Sokağın bir günlük sesi…

0

Bu haftaki köşe yazımda siyasilere yer vermeyeceğim. Kim kime ne diyor, hangi bakanlık kaç yılda kaçıncı bakanı harcıyor ve hangi şark kurnazı vekil aklımızla yine nasıl dalga geçiyor? Bunların hiçbirine değinmeyeceğim. Sizlere bugün sadece sokağın bir günlük sesini dinleteceğim ya da o sesleri yazıya dökeceğim.

Ama önce…

Bi kahve molası…

Sizi bir kahve ustasıyla tanıştırmak, kendisiyle birbirinden farklı kahve aromaları arasında ve kahvenin tarihi içinde yaptığımız lezzetli bir yolculuğa götürmek istiyorum. Kahve ustası Mehmet Gönenli aslında kahve yapmayı hiç bilmediğini kahve ile alakası bile olmadığını belirtiyor. Ta ki yıllar önce çalıştığı kurumda müdürü kendisinden bir kahve yapmasını isteyene kadar. Yaptığı kahvenin beğenilmemesine içerleyen Mehmet usta bunun üzerine hırs yapıyor ve bırakın bir kahveyi iyi yapmayı tarifini kimseyle paylaşmadığı hepsi birbirinden lezzetli değişik aromalı kahveler keşfedip yapmaya başlıyor. Tabi bize de o güzel aromalardan biri olan beyaz kahvesini de kendi elleriyle yapıp ikram ediyor.

Biz kahvemizi yudumlarken o başlıyor kahvenin tarihçesini anlatmaya

Kendisinden öğreniyoruz ki, meğer her konuda tarih boyunca bizden rol çalan emperyalist Avrupa, kahveyi de bizden çalmış ve büyük bir marka olarak ticari bir meta haline dönüştürüp yine bize satmış. Aslında kahveyi ilk bulan Yemen’in Karen köyünden Veysel Karani imiş. Mehmet ustanın anlattığına göre rivayet odur ki, bir keçi çobanı olan Veysel Karani, keçilerinin yedikçe daha da hareketlendiği bir meyve fark eder ve kendisi de tatmak ister ancak acı tadını beğenmez. Daha sonra topladığı bu meyveleri yaktığı ateşin başında otururken can sıkıntısından olsa gerek ateşe atmaya başlar. Ateşten yayılan güzel kokuları duyan Karani, attığı meyveleri ateşten alıp tadına bakar ki acılıktan bir eser kalmamıştır ve bir zindelik gelmiştir vücuduna. Elindeki meyveleri derin sohbetler ettikleri dervişhaneye de götürür ve ne olduğunu soran dervişlere keyif verdiği için “keyfe” der. Dervişler de sohbet ve ibadetlerini yaptıkları uzun gecelerde bu kahveden içerek zinde kalırlar. Keyfe zaman içinde önce Arap yarımadasına oradan da tüm dünyaya yayılmaya başlar. Zamanla da renginden dolayı adı günümüze kadar uzanan kahve adını alır. Mehmet ustanın anlattığına göre kahvenin Avrupa’ya yolculuğu ise Osmanlı ile başlıyor. II. Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusu geri çekilirken bütün malzemelerini bırakır. Tabi diğer eşyalar gibi kahvenin de bırakılması ile Avrupa bu eşsiz lezzetle tanışıyor ve yüz yıllar sonra katma değeri yüksek bu ürünü bize satmaya başlıyor.

Bu güzel kahvenin ve sohbetin ardından her yaştan insanın kahvesinin tadına bakmak için yanına uğradığı Mehmet ustanın, “Yılların Kahvesi” ismiyle tescillediği fındık, çilek, portakal, muzlu kremalı başta olmak üzere 99 çeşit aromalı kahvesi olduğunu öğreniyorum. Öte yandan son aylarda her şeye olduğu gibi kahveye de yapılan zamlar onun kırk yıllık hatırını seksen yıla çıkarır mı bilmiyorum ama artık kahvenin de tadı kalmadı.

Süt üreticisi can çekişiyor

Geçtiğimiz günlerde süte yapılan zam sütçünün yüzünü güldürmeye yetmedi. Yapılan yüzde kırk altılık zamla bir nebze olsun güleceğini uman küçük süt üreticileri tebessüm bile edemedi. Deyim yerindeyse hevesleri kursaklarında kaldı. Çünkü zamdan önce 230 TL olan süt yemi zamdan hemen sonra 250 TL ye çıktı. Konuyla ilgili olarak konuşmak için buluştuğumuz küçük süt üreticisi Süleyman Savuran’a bir dokunduk bin ah işittik. Bundan sonrasını noktasına virgülüne dokunmadan ülkemin bu cefakar üreticisinin ağzından aktarıyorum.

