Sistemi her değişen iktidarla ve bakanla değiştirdiğiniz sürece eğitimde sorunlar çözülmeyecektir..

1

Ocakmedya’ya konuşan DEVA Partisi Eğitim Politikaları Başkanı Zehra Zeynep Dereli, koronavirüs döneminde öğretmenin, öğrencinin ve velilerin sağlığını gözetmek suretiyle eğitimin planlanması gerektiğini söyledi. Okulların açılmasının da temel hedef olması gerektiğini belirten Dereli, “Bunun için de kademe kademe ve bölge bölge bir planlama yapılması en doğrusu olacaktır. Halihazırda vaka sayıları yüksek. Bu vaka sayılarıyla okulları açacağız demek başta velileri endişelendirir.” dedi.

Her gelen iktidarın, hatta her gelen bakanın kendine göre bir sistem kurguladığına dikkat çeken Dereli, “Oysa bir ülkenin eğitim sistemi kişilerden ve iktidarlardan bağımsız, siyaset üstü, ideolojilerden bağımsız bir konudur. Toplumun beklentileri doğrultusunda ve ortak bir mutabakatla sistemi tesis etmediğiniz, bu sistemi de her değişen iktidarla ve bakanla değiştirdiğiniz sürece eğitimde sorunlar çözülmeyecektir.” diye konuştu.

Liselere geçişte sadece son 20 yılda 5 ayrı sistemin uygulandığını anlatan Dereli, girişimci ruhunu besleyen bir eğitimle yeni nesil insanı yetiştirmeyi hedeflemek gerektiğini söyledi. Dereli, “Her ilde bir üniversite vaadi eğitime erişimde fırsat eşitliğini sağlayacak gibi görünse de işsiz üniversite mezunu sayısını artırmaktan öteye geçemiyor.” dedi.

Zehra Zeynep Dereli Kimdir?

Dijital çağın ihtiyaçlarına uygun bir eğitim ve öğretim modeli geliştirmek amacıyla Türkiye’nin odağı insan olan ilk teknoloji koleji, Tink’i (Teknoloji ve İnsan Kolejleri) kuran Zeynep Dereli, bir eğitim girişimcisidir. Türkiye’ye özgün bir eğitim modelini ortaya koyduğu Dijital Yerliler kitabı Ekim 2019’da yayınlandı.

Kariyerinin başlarında İstanbul’daki Dundas&Ünlü Menkul Kıymetler’de Birleşme ve Satın Alma bölümünde çalıştıktan sonra Londra’da Shell Trading and Shipping firmasında Risk Analizi, Araştırma ve Mevzuat Uyum takımlarında yer aldı. Türkiye’ye döndükten sonra Shell Türkiye’de Finansal Analizci ve Tedarik Analizcisi olarak çalıştı.

Kariyerinin ikinci bölümüne ise ülkemiz ekonomisinin kalkınmasına destek veren değişik kuruluşlarda görevler üstlenerek devam etti. Bunlardan ilki Atlantik Konseyi Karadeniz Enerji ve Ekonomik Forumu’nun direktörlüğüdür. Daha sonra düşünce kuruluşlarından Türk Politika Forumu’nun Genel Koordinatörlüğü’nü yürüttü.

Ayrıca bir dönem SKY Türk ve CNBC-E kanallarında siyaset gündemine ilişkin haftalık “Liderler ve Kararlar” programını hazırlayıp sundu. Tüm bunların yanı sıra APCO Türkiye’nin kuruculuğunu ve CEO’luğunu üstlendi. Londra Üniversitesi SOAS’de Kalkınma Ekonomileri alanında yüksek lisans ve Princeton Üniversitesi’nde iktisat alanında lisans yaptı. Orta Doğu Araştırmaları sertifikası da aldı.

Zeynep Dereli’nin katıldığı sivil toplum kuruluşları arasında ise yönetim kurulunda olduğu TÜBİSAD, İTÜ BMT-KAUM ve WTech Danışma Kurulu ile kurucularından olduğu Endeavour bulunuyor.

Yazarımız Emrullah Bayrak, Türk eğitim sisteminde yaşanan sorunları Ocakmedya okurları için Demokrasi ve Atılım Partisi Eğitim Politikaları Başkanı Zehra Zeynep Dereli ile konuştu. Dereli’nin sorulara verdiği cevaplar şöyle:

Vaka sayıları yüksek; bu vaka sayılarıyla okulları açacağız demek başta velileri endişelendirir

Emrullah Bayrak (EB): Koronavirüs sebebiyle okulların açılıp açılmayacağı tartışma konusu. Açılsın diyen de var uzaktan eğitimle devam edilsin diyen de. Veliler de öğrenciler de kaygılı. Şu an uzaktan telafi eğitimi başladı. Sizce salgın sürecinde eğitim alanında ne yapılmalı, okullar açılmalı mı?

Zehra Zeynep Dereli (ZZD): Salgın sürecinin iyi yönetilmesi elbette ki her konuda olduğu gibi eğitim alanında da çok önemli. Burada en temel öncelik sağlık. Elbette gönül ister ki okullarımız bir an evvel açılabilsin, öğrencilerimiz arkadaşlarına, öğretmenlerimiz öğrencilerine kavuşsun. Çünkü okul çocuklarımız için sadece eğitimi ifade etmiyor. Sosyalleşmeyi, paylaşmayı, aktivitede bulunmayı da okula gitmek sağlıyor.

Ama bir de salgın gerçeği var. Öğretmenin, öğrencinin ve velilerin sağlığını gözetmek suretiyle eğitimin planlanması esas alınmalı. Elbette okulların açılması da temel hedef olmalı. Bunun için de kademe kademe ve bölge bölge bir planlama yapılması en doğrusu olacaktır. Halihazırda vaka sayıları yüksek. Bu vaka sayılarıyla okulları açacağız demek başta velileri endişelendirir. Çünkü insanın evladı her şeyden ve herkesten önde gelir ve değerlidir. Bugün birçok aile okullar açılsa da çocuğumu göndermem diyor. Bu endişe çok haklı bir endişe. Öğretmenlerimiz de süreçte çok büyük özverilerle çalıştılar. Şimdi de görevlerini büyük bir özveri ile yerine getiriyorlar. Ama elbette onlar da sağlıkla ilgili endişe taşıyorlar. Çünkü onların da aileleri var ve evlatları var.

