- İran’dan sonra sıra Türkiye’de mi?/ Nach dem Iran, Türkei? - 13 Ocak 2026
- Bu Üç Adam İlginç/ Diese drei Männer - 10 Ocak 2026
- Trump’a ve ABD’ye Karşı Çıkalım Ama…/ Trump und die USA protestieren - 6 Ocak 2026
Kral çıplak demek çok zordur. Çünkü yetişkinlerin dünyasının yalansı oyunları kesin bir doğruluk gibi her yeri kaplamıştır.
Kralın çıplak olduğunu dile getiren çocuğun, büyüklerin kendi aralarındaki yalan olan akıl oyunundan haberi yoktu ve bir anda ‘Kral çıplak’ diye haykırınca, kralın çıplak olduğu insanların yüzlerine bir şamar gibi vurmuştu.
Bugün de aynı tarzda bir oyun yıllardır devam ediyor.
Çocukluğumdan beri duyduğum bir cümle sürekli zihnimde dolaşırdı:
‘Ne olacak bu müslümanların hali’.
Öyle ki üniversite yıllarımda bu muhabbetin geyiğe dönüşmesi beni çok rahatsız etmesi yüzünden, İzmir’de farklı bir dünya ile tanışma fırsatını buldum.
Aslında çok da iyi oldu. Onların da diğer kesim gibi, ağladığı, güldüğü, üzüldüğü, insani değerlerinin olduğu, İzmir’in öteki yüzü.
Ateist olduğunu çekinmeden söyleyen, kimi zaman alkol alan, kimi zaman herşeyi ve her inancı sorgulayan, örtülü olarak gezenlerin neden örtündüğünü anlamaya çalışan, yani hayatı olduğu gibi yaşayan farklı bir kesimdi. Din ve dinle ilgili konuları okumaktan çekinmeyen, ama kaynaklarından okuyan insanlar.
Orta bir noktada iki kesimi de gözlemlemeye çalıştım.
Bir tarafta en alt tabakadan en üstüne, İslam devletini, İslam kelamını, hukukunu en ilmi yönde araştıran tabakaya kadar İslami kesim…
Diğer tarafta, hayatını yaşamak isteyen, arada alkolünü de içen, dürüstlüğün de önemli olduğuna inanan ama eğlenmek de isteyen, sol fikirlerin benimsendiği ama yerine göre ilmi krıtiklerin de olduğu sorgulamacı, irdeleyici dinden uzak kesim…
Ve bugüne baktığımda diyorum ki: ‘Kişisel içtihat sitemine dayalı İslam anlayışı aslında 90’lı yıllarda oturması gereken bir anlayış ve yaşam tarzı olmalıydı’.
Bunu müslümanlar başaramadıkları için günümüzde bu sıkıntıları yaşıyoruz.
İktidar-FETÖ kavgasını yaşadık ve hala da birçok mağduriyetlerle yaşanmaya devam ediyor.
Orta Doğu’da müslümanların birbirleriyle savaşını yaşadık, yaşıyoruz.
Neden müslümanların başarması gerekiyordu?
Çünkü müslümanlar en son gelen, ekmel olan, tamamlayıcı ve değişmeyecek İslam dinine sahip oldukları için…
Özal’lı yıllardan sonra değişen ve gelişen Türkiye’de inançlı ve müslüman insanlar da eğitim, maddi imkan açısından ilerleme kaydettiler.
90’lı yıllar ve sonrasında hızla ilerleyen dünyada bu gelişim daha da artış gösterdi. Adil Düzen fikri ile söylemini topluma duyuran Erbakan ve hareketi de hepinizin bildiği gibi bugünkü yönetici kadroları oluşturdu.
Ve bugün Türkiye’de ve dünyada bir tıkanıklık yaşıyoruz.
Nedir bu sorun?
İslam’ın günlük hayata ve her an değişen hayata uymaması sorunu.
Bunu ifade edince kesinlikle bir çoğunuzda şu fikir ve savunma mekanizması oluşmaktadır:
‘İslam çağlar üstüdür.
İslam, günlük hayata uymaz, hayat İslam’a uyar.
İslami bir hayat olmadığı için bu sorunlar var…’ ve diğerleri…
Oysa..
Hiç bir müslümanın İslam’ı savunmaya geçmesine gerek yoktur.
İslam kendisini savunacak güçte ve selahiyettedir.
Son 300 yıldır yaşanan ve günümüzde en dip noktasını bulan bu gerileme, eğer çözüm bulunamazsa daha da ileri gidecek ve hatta üçüncü dünya savaşının çıkmasına sebep olacaktır.