“Zamdan önce 230 Tl’ye aldığım süt yemi zamdan sonra 250 TL’ye çıktı. Harman zamanı 1 liradan aldığım yonca şimdi 1.75 TL. Yine harman zamanı 0.80 kuruş olan samanın kilosu şu an 1 lira 30 kuruş oldu. 20 tane büyükbaş hayvan için aylık ilaç masrafı ise ortalama 800 lirayı buluyor. Geçen yıl 150 lira olan küspe ise şimdi 250 lira. Bundan iki yıl öncesine kadar günlük üç çuval yem verdiğim hayvanlarıma şu anda bir çuval yem verebiliyorum.”

Nasıl yani?

“Eee bu kadar zamdan sonra yem almaya gücümüz yetmiyor. Yem yerine saman ve yonca vermek zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da günlük süt üretimimiz 350 litrelerden 120 litrelere kadar düştü. Yani artık üretemiyoruz. Birde üzerine elektrik mazot masrafı, bağkur ödemeleri derken iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ailecek emek verip çalışıyoruz ancak bir asgari ücretli maaşı kadar para geçiyor elimize. Size daha acı bir şey söyleyeyim benim atadan kalma imkanlarım elverdiği için şimdilik dayanıyorum ancak artık dayanamadığı için gebe hayvanını kesime veren sütçü tanıdıklarım var. Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen yine de ülkenin en vefalı kesimi biz üreticileriz. Ne baş kaldırıyoruz ne de bir sitem ediyoruz.

100 lira üstünü çeviremeyen esnaf Afet abla, üzerinden bir simit parası çıkmayan liseli genç…

Dün gece kahvemizi içtik lezzetli bir sohbet yaptık bu sabah ise sütçü ile röportajımızı yaptık ve gün içinde halletmemiz gereken işlerimizi hallettik akşam olmak üzere. Akşam trafiğinin keşmekeşliğine kalmamak için acele ile bir plakçı arıyorum amacım yeni aldığım plak çalarımda çalmak üzere birkaç plak almak. Hele bir de Frank Sinatra My Way bulabilirsem dadından yenmez. Böyle düşünerek bir antikacıdan içeri girerken buluyorum kendimi. İçerde yetmişli yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim ve isminin de Afet olduğunu öğrendiğim abla tek başına oturmakta. (Bu arada kendisine başka bir yazıma burada yer ayıracağım)  Afet abla elindeki orijinal, hiçbir çiziği dahi olmayan bir Mike Settle plağı veriyor bana. Yetmiş lira ücreti olan plak için 100 lira veriyorum. Afet abla sanırım zaten kasasında para olmadığı için yani tahminimce henüz siftah bile yapmamış olsa gerek ki cüzdanına bakıyor otuz lira para üstünü veremiyor. Yorgun yaşlı ama enerji dolu vücuduyla yerinden kalkıp yan komşuya gidiyor para bozdurmaya ama maalesef…Diğerine gidiyor yine maalesef…! Sonun da üçüncü komşuda parayı bozdurabiliyor. Düşünün akşam saatleri olmuş ama hala siftah yapamamış o kadar esnaf üç beş metrekarelik bir alanda bulunabiliyor.

Oradan çıkıyorum canım simit ayran istiyor ve bir simit tezgahının başında engelli bir simitçi ( bu vesile ile engellerinden ziyade tüm engellere rağmen mücadeleden geri durmayan tüm engelli vatandaşlarımızın Dünya Engelliler Günü’nde önünde saygı ile eğiliyorum) ben simidimi alırken liseli olabileceğini tahmin ettiğim bir genç geliyor “abi simit kaç lira” diyor. İki buçuk lira olduğunu öğrendikten sonra ceplerini kurcalıyor bozuk paraları bir araya getiriyor ama sanırım parası yetmediği için tam dönüp gitmek üzereyken simitçi yoksa önemli değil diyerek bir simit uzatıyor. Üzerinde sadece bir buçuk lirası olduğunu söyleyen genç ise o parayı verip mahcup utangaç bir şekilde simidi alıp kaçarcasına oradan uzaklaşıyor. Yani bir taraftan henüz siftah bile yapmamış Afet abla ve komşuları bir tarafta ise üzerinde bir simit parası dahi çıkmayan bir genci düşünüp üzülürken bu engelli simitçinin engel tanımaz iyilik sever cömert tavrı içimi bir nebze olsun rahatlatıyor. Sanırım hala umut var ama ne zaman nerede?

Not:2019 yerel seçimlerinde yüzde elliye yakın oy alan Akp’nin kalesi olan Samsun’a küçük bir seyahate çıkıyorum eğer oradaki esnafla da konuşma şansı durum değerlendirme imkanı bulabilirsem yine bu köşede yazıyor olacağım.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here