Biz bu süreçle ilgili önerilerimizi kapsamlı bir şekilde hazırladık ve kamuoyuyla paylaştık. Okulların açılması ile ilgili alternatif planlamalar üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyoruz. Öncelikle biz salgının seyrine göre bir planlama yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Her ilde her bölgede vaka sayısı başka, bulaş durumu farklı. O yüzden ülke çapında bir karar alınmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Öncelik bölgelere göre planlama yapmak olmalı. Vaka sayılarının düşük, salgının yavaş seyrettiği illerde kademli olarak okulların açılması üzerine çalışılmalı. Seyreltilmiş eğitim ise mutlaka uygulanmalı. Sınıf kademelerine baktığımızda ise okul öncesi ve ilköğretim düzeyinde öğrencilerin kendi başlarına evde kalmalarının veya uzaktan eğitimde daha üst sınıflardaki öğrenciler kadar verimli çalışmalarının mümkün olmadığını değerlendiriyoruz. O nedenle yüz yüze eğitime öncelikli olarak bu seviyelerde geçilmesinin uygun olacağını değerlendiriyoruz.

Öte yandan vaka sayıları hangi sayılara düşerse tüm ülke çapında yüz yüze eğitimin başlayacağı, hangi oranlara çıkarsa yeniden uzaktan eğitime geçileceği gibi planlamalar da yapılmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalı.

EB: 96 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim, temel sorunların başında geliyor. Geçmişten günümüze bir türlü çözüm bulunamadı. Her iktidar döneminde yeni bir veya birden çok sistem uygulanıyor. AK Parti iktidarları döneminde en çok bakan ve sistem değişikliği Milli Eğitimde oldu. Bakanla gelen sistem bakanla gidiyor. Eğitim sisteminin sürekli yetersizliğinden dem vuruyoruz. Kalıcı bir eğitim sistemi oluşturamadık. Size göre sorunun kaynağı nereden başlıyor?

ZZD: Aslında sorunun kaynağı sorunuzun içinde saklı. Her gelen iktidar, hatta her gelen bakan kendine göre bir sistem kurguluyor. Oysa bir ülkenin eğitim sistemi kişilerden ve iktidarlardan bağımsız, siyaset üstü, ideolojilerden bağımsız bir konudur. Toplumun beklentileri doğrultusunda ve ortak bir mutabakatla sistemi tesis etmediğiniz, bu sistemi de her değişen iktidarla ve bakanla değiştirdiğiniz sürece eğitimde sorunlar çözülmeyecektir.

Biz Türk Eğitim Modeli üzerinde çalışıyoruz. Bu çalışmanın ana unsuru toplum ve beklentileri. Eğitimden ne bekliyoruz? Çocuklarımızın nasıl bir eğitim almasını istiyoruz? Nasıl bir ülke ve nasıl bir gelecek istiyoruz? Aslında tüm bu soruların cevabını hep birlikte toplumsal mutabakat ile verebilirsek işte o zaman doğru bir eğitim sistemini kurgulayacağız demektir.

Yurtdışında marka olmuş eğitim sistemleri var. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin Finlandiya Eğitim Sistemi, Güney Kore Eğitim Sistemi, Japon Eğitim Sistemi gibi iyi oldukları genel kabul gören eğitimin marka sistemleri var. Peki neden iyiler? Bunu çok iyi anlamak ve irdelemek gerekiyor. Ülkelerin üretim gücünü, ekonomisini, refahını ve hatta demokrasisini doğrudan etkileyen unsur eğitim. Bu üç ülkenin gücü eğitim sistemlerinin de güçlü olmasından kaynaklanıyor, eğitim sistemlerinin gücü de ülkenin gücünden besleniyor. Yani eğitim bir ülke için yaşamsal değere sahip. O halde neden biz sürekli sil baştan sistem değiştirmek yerine Türk Eğitim Modelini sağlam zeminler üzerinde şekillendirmeyelim? Bu zeminler üzerinde tesis ettiğimiz eğitim sistemini de neden siyaset ve ideolojilerden bağımsız olarak, çağın gereklerine göre değişim, dönüşüm ile revize etmeyelim?

Biz ülkemize inanıyoruz. Bunu yapabileceğimizi düşünüyoruz. Toplumsal mutabakat ile oluşturacağımız Türk Eğitim Modeli ile bu alanda bir dünya markası olmayı hedefliyoruz.

  • EB: Bir araştırmada “Milli eğitim sistemi içinde yaşadığınız güncel sorunları sıralayınız” açık uçlu sorusu, görüşleri alınmak üzere 96 öğretmene sorulmuş. Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre; yaşanan sorunların en çok öğrenci kaynaklı olduğu, bu sorunu finansman, program, öğretmen ve politik kaynaklı sorunların izledikleri görülmüş. Bu sonuçlara katılır mısınız? Size göre eğitim sisteminin yaşadığı güncel sorunlar nelerdir?

ZZD: Elbette bu alanda yapılan araştırmalar çok değerli ve önemli. Eğitimin ana dönüştürücü unsuru öğretmenlerimiz onlara yönelik yapılan bu çalışma da çok değerli. Öğretmenlerimiz uygulamanın içindeler, sorunları birebir yaşıyorlar. Ama elbette tek kelime ile güncel sorunların kaynağında öğrenci, finansman, program, öğretmen veya politik kaynaklı denilirken neyin kastedildiğini tam olarak anlamak lazım. Çünkü bunların hepsi birer sorun gibi dursa da ana sorun eğitim yapımızın kendisi. O ana yapıdaki bütünsel sorunların birer yansıması olarak bu sorunlar ortaya çıkıyor. Ve bizler bu sorunların çözümü ile o kadar meşgulüz ki ana sorunu göremiyoruz. O nedenle de güncel sorunlara gündelik çözümler üretip yapısal sorunlara ve geleceğe odaklanamıyoruz. Bu da bir müddet sonra zaten sorunlu olan yapıda pek çok alanın aksamasına neden oluyor.

