Yüzyılın Anlaşması bölgenin içinde bulunduğu durumun sonucudur

    0

    ABD Başkanı Donald Trump tarafından açıklanan “Yüzyılın Anlaşması” hakkında çok şey söylenebilir. Bu anlaşmanın İsrail yanlısı olduğu, Filistin-İsrail çatışmasını çözmek adına uluslararası kuralları ihlal ettiği, Trump’ı ikinci döneminde Beyaz Saray’a ve Binyamin Netanyahu’yu da yeniden başbakanlığa taşımak için bir seçim yatırımı olduğu sıklıkla söylendi. Ancak bu ‘anlaşma’ da herhangi bir siyasi veya ticari anlaşma gibi gerçekleştiği koşullardan bağımsız değerlendirilemez.

    İtiraf etmeli ki söz konusu ‘anlaşma’  İsrail ile Filistinliler ve Araplar arasında var olan güç dengesini yansıtmaktadır. Aynı zamanda Arapların gündemini ve Filistin meselesinin bu gündemde nasıl ve ne kadar yer aldığını da göstermektedir. Daha da önemlisi bunu bir anlaşma olarak öne sürenlerin, Filistin tarafının ve onu destekleyen Arap kesiminin direniş ve meydan okumaktaki acziyetlerinin tamamen farkında olmasıdır.  Sonuç itibariyle eğer bölgenin koşulları Arap ülkelerinin çıkarları ve öncelikleri daha farklı olsaydı böyle bir ‘anlaşmayı’ duyurmak mümkün olmayabilirdi.

    Filistinlilerin durumuyla, yani davanın birincil halkıyla başlayalım.

    Fetih ve Hamas hareketleri, aralarındaki derin ihtilafları bir süreliğine unutmak için böylesi bir anlaşmaya ihtiyaç duyuyordu. İsmail Haniye’nin iki Filistin ekolü arasındaki 12 yıllık çatışmanın ardından Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile temas kurmak için böylesi bir fırsata ihtiyacı vardı. Fetih ve Hamas arasındaki bu ihtilafı sonlandırmak ve bir uzlaşı sağlamak için tüm Arap çabaları başarısız olmuş, Gazze ve Batı Şeria iki farklı tüzel kişiliğe dönüşmüştü. İronik olan ise sadece Trump’un planının Fetih ve Hamas arasındaki uzlaşıyı sağlayabilecek olmasıdır. Hem siyasi olarak böyledir ki ‘uzlaşı’ yeniden gündeme gelmiştir hem de coğrafi olarak böyledir ki Gazze Şeridi ile Batı Şeria arasında bir köprü yapılması önerilmiştir.



    Doğrusu Filistin Yönetimi, Trump’ın projesiyle yüzleşmede proje henüz ilan edilmeden önce başarısız olmuştu. Şöyle ki tüm Filistinli liderler, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması ve İsrail’in başkenti olarak tanınmasından dolayı oluşan haklı öfkeleri sebebiyle ABD yönetimi ile herhangi bir temas kurma imkânını dışladılar. Diğer yandan Arap ülkeleri ile birleşik bir tutum takınmak kapsamında temas kurmak için de gerekli çabayı gösteremediler. Aynı şekilde, Netanyahu karşıtlarıyla da iletişim kurmadılar. Sonuçta İsrail’de de muhalefet var. Oyları ve güçleri söz konusu. Keza ABD’deki Yahudi liderlerle J Street gibi Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi’ne (AIPAC) karşı çıkan lobicilerle de iletişim halinde olabilirlerdi. Filistinlilerin içinde bulunduğu zorlu mücadelede İsrail içindeki ve dünyadaki Yahudi topluluklarındaki aykırı güçler ve kişiliklerle güçlü ilişkiler kurması son derece önemlidir. Nitekim uluslararası alanda Filistin meselesinin BM tarafından onaylanan ilkeler ışığında ‘iki devletli çözümü’ destekleyen Yahudiler de var.

    Ancak şunu da ifade etmeli ki Filistinlilerle barışı savunan İsrail içindeki güçler, yükselen sağ ve dolayısıyla Trump’ın projesi karşısında zayıf bir konumdadır. Her ne kadar bazı Filistinli örgütlerin geçmişteki ‘canlı bomba’ eylemlerinden vazgeçmiş olması ‘barış yanlılarını’ desteklemiş olsa da hâlihazırda siyasete egemen olanlar ‘dayatmacı’ sağ güçlerdir.

    Filistin siyasetinin durumunu betimledikten sonra Arap dünyasındaki eğilimi inceleyebiliriz.

