Son Günlerin Siyasal İslam Tartışmaları Üzerine

0

Siyasal İslam tartışmasını açan Sn. Abdullah Gül’ün arif olanın anlayacağı cümlesi şu soru cevabın içinde yer almakta:
“Siyasi İslam’ın çöktüğünü mü düşünüyorsunuz?
Abdullah Gül: Öyle, tüm dünyada. Biz bunu görüp, paradigmadan kopuşu gerçekleştirmiştik, ama sürdürülemedi.”

Paradigma aslında din açısından çok da sorunlu bir kavram değil. Neticede bütün dinlerin paradigmaları olur ve değişmez.
Dini siyasetle harmanladığınız takdirdeyse, dinin değişmez dikte ediciliğiyle politikanın (çok yüzlülük manasına gelir) değişken ve esnek yapısı arasında kalırsınız.

Sn. Gül’ün tam da kastettiği değişmez kurallara dayalı siyaset paradigmasıdır. Siyaset ödünlere, karşılıklılık ilkesine dayanır. Din ise nas’a ve kurallara. ‘Siyasal İslam’ ya da İhsan Eliaçık düzeltmesi ile ‘Siyasal Dincilik’ dünyevi bir faaliyeti uhrevi ile karıştıran bir çorbadır esasen.
Bu yavan ve sıkıcı çorbayı seçim zamanlarında cennetten rezervasyon yapan siyasetçiler tarafından servis edilirken de gördük.

Diğer taraftan tartışmaya dahil olan Altan Tan ise Sn. Gül’ü uzun süre Siyasal İslamı kullanmakla ve kendilerinin yaptığı içerden eleştiriyi göz ardı etmekle eleştiriyor.

Tıpkı Gül gibi paradigma kopuşunu tarih vererek anımsatanlar ve Altan Tan’ın da aslında bu sürecin canlı şahitlerinden olduğunu ifade edenler de var.

Hepsi de birbirinden değerli olan Gül, Tan ve sürecin canlı şahitleri yanlışa yanlış deme konusunda ayrışmıyor ama kavramı muhtemel ki durdukları noktaya göre tarif ediyor.

Öncelikle bir konudan emin olmak gerekiyor; Siyasal İslam eğer soğuk savaş döneminde kullanışlı bir anti-komünizm silahı olmasaydı, dünya tarihindeki yeri aynı olmazdı.

Daha önce de bu sütunları süslemiş olan Reagan ve Mücahid görüşmesi zamanın en kuvvetli komünist devleti olan SSCB’yi, Afganistan batağına saplamanın önemli bir parçasıydı.

Reklam

1945’de başlayıp 1991’de sona eren Kapitalizm/Komünizm, ABD/SSCB, Batı/Doğu çatışması olmasaydı, dünya tarihinde Müslümanlığın da politik katkısı son derece sınırlı olacaktı. Ve belki de Malcolm X gibi halis demokratların izinde şekillenecekti.

Oysa ki en kolay propaganda aracı olan dini duygular, Komünizm gibi dinle arası çok da olmayan bir ideolojiye karşı gayet gönül rahatlığı ile kullanılabilirdi. Nitekim öyle oldu.

Bu ülkede dini bir cemaatin paralel bir devleti teşekkül ederek, darbe ile iktidar intisap etmeye hallenecek kadar semirmesinden daha “siyasal İslami” örnek herhalde bulamayız. Bu cemaatin kurucusu ise Komünizmle Mücadele Derneğinde başlatmıştır siyasal hayatını.

Komünizmle mücadelede din her zaman işe yaramıştır. Bütün komünistler dinsiz, bütün solcular komünist, bütün muhalifler solcu, bütün farklı düşünen ve yaşayanlar muhalifti. Özetle bütün muhalifler dinsizdi.

12 Eylül’ün utancında darbenin liderinin konuşmalarını bir elde Kuran yapması komünizme olan ABD mahreçli nefretindendi. Askerler arkaik irtica kavramıyla da hoşlaşmazken, elde Kuran gezmeleri tam da bu ruh halini temsil ediyordu.

1991’de Berlin Duvarı yıkıldığında Türkiye’de darbenin ezdiği tüm muhalif kesimler güçten düşerken, neo liberal politikaların ezdiği geniş halk kitleleri, özellikle büyük kentlerde ve tabii İstanbul’da İslamcı bir çekirdekte kenetlenen, iyi örgütlü bir siyasetin etrafında toplanmaktan çekinmedi.

1994’de 2019’a kadar geri vermemek üzere yerel yönetimde, 2002’den itibarense merkezde iktidarı temellük eden partilerin ortak özelliği İslami bir algının parçası olmaktı.

Bu çekirdeğin katılaşan ve adeta taşlaşan merkezinde 1970’lerden, 60’lardan hatta 50’lerden fırlayan o arkaik anti komünist din siyasetinin izleri vardı.

Reklam

Özellikle gücün artık mutlaklaştığı ve mutlak bir zehre dönüştüğü yaklaşık son 7 yılda bu siyaset giderek toplumdan koptu.

Toplumun geliştikçe özgürleştiği, özgürleştikçe ise biçimlenir olmaktan uzaklaştığı gerçeği ile, mücadele ihtiyaç haline geldi.

Toplumsal muhalefetin budanması için her yolun mübah olduğu dönemlerde, sert bir kutuplaşma siyasetinin tüm noksanları ile malul bir ideolojiye sırtını dayamak başlı başına bir sorundu.

İktidar 2015’ten sonra yanına aynı jenerasyonun diğer sert ideolojisini aldığında işler daha da zorlaştı.

Siyasal İslam ve Ultra Milliyetçi Siyaset birlikte sahneye çıktı. Tıpkı 1970’lerin anti komünizm günlerindeki Milliyetçi Cephe gibi.

Siyasal İslam ya da Siyasal Dincilik soğuk savaş döneminin Amerikan Propaganda makinesinin genleriyle oynadığı bir üretim hatasıdır.

Amerikanın 1991’den sonra ihtiyaç fazlası ıskarta olarak kenara atmasına rağmen, zamanında verdiği hormonla hayatını uzun süre idame edebilmesi işin en acı yanı olarak kayda geçiyor.

Amerika soğuk savaşın bitiminden tam 10 yıl sonra kendi Mr Hyde’larıyla, New York’u ateşe veren uçakların kokpitinde yüzleştiğinde iş işten geçmişti.

Türkiye kaybettiği onca yıla ve insan kaynağına bakılırsa soğuk savaşın yenik ülkelerinden biridir.

Siyasal İslam ya da dinciliğin bize bıraktığı bakiyeyle vedalaşmak, demokratik siyasete adım atmak bu yenilginin izlerini yavaş da olsa silecektir.

Abdullah Gül de, Altan Tan da, tam bunu söylemektedir.

NOT:
Siyasal İslam’a dair daha önceki yazılarım:

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here