Hani Mesnevi’de bir fil hikayesi vardır. Bir Hintli, hayatlarında hiç fil görmemiş insanların yaşadığı bir köye bir fil getirmiş; fili karanlık bir ahıra koymuş. Ertesi gün, fili köylülere gösterecekmiş, ama meraklı birkaç kişi hayvanı hemen görmek için o kapkaranlık ahıra toplanmış. Ancak ahır o kadar karanlıkmış ki, fili gözle görmeleri mümkün olmamış. Adamlardan hiçbiri de yanlarında mum getirmeyi akıl edememiş. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık ahırda, file ellerini sürerek onu tanımaya çalışmışlar. Birinin eline filin kulağı gelmiş; “Fil bir oluğa benzer,” demiş. Başka biri filin ayağına dokunmuş; “Fil bir direğe benzer,” demiş. Bir başkası da sırtını elini koymuş; “Fil bir taht gibidir,” demiş. Yani kim filin neresine dokunduysa, fili bir bütün olarak da öyle sanmış ve öyle anlatmış. Oysa biliyoruz ki fil anlattıklarından çok daha fazlasıdır.

İşte biz de durduğumuz yer ve konumdan eğitimdeki sorunları böyle tanımlıyoruz. Oysa tıpkı fil gibi eğitim de parçalarından oluşan ama ondan çok daha fazlasını içinde barındıran bir büyük yapı. Bu yapı kendi sağlam olmayınca olunca kolu bacağı da elbette ki hasta oluyor.

Her ilde bir üniversite vaadi eğitime erişimde fırsat eşitliğini sağlayacak gibi görünse de işsiz üniversite mezunu sayısını artırmaktan öteye geçemiyor

EB: Eğitimde yıllardır çözülemeyen bir ‘atanamayan öğretmenler’ problemi var. 100 binin üzerinde öğretmen açığı olduğu söyleniyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Türkiye’de 92 bin 165 öğretmen açığı bulunduğunu açıklamıştı. Oysa bakanlık her yıl ortalama 20 bin öğretmen ataması yapıyor. Bu sebeple öğretmen açığı bir türlü kapatılamıyor. Sizce bu konuda yapılması gerekenler nedir?

ZZD: Eğitim ve istihdam birbirleri ile doğrudan bağlantılı kavramlar. Ama ülkemizde ne yazık ki bu bağlantı hep göz ardı ediliyor. Sektörün ihtiyacı nedir? Eğitim kurumlarımızın bu ihtiyaç ile bağlantılı olarak eğitim verdiği öğrenci kontenjanı nedir? Bunu planlamıyoruz. Her ilde bir üniversite vaadi eğitime erişimde fırsat eşitliğini sağlayacak gibi görünse de ne yazık ki işsiz üniversite mezunu sayısını artırmaktan öteye geçemiyor. Atanamayan öğretmen sorununun da temeli istihdam ve eğitimin birbirleri ile ilişkisinin tam kurulamamasından kaynaklanıyor. Burada ek olarak istihdam ihtiyacını tam karşılayamamak da bir diğer sorun olarak karşımıza çıkıyor. Yani istihdam ihtiyacı var, mezun var ama bu görevlere mezunları yerleştirmekte sorun var. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığının genel bütçe içindeki payı ve kadro sayısı belli. Burada her yıl 20 bin kadro tahsis edildiği için atama bunun üzerine çıkamıyor. Öte yandan bakıyorsunuz bazı okullarda öğretmen açığı var. Bu sorunun çözümünde biz yine planlamanın önemine inanıyoruz. İhtiyacımız olan ne bunu planlamalıyız. Örneğin her yıl resmi okullarda istihdam edilmek üzere 20 bin öğretmen mi alınıyor? O halde eğitim fakültelerinden her yıl 30 bin öğretmen mezun olacak şekilde kontenjan planlaması yapılmalı. Böylece özel ve resmi okulların ihtiyacı olan öğretmen istihdamı karşılanacak her yıl kartopu gibi büyüyen öğretmen işsizliği ve atama sorununa çare bulunması için gerekli planlamalar yapılmış olacaktır.

EB: Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmen açığını ‘ücretli öğretmen’ yöntemiyle gidermeye çalışıyor. Türk Eğitim-Sen’in ücretli öğretmen araştırmasına göre 81 bin ücretli öğretmen görevlendiriliyor. Bu öğretmenler atanmış öğretmenlere göre 3’te bir maaş alıyorlar. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor.” demişti. Ücretli öğretmene bakışınız nedir? Bu yöntemin eğitime zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

ZZD: Öğretmenlik mesleği eğitimin temelini oluşturuyor. COVID-19 süreci bize gösterdi ki ister uzaktan ister yüz yüze olsun, eğitim öğrencisiz ve öğretmensiz olmuyor. Ama ne yazık ki öğretmenlerimizin özlük haklarına baktığımızda çok farklı statülerde çalıştıklarını görüyoruz. Kadrolu, sözleşmeli, ücretli. Bu yöntemler hep bütçe temelli bulunan gündelik çözümler. Ve elbette ki eğitime zarar veriyorlar. Çünkü öğretmenlik mesleğine zarar veriyorlar. O halde ne yapılmalı?

Biz öğretmenlik mesleğinin itibarının yeniden tesis edilmesi ve özlük haklarının güvence altına alınması için konunun tüm taraflarının görüşleri de alınarak mutabakat ile hazırlanacak Öğretmenlik Meslek Kanununun yasalaşması gerektiğini söylüyoruz. Bizim önerimiz olan bu yasa çalışması ile aynı zamanda öğretmenlik kariyer basamakları da tanımlanacak. Öğretmenlik mesleği tıpkı hakimler-savcılar gibi özel statüde yer alacak. Böylece öğretmenlerimizin hak ve menfaatleri korunacak.

EB: Öğretmen çalışma koşulları ve maaşı sebebiyle motivasyonsuz; öğrenci de geleceğe dair planlarının ve vizyonlarının olmaması ya da bir beklenti içinde bulunmamaları sebebiyle motivasyonsuz. Öğretmen ve öğrencideki motivasyon eksikliği nasıl giderilebilir?

ZZD: Hepimiz verdiğimiz emeğin karşılığını almayı bekleriz. Bu insanın doğasında vardır. Ve çok olağandır. Bir öğrencimizi düşünelim. Ülkedeki işsizlik rakamlarını görüyor biliyor. Onun bu bilgiyle kendisine çizeceği gelecek vizyonu ve hayali ne olur? İyi bir eğitim alabilmek için çalışıyor emek harcıyor. Sonra bir sınava giriyor, sınavı da kazanıp eğitimini başarıyla tamamlamak için çalışıyor. 16 yıllık eğitim hayatının sonunda mezun oluyor, gereken bağlantıları olmadığı için torpil bulamıyor ve işsiz kalıyor. Böyle bir gelecek beklentisi ile motivasyonu sağlamak elbette ki mümkün değil.