    Trump’ın planını açıkladığı günlerde Arap dünyasının çıkar haritası ve öncelikleri nelerdir? Kabul etmek gerekir ki Filistin davası Arapların öncelikleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Örneğin Filistin’e komşu ve bu plandan doğrudan etkilenecek ülkelerin durumunu ele alalım. Lübnan bağımsızlığı kazanmasından bu yana en kötü günlerini geçirmekte, halk yoksul, devlet iflas etmiş durumda ve iç siyasette kargaşa hakim. Yöneticiler kendilerinin neden olduğu çıkmazdan kurtulmak için dış güçlere bel bağlamış durumda. Gençlerin gözü ise yurt dışına kaçıp kurtulmakta. Her ne kadar söz konusu plandan en çok etkilenecek ülkelerden biri olsa da (zira yeni bir Filistinli göçü ya da mevcut Filistinlilerin topraklarına dönemeyecek olması mevzu bahis) şimdilik bu sorunla ilgilenebilecek enerjisi bulunmamakta. Malum olduğu üzere Lübnan Trump’ın planına karşı çıkmıştı. Bazıları birikmiş borçlar ve ekonomik kriz dolayısıyla Lübnan’a sağlanacak mali desteğin bu tutumu değiştireceğini varsayıyor.

    Kuzeye gidersek, burada ‘Araplığın atardamarı’ Suriye bulunuyor. Dokuz yıllık savaşın ardından parçalanmaya yüz tutmuş uçurumun kenarında bir ülke… Bu iç savaşta Arap-İsrail savaşlarındakinden daha fazla kişi öldü. Sözde bir yönetimi var, gerçek yönetim ise Tahran ve Moskova arasında paylaşılmış görünüyor. ‘Yüzyılın Anlaşması’ açıklandığı gün Maarrat en-Numan halkı eşyalarını toplamış kaçıyordu. Böylelikle diğer Suriyeliler gibi göçmen kafilelerine katılıyorlardı…

    Hal böyle iken Filistin meselesinin Suriye halkının öncelikleri arasında olup olmadığını anlamak zor olmasa gerek.

    Irak’a gelirsek… Şimdilerde, bir zamanlar Kuveyt’i işgal etme yolunda Filistin bayrağını yükselten Saddam Hüseyin’in yönettiği Irak’tan daha iyi durumda değil. Saddam devrildi ve yerini İran aldı. Irak halkı bugünlerde İran’dan kurtulmaya çalışıyor. Gençler yönetime ortak olmak için sürekli eylemlerde, hükümet başkanının Tahran’dan bağımsız seçilmesi için amansız bir mücadele yürütmekle meşguller.

    İran’ın Irak’taki rolü hakkında konuşmuşken İran rejiminin 1979’daki devrimden bu yana ortaya koyduğu sloganlar ve devrimin ihracı için gösterdiği çabayı da kısaca değerlendirmeliyiz. İran yönetimi ve halkı Filistin davasının baş destekçilerindendir. Ancak devrim ihracı ve yayılmacı politikaları nedeniyle Filistinli örgütlere desteklerinin yanı sıra Arap kamuoyu nazarında ciddi zararları da olmuştur.

    Öyleyse ‘Yüzyılın Anlaşması’ bölge ülkelerindeki baskın koşullardan yararlandı. Bu ülkelerdeki kaos ortamı bu projenin başarılı olacağı anlamına mı geliyor? Bilindiği üzere söz konusu projenin dayandığı ana kural sorunlu meselelerin görmezden gelinmesidir. Başkan Trump, ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımakla Kudüs meselesinin hallolduğunu varsayıyor. Aynı şekilde mülteciler ve illegal yerleşim yerleri meselesini de çözdüğünü düşünüyor. Projenin ana düşüncesi, geçmişteki netameli konuları eşelemenin yersizliği üzerine kurulu. Çünkü projeyi hazırlayanlara göre tarih şimdi başlıyor.

    Clinton ve George W. Bush yönetiminin Ortadoğu danışmanı Aaron David Miller, ‘Yüzyılın Anlaşması’nın başmühendisi, Trump’ın danışmanı ve damadı Jared Kushner’in Filistin meselesinin tartışıldığı bir ortamda “Benimle tarih hakkında konuşmayın, onlar geçmişte kaldı. Biz bölgeyi geleceğe hazırlıyoruz” dediğini aktarıyor.

    Geçmişte Golda Meir, “Filistin halkı diye bir şey yok” diyerek Filistinlilere karşı uzlaşmazlığı savunuyordu. Bununla birlikte Filistinliler varlıklarını ve haklarını dayatma yeteneğini gösterebildi. Şimdilerde bölgenin önceliklerinin farklı olduğu savunulsa da Trump’ın projesinin esas taraflardan birini yok sayıyor olması, ‘tarihi fırsat’ olarak değerlendirdikleri projenin başarısız olmasına kefil olabilir.

    Bu yazı Suud gazetesi Şark’ul Avsat’ta yayımlandı; yazarı Lübnanlıdır