Siyasette herkes hesabını doğru yapsın

3

AK Parti kurulduğunda, birden çok eğilimi içinde barındıran bir ittifak partisi olduğu, gelinen tabloda neredeyse ispatlandı. Bugünkü tabloda AK Parti’nin içinden Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek ve Ali Babacan’ın Deva Partisi ortaya çıktı. 

Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’nin, AK Parti ve Deva Partisi arasında bir yerde duran bir parti olduğunu söylemek mümkün. Ancak AK Parti ve Deva Partisi’nin dış politikadan, ekonomiye kadar birçok alanda taban tabana zıt bir anlayışı temsil ettikleri görülüyor. Bu farklılıkları siyasal söylemlerdeki ince nüanslarda görebiliriz. 

Ali Babacan; AK Parti’nin yapay tehditlerle, toplumu içe kapatan, ulusalcı bir siyaset izlediğini ifade etti. Bu siyaset anlayışının, AK Parti’nin iktidarda kalmak için kullandığı bir siyasi strateji mi; yoksa dünyadaki güç dengelerinin, Türkiye’ye yansıması mı sorusunu sormak gerekiyor. Eğer, bu siyaset, iktidarın devamlılığını korumak için istifade ettiği bir araç ise, buna karşı siyaset izleyip bu stratejiyi etkisiz kılmak zor olmasa gerek. Ama benin kanaatim, bunun, ulus devletler ve şirketokrasi arasındaki güç mücadelesinin Türkiye’deki izdüşümü olduğu yönünde…  

Şikretokrasi, ekonomik aktörlerin ve bunların uzantısı olan sivil toplum örgütlerinin ülkenin siyasetinin belirlenmesinde etkili olduğu bir sistem şeklinde tanımlanabilir. AK Parti bu iki gücün ittifakı ile kurulmuş bir parti idi. Erdoğan’ın siyasi yasaklı olması ve Siirt seçimlerinin yenilenmesinde Baykal’ın müspet tutumu göz önünde bulundurulduğunda, AK Parti içinde en başından beri bir liderlik rekabetinin olduğu söylenebilir. 

Bir muhalefet parti liderinin, rakibinin siyasi kaderini etkileyen bir kararda müspet tutum takınması, demokratik olgunluk şeklinde de açıklanabilir; ama bunun yanında bu iki liderin dünyadaki ittifak sistemlerinde hangi tarafta yer aldıklarını da gösterebilir bu durum. 

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki fikir ayrılıkları ve siyaset tarzındaki ayrışmaları görmek isteyenlere, Gazeteci Ahmet Sever’in “Abdullah Gül ile 12 Yıl” kitabını okumalarını öneririm. 

Süreç ilerledikçe, AK Parti’nin içindeki farklı eğilimler bir bir trenden indi veya inmek zorunda bırakıldı. Bu süreçte, FETÖ’nün, Erdoğan’ın ve yakın çevresinin kimyasını bozmaya yönelik operasyonlarını da göz ardı etmemek gerekir. 

Erdoğan, ilk önce suikast tehditleri ile kontrol altına alınmaya çalışıldı. Ergenekon Operasyonları döneminde, FETÖ tarafından üretilen bu suikast tehditleri, bir dönem işe yaradı ve Erdoğan’ı “Ergenekon’un Savcısı” olmaya itti. 

Reklam

17-25 Aralık döneminde yolsuzluk örtüsü altında, Erdoğan ve yakın çevresinin hedef alınmasının, parti içindeki farklı eğilimlere olan toleransı daha da azalttığı söylenebilir. 

Bütün bu girişimlerin aslında, AK Parti’nin çoğulcu yapısının bir şekilde bozulup, daha homojen ve tek bir bileşenden oluşmasını isteyen güçlerin operasyonu olduğu görülüyor. AK Parti’nin lider kültü üzerinden siyaset yapan kadrolarının partiyi tek başına iktidara taşıyamayacağının görülmesi, partiyi MHP ile ittifaka zorladı. 

15 Temmuz darbe girişimi, sonrasında kararların hızlı bir şekilde uygulanmasının gerekliliği ve devlet içinde yapılanan terör unsurlarının temizlenme zorunluluğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin toplumda kabul görmesine neden oldu.  

Benim çözemediğim husus, 15 Temmuz’da, FETÖ unsurlarının acemice sahaya sürülüp başarısızlık üzerine kurgulanmış bu darbe girişiminde ABD’nin hangi unsurlarının rol aldığıdır. CIA’nın bir kanadı FETÖ’ye yatırım yaparken, bir kanadının bu organizasyonun Türkiye içindeki gücünün tasfiye edilmesinde Türk devleti ile işbirliği yapıp yapmadığı konusunda belirsizlikler bulunmaktadır. 