Bir de olaya öğretmen açısından bakalım. Maaşı yetmediği için ek dersler ve özel derslerle hayatını ve ailesini geçindirmek için yoğun bir çaba sarf ediyor. Gün sonunda mesleğini geliştirmeye yönelik çalışma yapabilmesini bir kenara bırakın, kendisine ve ailesine ayıracak bir an bile kalmadığını görüyor. Bu şartlarda görev yapan bir insanın da motive olmasını beklemek hayalperestlik olur.

O halde çözüm nedir? Öğretmenlerin çalışma koşulları ve özlük haklarını iyileştirmek, öğrencilerin de eğitime verdikleri yılların ve emeğin karşılığını alacaklarını bilmelerini sağlamak bu motivasyonun sağlanmasının anahtarıdır. Ve bu anahtar yine belirtmek isterim ki gerçekçi bir planlama ile ancak kapıyı açar.

EB: Eğitimde finansman kaynaklı sorunlarda kaynak yetersizliği en önemli sorun. Bu sorunu fiziki koşulların yetersizliği, sınıf mevcutları ve teknolojik yetersizlikler izliyor. Kaynak eksikliği içinde araç-gereç eksikliğinin ve personel eksikliğinin daha ön plana çıktığını söylemek mümkün. Tüm bu tabloya baktığımızda eğitimde bizi nasıl bir manzara bekliyor?

ZZD: Kaynak eksikliği demeyi ben çok doğru bulmuyorum. Ülkemizde kaynakların kullanımı sorunlu. Daha etkin ve efektif bir biçimde kaynakların kullanımı planlanmalı. COVID-19 sürecinde eğitimde neyin önemli olduğunu anladık. İyi bir eğitim öğretim için yetkin öğretmen, ama öğrencisi ile ilişkisinde eğitimde kullandığı yol ve yöntem için biraz özerklik verilmiş öğretmen lazım. Bizde öğretmen derste MEB’in verdiği şablonu kullanıyor. Yani bir nevi sunucu. Eğitici değil. Hiçbir hareket alanı yok. Aksine öğretmenine güvenen ve onun idari görevlerine harcadığı vakti doğru teknik altyapı ile azaltan, eğitime daha çok vakit ayırmasını sağlayan bir sistemi kurgulamak sistem lazım. Ülkenin en küçük mahallesinden en büyük şehrine kadar tüm çocuklarımıza nitelikli eğitim hizmeti sunabilmek için kaynakları çok verimli kullanmamız gerekiyor. Ama mevcut tabloda ne yazık ki eğitimin geleceği çok parlak gözükmüyor. Sorunlar çözülmedikçe birbirinin üstüne eklemlenerek büyüyor ve çözülemez bir hale geliyor.

Siz dershaneleri kapatırsınız kurslar açılır, kursları kapatırsınız çalışma evleri kurulur yani bu döngü sona ermez

EB: Alınan ani bir kararla dershaneler, aileleri maddi olarak sömürdükleri iddiasıyla kapatıldı. Fakat şu an her köşe başında adı dershane olmasa bile eğitim kursları adı altında hizmet veriyor. Sayıları da oldukça fazla. Sizce dershanelerin kapatılması eğitim kaynaklı mı yoksa politik kaynaklı mıydı? Dershanelerin kapatılması iyi mi oldu yoksa eğitim açısından daha mı büyük zararlara yol açtı?

ZZD: Burada temel sorun kararların planlanmadan ve etki analizleri yapılmadan, aniden ve siyasi olarak alınması. Dershaneler kapatılmalı veya kapatılmamalı demekten ziyade dershanelere neden ihtiyaç duyulduğunu irdelemek gerekiyor. Nitekim bu sorunun cevabını doğru bir biçimde vermediğimiz sürece bu ihtiyaç sona ermez, okulların eksik kaldığı yanları tamamlamak amacıyla, siz dershaneleri kapatırsınız kurslar açılır, kursları kapatırsınız çalışma evleri kurulur yani bu döngü sona ermez. Oysa dershanelere duyulan ihtiyacı doğru bir biçimde tanımladığımızda eğitim sisteminin hangi yönden eksik olduğunu, öğrencinin ve velinin bu eksikleri dershaneler aracılığıyla nasıl tamamladığını da tespit etmiş olursunuz. Bu da size eğitim sisteminde aksayan yanların giderilmesini sağlamak üzere bir yol haritası sunar.

Dershaneler neden vardı? Çünkü bütün çocuklar hangi şehirden olursa olsun, hangi okuldan olursa olsun aynı sınava giriyorlar. Yani sınava gelince tüm çocuklar eşit. Ama aslında sınava gelene kadarki süreçleri eşit değil. O yüzden de sınav sistemi adil değil. Okullarda aynı nitelikte eğitim almayan öğrenciler bu açığı dershanelere, eğitim kurslarına giderek kapatmaya çalışıyorlar. Oysa bizim eğitim sistemimizin ihtiyacı bu değil. Eğitim sistemimizde hedefimiz çocukların adil ve eşit bir eğitim alması olmalı. İşte bu noktada da okul öncesi döneme kadar inmemiz gerekiyor. Çünkü her çocuğumuz aynı şart ve koşullara doğmuyor ne yazık ki. Daha eğitimli ailelerin çocukları hayata 15 milyon kelime farklı ile önde başlıyorlar. Ülkemizde her yıl yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk dünyaya gelmektedir. Bu çocuklardan ne yazık ki sadece 300 bin kadarının evlerinde kitap bulunuyor Yani sadece 300 bininin ebeveynleri kitap okuyor. Oysa okul öncesi dönemde zeka gelişimi doğrudan kelime haznesi ile bağlantılı. Ne kadar çok kelime duyarsa çocuğun zeka gelişimi o kadar iyi oluyor. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki okuma yazma bilen ailelerin maddi durumu da okuma yazma bilmeyen ailelerden daha iyi. Bu iki unsur çocuğun okul öncesi gelişimini de doğrudan etkiliyor. Okuma yazma bilen, okuma alışkanlığı olan ve geliri üst düzey olan ailelerde çocuklar hayatlarının ilk üç yılında 45 milyon kelime duyuyorlar, okuma yazma bilmeyen, okuma alışkanlığı olmayan ve daha düşük seviye gelir grubundaki ailelerin çocukları ise hayatlarının ilk üç yılında sadece 15 milyon kelime duyuyorlar. İşte bu 30 milyon kelime farkıyla hayata başlayan çocuklarda ne yazık ki bu makas yaş ilerledikçe ve eğitim hayatına başlayınca giderek artıyor ve kapanmıyor. Biz bu farkın kapatılması için okul öncesi eğitime özel ve büyük önem veriyoruz. O nedenle okul öncesi eğitim yaşını kademeli olarak 3’e indirmek, ücretsiz ve zorunlu yapmak temel önceliklerimizdendir.