Arap ülkelerindeki cunta yönetimleri, insanların ehli keyifliği ve hayatı algılamadaki çarpıklıklar yüzünden burada ele almak istemiyorum.
Ancak ülkemizde sorumlu tutulması gereken, yanlış yapmış olan üç kurum vardır:
Birincisi; İlahiyat Fakülteleri.
İlahiyat Fakülteleri açılmaya başladıkları 80’li yıllardan itibaren geldikleri konumun büyüsüne kapılıp, topluma alternatif modeller sunamadılar.
Modern hayatta İslam’ın yaşanması üzerine projelerden ziyade gruplaşmalarla bölüm kapma mücadeleleriyle vakitlerini geçirdiler.
Akımlar ve fraksiyonlara ayrılma, dinin yaşanan hayatta nasıl olması gerektiği, bölgelere göre İslam anlayışları gibi konuların çok önündeydi.
İkincisi Diyanet Teşkilatı.
Varlığı çok tartışılan Diyanet Teşkilatı da bu gruplaşma ve ayrışmadan nasibini almıştı. Kurulan birimler, çıkarılan eserler hep soru sorulan konumun psikolojisi ile yapıldı. Burada da yanlış olan ‘İslam’da ruhbanlık yoktur’ diye diye aslında ruhbanlık yapılmasıydı.
Üçüncüsü Siyaset Kurumu.
Adil Düzen fikri ile yola çıkanlar. Bu söylemi kelimenin tam manasıyla kullanmış oldular. Fikir üreticisi konumundaki S. Karagülle, ‘dünyaya duyuruldu, çok iyi oldu’ gibi olumlu bir söylem ifade etse de; ne yazık ki bunların hepsi sözlerde kaldı ve topluma, insanımıza yayılma çalışmaları yapılamadı.
Faizsiz sitem fikrinin, adaletli hukuk sisteminin, çok hukuklu çok kültürlü yapının çalışmaları toplumun bütün kesimlerine yayılma imkanı bulamadı, ya da bunun önüne geçildi.
Neydi aslında bu çatı fikir sisteminin topluma yayılması gereken din düşüncesi fikri:
Kişisel içtihada dayalı dini anlayış sistemi.
Bunun olmamasında en önemli etkenler, yukarıda ifade ettiğimiz üç kurumun tepeden bakar tavırları, hayattan uzak olmaları, kendi dünyalarında kapanıp kalmış olmalarıydı.
İşte bu yüzden bu durumu, cemaatler, dini gruplar, tarikatler, İslami bilimlerden uzak şekilde doldurdular.
Her geçen gün İslam’ın bünyesine ters, ruhban sınıfının oluştuğu, kişisel düşüncenin ve kararların yok sayıldığı, menkibelerle dinin anlaşıldığı, görünüşte islamMIŞ gibi sunulan, yukarıdan inme emirlerle donatılmış, korku imparatorluğunun tesis edildiği, kıyafetsel, yöresel, arapsal, teslimiyetçi ve sorgulamasız İslam anlayışı ülkemize hakim oldu.
Neticesinde kullanılıp sonra çöpe atılan dini yapı, içinde yazık olan bir sürü hayatlar, mağdur olanlar, tarikat adıyla sunulan mistik dünya, insanlar adına karar veren hocalar, imamlar, efendilerle dolu bir müslüman toplumu oluştu.
İşte bu noktada kurtuluş için ya Reform olmak zorunda, yada Kişisel içtihat…
İslam’ın bünyesinde Reform yoktur, haklısınız.
Hangi İslam’ın bünyesi?
Her yenilikte çözüm arayan, her yeni güne söyleyecek sözü olan, dinamik İslam hukukunun olduğu İslam’da reform olamaz, gerek de yoktur.
Ama hiç kusura bakmayın.
Bin yıl önceki fetvalarla, kişisel içtihadın olmadığı, statükocu ve taşlaşmış dini anlayışta reform olmak zorundadır.
Ha yok reform ters kelime ise, buyurun Kişisel İçtihad sistemini oluşturmaya…
Bir örnekçikle ışık tutmak yerinde olur kanaatindeyim:
Eskiden beri kadınların kaş aldırmaları konuşulurdu. Ya da dövme konusu.
Şimdi bakıyoruz da, milyonlar kaş alıyor, ama dövme hala çok günah.
Anlamadığım ikisi de aynı hadiste yasaklanmıştı. Ne oldu da kaş almaya izin çıktı da, dövme hala izin sırasında?
Sevgiyle Kalın.