Bu sorunun zihnimde canlanmasının nedeni ise, Erdoğan, Putin ve Trump’ın siyaset tarzlarındaki benzerliklerdir. S-400 hava savunma sisteminin alınması, Rusya ile asimetrik ekonomik angajmanın ABD tarafından aşırı bir tepki ile karşılanmaması ve hatta Erdoğan’ın eğer koşullar uygun olursa ABD’nin Partriot Sistemi’nin de alınabileceğini açıklaması, ABD ve Rusya karşıtlığı üzerinden kurulacak yeni küresel jeopolitik dengede, Türkiye’nin dengeci bir ülke olacağı ile açıklanabilir. 

Trump’ın Çin’e yönelik saldırgan açıklamaları ve bunun sahadaki uygulamaları böyle bir güç dengesinin oluşabileceğini gösteren önemli emarelerdir. Elbette bu güç dengesini bozmak isteyen karşıt odaklar da vardır. 

ABD’nin 25 eyaletinde çıkan olaylar, küresel sermayenin ekonomik, siyasi ve toplumsal olaylarla ulus devletleri etkileme girişimlerinin olabileceğini düşündürüyor. 

Türk siyasetinde bundan sonra ne olur sorusu önem kazanıyor. ABD’de yaşanan olaylara benzer birtakım kitlesel olaylar yaşanabilir mi? Bu olayları ne tetikleyecek? Olası olaylara karşı hükümetin tutumunun yaratacağı zaaflar, yeni ittifaklara yol açar mı? Bu sorular, alt sorularla açılabilir. 

Reklam

Eğer, Erdoğan, Putin ve Trump’ın, ulus devlet anlayışının temsilcileri olduğu hipotezi doğru ise ve ABD’deki olaylar da kurgulanmış veya ortaya çıktıktan sonra yön verilen türden toplumsal olaylar ise, bunun Rusya ve Türkiye’ye farklı şekillerde sıçraması mümkündür. 

ABD, Rusya ve Türkiye’de bu tarz toplumsal olaylar baş gösterirse, küresel sermayenin üs olarak kullandığı Çin ile ABD arasında sıcak bir çatışmanın yaşanması güçlü bir ihtimal olur. Ulus devletler ve küresel sermaye arasında bir yenişememe, yani pat durumu, oluşursa, Türkiye’deki siyasi ittifaklarda da bir değişimin olması mümkün. 

Fehmi Koru’nun Habertürk Televizyonu’nda yapmış olduğu açıklamada, yeni kurulacak partilerin AK Parti’nin koalisyon ortağı da olabileceğini açıklaması, zihnimde uzun zamandır dönüp duruyordu. 

Geleceği anlamaya yönelik yapılan her tahmin, spekülatiftir; ama Korona sonrası ortaya çıkacak olaylarla devlet ve sermaye güçleri arasında bir denge oluşursa AK Parti’nin yeni ortağı Deva Partisi olabilir. Yok eğer ulusalcı trend devam ederse, Erdoğan siyaset sahnesinde olduğu sürece onu yenmek çok kolay olmayacaktır. Bu durumu küresel güç mücadelesinin sonucu belirleyecektir.

3 YORUMLAR

  1. Sayın yazar! Sizin bir okuyucunuz olarak Haddim olmadan size nacizane tavsiyem! Olaylara Türk usulu yaklaşmak.yerine
    Ahmet Nesin ve Fehmi Koru gibi yazarları okuyarak onlardan faydalanabilirsiniz.
    Ćünkü, bunların Birisi Dindar, birisi Ateist. Yalnız, ikisin’ın ortak özelikleriden bazıları
    şunlar araştırmacı yazar, olmalari ve ayni zamandada olaylara duysusal değil tarafsız yaklaşıp iftira ve hakaretten uzak doğrur bilgileri okuyucuları ile paylaşmaları.
    Hoşca kalın.

  2. Teşekkürler Nurdan hanım, araştırma kısmındaki tavsiyeniz dikkate alacağım. Fehmi Koru bir ekol, yazılarının sıkı takipçisiyim. ANCAK iftira ve hakaret kısmını anlayamadım. Yazının içinde iftira veya hakaret içeren bir kısım gösterirseniz. Bunu da dikkate alırım.
    Teşekkürler yorumunuz için.

  3. Sayın önder, nurdan ablanın kırık türkçesine ve kusuruna bakmayın lütfen, aslında kendisi ileriye yönelik olarak sizin “iftira ve hakaretten uzak” bir yazarlık çizgisi tutturmanızı tavsiye ediyor da olabilir…
    Sonuçta; dervişin fikri neyse, zikri de oymuş!

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here