EB: Dershanelerin kapatılması sonrası özel okulların sayısında da ciddi bir artış oldu. Üstelik nitelik bakımından da devlet okullarından çok da bir farkları gözükmüyor. Birçok dershane özel okula dönüştü. Ülkemizde sizce artık nitelikli bir özel okullar sorunu var mıdır? Özel okullar sorunu nasıl çözülebilir?

ZZD: Dershane sahipleri aynı zamanda birer yatırımcı. Dershanelerde de diğer tüm yatırımlarda olduğu gibi hem maddi kaynak hem de insan kaynağı bulunuyor. Eğitim alanında sahip oldukları işletmelerinin faaliyetlerine devam edebilmesi için dershanelerini ya eğitim kursuna ya özel okula çevirdiler. Ama elbette dershane işletmeciliği ile okul işletmeciliği farklıdır. O nedenle bu dönüşüm gerçekleştirilirken bu farkı ortadan kaldıramayan okullarda elbette nitelik sorunu yaşanmıştır.  Resmi okullarda ücretsiz olarak verilen eğitimden farklı olarak özel okullarda eğitim ücretli. Bu ücretler de verilen hizmetin kalitesine ve altyapı imkanlarına göre değişkenlik gösteriyor. Ancak gerek resmi gerek özel okullarda temel hedef nitelikli eğitim olmalıdır. Buna ilişkin düzenlemeler de bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

Burada tüm okulları resmi veya özel olarak ayırt etmeksizin değerlendirme kriteri verilen eğitimin içeriği, akademik çıktı olmalıdır.

Bugün özel okul kavramı veya dershane kavramı neden var? Resmi okullardaki eğitimin niteliği eksik olduğundan özel okullar var. Hatta bunun da ötesinde resmi ve özel okullarda verilen eğitimlerdeki eksiklikler ve sınav başarısı odağı öğrencilerin dershaneler veya kurslarda da eğitim almasına neden oluyor. Yani sistem kendi eksiğini başka bir unsurla kapatmaya çalışıyor.

Yapılması gereken şu, eğitimde içerik ve akademik çıktıya öncelik verilmeli. Kavramsal yaklaşım esas alınmalı, çocuk bilgiden öte o bilgiyi yorumlayacağı yetkinliğe ve beceriye sahip olacak şekilde eğitim almalı, böylece nicelik değil eğitimde işte bunu sağlayacak niteliğin standartları belirlenmeli. Asgari müşterekte resmi ve özel okullar bu standartları karşılamalı. Veliler yine belirlenecek standartlar doğrultusunda çocuğunun özel okulda okumasını istiyorlarsa bu elbette ki onların özgür tercihleri olmalı. Bu noktada da okulların ücretleri yine belirlenen bu niteliklere göre tespit edilmeli.

Liselere geçişte sadece son 20 yılda 5 ayrı sistem uygulanmış

EB: Türk eğitiminde sürekli sistem, mevzuat ve bakan değişiyor ancak sorunlar bir türlü değişmiyor. Sizce siyaset, eğitime fazlasıyla mı müdahale ediyor? Eğitimde nasıl bir politik yol izlenmelidir?

ZZD: Ne yazık ki ülkemizde siyasetin eğitimde günlük, anlık aldığı kararlar sadece günü değil geleceği de doğrudan etkilemektedir. Bakın biz bir çalışma yaptık. Yıllar içinde sınav sistemlerinin değişimini inceledik. Bu çalışmamız ortaya koydu ki sınavlarda dahi bitmeyen bir değişim içindeyiz. Örneğin LGS’nin tarihine baktığımızda gördüğümüz şu; 1955’ten itibaren hizmet veren ve yabancı dilde eğitim sunan kolejler, öğrencilerini sınavla seçiyordu. 1964’te fen, 1985’te Anadolu imam hatip, 1990’da Anadolu öğretmen ve 2003’te sosyal bilimler liseleri kurularak, öğrencilerini sınavla almaya başladılar. Anadolu liseleri ise 1999’a kadar öğrencilerini ilkokuldan itibaren merkezi sınavla aldı. Ancak sekiz yıllık kesintisiz eğitimin başlamasıyla bunların ortaokul kısmı kapandı. Yeni düzenlemeyle öğrenciler, 8’inci sınıftan itibaren Anadolu liselerine yerleşmek için sınava girmeye başladı.

2000’lerde sınavla öğrenci alan ortaöğretim kurumlarına Liselere Giriş Sınavı (LGS) ile yerleştirme yapılıyordu. 2004’ten itibaren Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı’na (OKS) geçildi. 6, 7 ve 8’inci sınıflar için düzenlenen Seviye Belirleme Sınavları (SBS) ise 2008’de uygulanmaya başlandı. 2009’dan itibaren bu sınav sadece 8’inci sınıflara yapıldı. 2012-2013’te SBS tamamen kaldırıldı. 2014’te hayatımıza Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) kapsamında yapılan merkezi sınavlar girdi. 2017’de bu sınav son kez uygulandı. 2018’den bu yana Liselere Geçiş Sınavı (LGS) uygulanıyor. Yani liselere geçişte sadece son 20 yılda 5 ayrı sistem uygulanmış.

Üniversitelerde de durum farklı değil. 1974 yılında uygulanmaya başlanan Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) adıyla düzenlenen seçme sistemi, 1981 yılından itibaren iki basamaklı hale getirildi. İlk basamağı oluşturan Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) nisan, ikinci basamağı oluşturan Öğrenci Yerleştirme Sınavı (ÖYS) ise haziran ayı içinde yapıldı. 1982 yılından itibaren ortaöğretim kurumlarından adayların diploma notları alınarak, bu notlar Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) adı altında belli ağırlıklarla sınav puanlarına eklendi.

Sınav sisteminde 1987 yılından itibaren yükseköğretim programlarıyla ilgili tercihlerini belli alanlarda toplayan adaylara, sınavda belli testleri cevaplama, diğerlerini cevaplamama olanağı tanındı.

