki ayrı kavram/olgu/mecra söz konusu. Bilim, somut/nesnel, rasyonel, doğruluğu deneyle kanıtlanmış bilgi, yöntem ve yaklaşımların toplamı. Siyaset ise soyut/öznel, doğruluğu her zaman kanıtlanamayan bir mekanizma. İkisinin arasındaki hiyerarşide, bilimin önceliği olmazsa, siyaset çöker. Taçperver takımı, bilim kurum ve insanlarını kaale almayarak siyaset yaptığı için hasta ve ölü sayısını azaltamıyor.

    3) Sınıfların varlığı

    Salgın en zengin Batı ülkelerinde bile, sınıf gerçeğini, yoksulla zengin arasındaki eşitsizliği kabak gibi ortaya çıkardı. Dünyada da yoksul ülkelerle zengin ülkeler arasındaki fark da iyice gözle görülür hale geldi.

    4) Hükümetlere güven azaldı

    Nihayet nispeten yeni bir gelişme. Birkaç istisna dışında, ülkelerin çoğunda halkların, yurttaşların hükümetlere, resmi makamlara, resmi verilere güveni olmadığı anlaşıldı. Nedeni gayet açık: Hükümetler şeffaf değil, becerikli değil, kamu sağlığını en önemli öncelik olarak kabul etmiyor.

    Dün, Bugün ve Yarın. Global medyada son 3 haftada izleyebildiğim yorum, değerlendirme, analizleri iki kümede toplamak mümkün:

    1. Mevcut durumu ve yakın geçmişi teorize eden yazılar. Yani bugünkü salgının siyasi, ideolojik, ekonomik, toplumsal, kültürel nedenlerini, kökenlerini araştıran makaleler. Bu yazıların büyük çoğunluğu kapitalizmin, kâr hırsının, paranın, rekabetin olumsuz sonuçlarını teşhir ediyor.
    2. İkinci grup yazılar ise salgın sona erdikten sonra yakın ve orta vadeli geleceği öngörmeye çalışıyor. Olasılıklara göre projeksiyonlar yapıp, siyasi, ideolojik, ekonomik, toplumsal parametrelerin nasıl değişebileceğini, bizim günlük hayatımızın nasıl dönüşebileceğini araştırıyor.

    Ciddi tahmin yapmak çok zor. Uzun vade için tahmin yapmak için henüz erken. Yeteri kadar veri yok, grafiklerde, gidişatı gösteren eğriler tahlil yapabilecek kadar uzun değil.

    Reklam

    “ABD battı”, “Avrupa dağıldı”, “Çin artık 1 numara”, “Rusya güçlendi” gibi görüşler çok spekülatif. Yönetimlerin salgın boyunca uyguladıkları politikaları biliyoruz ama bu politikaların kesin sonuçlarının hepsi henüz somutlaşmadı, su yüzüne çıkmadı. Yönetimlerin, hükümetlerin (Ayakta kalabilirse tabi) özellikle salgın sonrası nasıl önlemler alacağına bakmak lazım.

    Amerikan medyasında daha az var bu tür siyasi ideolojik projeksiyonlar. Guardian ama özellikle Libération ve bir ölçüde Le Monde’da geleceğe ilişkin siyasi, ideolojik tahliller daha çok. Amerikalılar pragmatik ve kendi durumlarının vahameti gereği ağırlığı bugüne verdikleri için şimdilik uzun vadeli felsefi, ideolojik, siyasi konulara çok fazla gir(e)miyor. Ama, bir kere herkes kapitalizmin, neo-liberal sistemin ağır bir darbe aldığını kabul ediyor, itiraf ediyor. Ne var ki kapitalizmin kendini yenileme yeteneği ve neo-liberalizme karşı hazırlıklı, planı programı olan, sağlam bir sol alternatifin henüz var olmaması nedeniyle salgından sonra yumuşak bir kapitalizmin, özelleştirmelerde dayak yemiş bir kapitalizmin yeniden dirilebileceğini öngörüyor bazı ideologlar.

    Kapitalizmin kendini yenileme yeteneği, demiştim. Bu noktayı biraz açayım: Sistemlerin bizatihi kendilerinin herhangi bir yeteneği yoktur. Yetenek, o sistemi kuran ve yöneten insan(lar)ın özelliğidir. Yani bir insan ya da bir grup insan, yetenekli ve yaratıcı ise ve bu yaratıcılığını kapitalizmin/sistemin ihtiyaçlarına göre tasarlayıp, sistemin hizmetine sunuyorsa, o zaman kapitalizm yaratıcı/yenilikçi oluyor. Burada hemen iki örnek:

    Irak’ta bir mühendis, bir solunum cihazına adaptörler ve yan tüpler ekleyerek, bir cihazdan 4 hastanın yararlanmasını sağlayan bir düzenek yaratmış. Çünkü birçok ülkede olduğu gibi Irak’ta da solunum cihazı hasta sayısına oranla yetersiz. Ayrıntısını bilmiyorum ama, 4 hastanın birbirlerine virüs bulaştırma ihtimalini de düşünerek kurmuş bu kolektif mekanizmayı.

    İkinci örnek, Türkiye’den. Bir din esnafı Korona Virüs Muskası icat etmiş. İnternette satılıyor. Bu da bir yaratıcılık örneği. İkisinin arasında tabi ki bazı işlevsel, amaçsal farklar var. (Bkz. Dinle bilim arasındaki ilişkiler)

    Salgın sonrasında, bugünkünden daha insani, doğaya çevreye saygılı, bireyci değil kolektivist, rekabetçi değil dayanışmacı, toplumsal/ekonomik eşitsizliklerin üzerine giden bir rejimin doğmasını öngören, talep eden sosyolog, siyasal bilimci, fütürologlar da az değil.

    Her biri ayrı ayrı tartışılmalı. Şimdi de son bir hafta on gün içinde her iki gruba giren makalelerin başlıkları ve yayınladığı gazeteleri aktarayım:

    Yazının devamı için