ÖSS ve ÖYS olarak iki basamaklı gerçekleştirilen sınav, 1999 yılından itibaren ÖSS adı altında tek basamaklı hale getirildi. 1999 yılındaki değişiklikte önceki yıllarda uygulanan ÖSS’de herhangi bir değişiklik yapılmayıp, sınavda sorulara temel teşkil eden bilgilerde temel eğitim müfredatının üstüne çıkılmadı.

2006’da ÖSS’de yapılan değişiklikle sınavın bir basamakta uygulanmasına devam edildi ancak soruların bir kısmı önceki yıllarda olduğu gibi ÖSS tipinde, bir kısmı ise tüm lise müfredatı göz önünde tutularak hazırlandı.

Üniversiteye girişte 2010 yılından itibaren iki aşamalı yeni bir sisteme geçildi. Yeni ismi olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ile adayların yükseköğretime geçiş için yeterliliği ölçüldü. Adayların bu sınavda aldıkları puan, nihai puanlarına yüzde 40 etki etti. Lisans Yerleştirme Sınavları (LYS) adı altında gerçekleştirilen ikinci aşamada ise açıköğretim dışındaki örgün lisans programlarına yerleştirmede esas alınacak başarı puanı belirlendi. 2018-2019 eğitim yılında yapılan değişiklikle yükseköğretime giriş sınavının yeni adı, Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) oldu.

Her sınav eğitim sistemini de doğrudan veya dolaylı olarak etkiliyor. Böyle olunca günlük politikalara düzenlenen, dikiş tutmayan bir sistem içinde yetişmiş gençlerin de gelecekten beklentisi de ümidi de kalmıyor.

Oysa biz diyoruz ki eğitim siyaset ve ideoloji üstü bir konudur. Eğitim bir ülkenin dünü, bugünü ve geleceğidir. Ve bu geleceği belirlemek hepimizin görevidir. Kendimiz ve çocuklarımız için nasıl bir ülke istiyoruz, nasıl bir gelecek istiyoruz? Bu soruları toplumsal mutabakat ile cevaplamak, bu cevaplara göre eğitim sistemini siyasetten bağımsız olarak kurgulamak ve Türk Eğitim Modelini oluşturmak için çalışıyoruz.

Eğitim sisteminin yaşadığı sorunlar için kısa-orta ve uzun vadeli çözümler üzerinde çalışılması gerektiğini değerlendirmekteyiz. Halihazırda öğretim gören çocukların sürekli değişen sistemlerden mağdur edilmemesi amacıyla yeni eğitim sistemine geçiş için kademeli bir geçiş ve pilot uygulamalar iyi birer çözüm sunacaktır. Bunun için de toplumsal mutabakat şart. Eğitimin tüm taraflarının görüşleri, ihtiyaçları ve önerileri doğrultusunda şekillendirilecek Türk Eğitim Modeli bunu sağlayacak.

EB: Üniversitelerde de ciddi sıkıntılar var. Her ile bir üniversite açılarak adeta diplomalı işsizler ordusuna yeni neferler katılıyor. Üniversitelerin öğretmen yetiştirme yöntemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce öğretmenlere verilen eğitim yeterli midir?

ZZD: Alırsınız bir binayı üstüne üniversite yazarsınız al sana üniversite dersiniz olur biter. Bu konuya böyle bakarsanız her ile bir üniversite açmak aslında çok da zor olmaz. Zor olan o üniversitelerin içini eğitimle, bilimle ve akademik çalışma ile doldurmaktır. İşte bizde ne yazık ki bu husus atlanıyor. Üniversitelerimizin akademik çalışmaları çok düşük seviyede ve uluslararası akademik camiada da ilk sıralarda yer alamıyoruz. O yüzden “nicelik olarak çok” ama “nitelik olarak yok” olan bir üniversite yapısından söz ediyoruz.

Öte yandan üniversitelerimiz ile istihdam bağını kuracak sektörel ihtiyaç planlaması da ne yazık ki hep ihmal ediliyor. Böyle olunca da üniversiteli genç işsizler ordusu oluşuyor. Yani üniversite adeta gençlerimizin işsizliklerini geciktirmek için uğradıkları bir son durak vazifesi görüyor.

Her ilde bir üniversitenin faydalı yanı yok mu? Elbette var özellikle farklı şehirde okuması istenmeyen genç kızlarımızın kendi şehirlerinde üniversite okumaları sağlanmış oluyor. Ama elbette onların da istihdama katılımında sorunlar, sıkıntılar devam ediyor.

O halde ne yapmalıyız? Biz bu konu üzerinde de çalışıyoruz. Öncelikle üniversitelerimizin kontenjanlarının sektör ve akademinin ihtiyaçlarına göre belirlenmesi, ayrıca bölgesel niteliklere göre üniversitelerin uzmanlaşması gibi hususlara ilişkin projelerimizi tasarlıyoruz. Burada bölgesel nitelikten kastım ne bir örnek ile açıklamak isterim. Harran Ovası, Konya Ovası bizim bereketli topraklarımızdan ikisi. Tarımın en önemli olduğu ovalarımız. Burada açılan üniversitelerimizin o bölgede yetişen ürünler, sulama sistemleri gibi bölgeye özgü bilgilerle verimliliği artırmaya yönelik çalışmaları yapacak, ar-ge faaliyetlerini yürütecek bir yapıya kavuşturulması ve öğrencilere de bu konuda bilgi ve yetkinlik kazandıracak bir eğitimi verecek şekilde yapılandırılmasının önemine inanıyoruz. Aynı şekilde sanayi bölgelerimizde bu alanda benzer çalışmaları yapacak şekilde üniversitelerimizin uzmanlaşması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece ihtisas üniversiteleri de diyebileceğimiz bir yapılanmayla sadece üniversitelerimizi mevcut durum ve sorundan kurtarmakla kalmaz, üretime, sektöre sunulacak katkılarla hep birlikte bir kalkınma hamlesi de başlatarak geleceğe gerek insan kaynağı gerek maddi anlamda büyük yatırımlar yapmış olur, istihdam ve ekonomi gibi tüm sorunların çözümüne ciddi anlamda katkı sağlarız. Bu bir hayal değil, bu atılımı gerçekleştirecek güç de kaynak da bizim ülkemizde var. Yeter ki isteyelim, yeter ki kaynaklarımızı doğru bir şekilde yaptığımız planlamalarla kullanalım.

Girişimci ruhunu besleyen bir eğitimle yeni nesil insanı yetiştirmeyi hedeflemeliyiz

EB: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Efendim ‘işsizlik var’, olabilir. Her üniversite mezunu iş sahibi olacak diye bir şey yok.” şeklinde bir açıklaması olmuştu. Sizce eğitimde devletin görevi, konumu nedir? İyi bir eğitim imkanı mı sunmak yoksa mezuniyet sonrası istihdamın önünü açmak mı?

ZZD: Eğitimin hedefi işçi-memur veya işsiz yetiştirmek değildir. Eğitimin temel hedefi öznesi olan insana yaşam becerilerini kazandırmaktır. Bu becerileri kazanan insanın ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli olan çalışma, meslek edinme gibi hususlar da istihdamın planlanması ile ancak mümkün olabilecektir. Elbette ki her öğrencinin mezun olduğunda işçi veya memur olması gerekmiyor. Girişimci ruhunu besleyen bir eğitimle yeni nesil insanı yetiştirmeyi hedeflemeliyiz.

Herkesin eşit hak ve imkanlarda okumasını sağlamak elbette ki temel hedef olmalı. Bu kadar çok üniversite ve çok üniversite mezunu işsiz var diye herkes yakınıyor. Bunun temel sebebi istihdamın talep ettiğinin üstünde bir arz oluşması. Yani verimsiz bir insan kaynağı planlaması. Bu planlama doğru yapıldığında, ülke ekonomisi çıktığı raya geri döndüğünde işsizlik de sorun olmaktan çıkacaktır. Biz bunu yapabilecek güçteyiz.

O nedenle Sayın Cumhurbaşkanının bu söylemine katılmıyorum. Her üniversite mezunu istediği halde ister işçi, ister memur ama daha da önemlisi kendi girişimini kurup iş sahibi olamıyorsa bu devletin sorunudur. Bu sorunu görmezden gelmek olmaz. Çünkü bu ülkenin her bir ferdine eğitim imkanını sağlamak, istihdam olanaklarını yaratmak veya bu istihdam olanaklarını yaratacak özel sektörü ve girişimciliği desteklemek devletin asli görevidir.

Ama elbette istihdamda dünyadaki değişimlerden etkileniyor. Kamu sektörü giderek büyüyerek en sonunda devletlerin üstünde bir kambur oluşturunca, hizmetlerin özelleştirilmesi süreci yaşandı. Özel sektörde de esnek çalışma, kısmi süreli çalışma gibi yeni istihdam türleri ortaya çıktı. Daha da önemlisi girişimcilik ve kendi işini kurma beceri ve yetkinlikleri giderek daha da öne çıkmaya başladı.

Biz bu değişimleri de gözeterek insanı merkeze alan, dijital çağın ihtiyaçlarına uygun, üstün nitelikli bilginin de ötesinde becerilerini geliştiren ve yeniliklere adapte edebilen öğretmen ve öğrenci yetiştiren, fırsat eşitliğini ve herkesin nitelikli eğitim hakkını garanti altına alan, kapsayıcı ve hayat boyu devam eden bir eğitim ve öğretim sistemini hayata geçirmeyi hedefliyoruz.

Bu eğitim sistemi elbette verimli bir insan kaynağı politikasını da içerecek. Geleceğe yön veren nesilleri yetiştirecek bir eğitim sistemini yani Türk Eğitim Modeli’ni bu yönüyle de marka yapmayı hedefliyoruz.

EB: Eğitimde adaletsizlik mevzusu var. Doğu’daki eğitim imkanlarıyla Batı’daki eğitim imkanları elbette bir değil. Eğitimdeki adaletsizliği gidermek için neler yapılmalıdır?

ZZD: Biz nitelikli eğitime erişimde fırsat eşitliğini sağlamak hedefiyle yola çıktık. Bu ülkenin bütün çocukları bizim çocuklarımız. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına, il il, mahalle mahalle her birinin nitelikli eğitime erişimini sağlamak devletin Anayasal ve asli görevi.

Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanabilmesi için öncelikle alt yapı imkanlarının iyileştirilmesi ve her çocuğun eğitime aynı ve eşit koşullarda ulaşımının sağlanması gerekiyor. Alt yapı derken bina yapmaktan bahsetmiyoruz. Mevcut binalardaki eğitim koşullarını elbette iyileştirmek bir hedef ama bunun ötesinde teknolojik alt yapıyı iyileştirerek ülkemizin her köşesinde aynı kalitede eğitimin verilmesini sağlamak mümkün. Böylece özel okul-resmi okulda verilen hatta kendi içinde okullar arasındaki eğitim kalite farkının kaldırılması temel hedefimiz.

Bu düşünce ile her birey için hayat boyu sürdürülebilir, gelişen değişen çağa uygun, fırsat eşitliğinin sağlandığı ulaşılabilir eğitim ve öğrenmeyi sağlamayı amaçlıyoruz.

Bu ülkedeki her bir bireyin kendisini yeniden keşfettiği, sürekli geliştirebildiği ve hayat boyu öğrenme sürecinin içine dahil olabildiği bir eğitim sistemi tasarlıyoruz. Bunun hayal olmadığı gerçekleşebileceğini de bize yeni teknolojilerin sunduğu imkanlar gösteriyor. Bugün evinizden dünyanın başka köşelerindeki okullara, üniversitelere kaydolup on-line derslerle pek çok konuda eğitim almanız mümkün. Özetle, eğitimde teknolojiyi doğru ve etkin kullanarak eğitimin sınırlarını kaldıracak, kaliteli ve kişiselleştirilmiş eğitimi yaygınlaştırılacağız. Teknolojiyi, öğrenme süreçlerini iyileştirmek ve bireysel öğrenmeyi kolaylaştırmak için kullanacağız.

İlk 6 yıl bir çocuğun eğitiminde çok önemli

EB: Eğitim olgusuna yönelik en temel beklenti; günümüz yaşam ihtiyaçlarına cevap veren, sorgulayan, düşünen, eleştiren, araştıran, mücadele eden, üreten, merak eden, girişimci ruha sahip, dünyadaki gelişmeleri takip edebilen, toplumsal yaşama katkı sağlayabilen, ulusal değerlerinin farkında, evrensel açıdan ise temel insan haklarına ve barış kültürüne sahip ve bu evrensel değerlere saygılı bireylerin yetiştirilmesidir. Bu perspektiften baktığımızda sizce Türk eğitim sistemi bu ihtiyacı karşılayabiliyor mu? Bu hedefe, beklentiye biz ne kadar yakınız veya uzağız?

ZZD: Mevcut eğitim sistemimiz ne yazık ki sınav odaklı. Öğrenciler ilköğretimi tamamen LGS odaklı bir çalışma ile geçiriyorlar. Ortaöğretim de YKS hedefiyle yapılan adeta bir yarış ile geçiyor. Çünkü en iyi lisede okumanın veya en iyi üniversiteye gidebilmenin tek şartı sınavda başarılı olmak. Yani önünüze konan 4 veya 5 şıklı soruları en doğru, en hatasız şekilde cevaplamak size en iyi okulu kazandırıyor. O halde ne yapmak gerekiyor bu şıkları en doğru şekilde cevaplamak için ezberlemek, çok test çözmek ve hazırlıklı olmak. Peki gelişen, değişen dünyada rekabet edebilmenin yolu bu yetkinlikte mi geçiyor? Yoksa sana sunulmayan şıkları, edindiğin bilgi ve becerileri yorumlayarak kendin de üretebilmekten mi?

Biz eğitimin ilk dönemlerinden itibaren, ki bu dönem 3 yaşından başlayarak okul öncesi eğitimi de kapsıyor, kendini keşfeden ve kendi geleceğini belirleyen bireyler yetiştireceğiz. Her bireyin kendine özgülüğünden vazgeçmeden kendine bir gelecek kurması bizim öncelikli hedefimiz olacak. Bir kuştan koşmasını, bir çitadan uçmasını istemeyeceğiz. Ama kuş en iyi şekilde uçacak, çita en hızlı şekilde koşacak. Eğitimde temel perspektif işte tam da bu olmalı diye düşünüyoruz.

Eğitimde ölçme ve değerlendirme sistemi hem adil hem eşit olmalı. Çocuklarımız ne yazık ki aynı şekilde hazırlanamıyorlar sınavlara. Bu da sınavı baştan adaletsiz kılıyor. Hele de tüm eğitim hayatını bir sınava indirgediğinizde adaleti sağlamanız mümkün olmuyor. Biz eğitimde fırsat eşitliğin sağlayacak tedbirlerin hayata geçirildiği bir eğitim sisteminde tüm eğitim sürecine yayılan bir ölçme değerlendirme sisteminin adil ve eşit olacağını değerlendiriyoruz.

EB: Bir çocuk, ilkokula başladığı günden eğitim hayatını tamamlayana kadar okullarda en çok işlenen konuların başında çevre temizliği geliyor. Örneğin çöpün, çöp kutusuna atılması gerektiği üzerinde sıkça duruluyor. Buna karşın Türkiye’nin hemen hemen tüm şehirlerinin sokaklarında ciddi anlamda bir temizlik sorunu mevcut. Bireylerin, aldıkları eğitim sonucunda halen çöpü, çöp kutusuna atma alışkanlığı dahi kazanamamasını nasıl izah edebiliriz? Aslında bu sorun, sadece çevre mevzusunda değil başka alanlarda da karşımıza çıkıyor. Bu kadar üzerinde durularak eğitim verilen bir konuda dahi insanların mesajı alamamasını nasıl izah edebiliriz? Burada sorun eğitimi verenlerde mi yoksa eğitimin veriliş metodunda mı veya eğitimi alanlarda mıdır?

ZZD: Bu sorun aslında okulda verilecek eğitimden çok daha temele dayanan bir sorun. Bir çocuğun eğitimi aslında doğduğu anda başlıyor. İlk 6 yıl bir çocuğun eğitiminde çok önemli. Özellikle temel bilgileri edindiğimiz bu dönemde okul öncesi eğitim alan çocuklarımızın sayısı çok sınırlı. Yani eğitim ailede başlıyor ifadesi klişe gibi dursa da bir gerçeği yansıtıyor. Çocuk bu dönem gözlemledikleri ile bir öğrenme süreci yaşıyor. Ailesinde veya yakın çevresinde çöpün sokağa atıldığını, kitap okumaya zaman ayrılmadığını, insanlara kaba davranıldığını gözlemleyen bir çocuğun bu örenmesini okulda verilen eğitim ile silmek çok zor hatta neredeyse imkansızdır. Nitekim okulda çevre dersleri verilse de sokakta olan kirliliğin temelinde de bu yatmaktadır. Biz o yüzden okul öncesi eğitime çok daha fazla önem veriyoruz. Parti programımızda da buna özel olarak yer verdik. Çünkü Erken Çocukluk Bakımı ve Okul Öncesi Eğitimi’ne (EÇBE) yatırım yapılmasının sosyal adalet, ekonomik refah ile fırsat ve olanak eşitliği tesisinde büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bu nedenle; okul öncesi eğitimi kademeli olarak 3 yaşına indirmeyi ve ücretsiz hale getirmeyi hedefliyoruz. EÇBE’yi dezavantajlı bölgelerden başlayarak yaygınlaştıracak, kamu, özel sektör ve yerel yönetimlerce desteklenerek yüzde 100 okullaşma oranına ulaşılmasını sağlayacak planlamaları gerçekleştireceğiz.

EÇBE’de dil ve okuryazarlık becerilerini kapsayan bilişsel gelişim, diğer bireylerle ilişki kurma yeteneğini kapsayan sosyo-duygusal gelişim ve fiziksel gelişimi önceliklendireceğiz. Özel yetenekli öğrencilerin tespiti ve izlenmesini okul öncesi eğitim döneminde başlatacağız.

1 YORUM

  1. Gerek lgs gerekse ygs’de bir veya iki sınav öğrencinin tüm geleceğini belirliyor. Öğrencinin o andaki değişik nedenlerle oluşan olumsuz psikolojik durumları sınav sonucunu olumsuz etkiler. Gerek ortaokul gerekse lisede her dönem sonu yapılacak genel sınav daha iyi bir değerlendirme olur kanaatindeyim. İlk iki yıl yüzde 20+20=40, son iki yıl da 30+30=60 olabilir. Bunun nedeni sonradan performansı artan öğrenciler için. Tabi eğtimde fırsat eşitliği temel sorun. Dersaneler belli oranda bu eşitliği sağlıyordu ama…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here