Sorun İslam’ın radikalleşmesi mi, yoksa radikalizmin İslamileşmesi mi?

0

 Radikalizm bir lanetliler ideolojisidir, lanetliler ise sefalete itilmiş, çareyi sistemlerin bilindik yöntemleri dışında arayan yoksul topluluklardır. 

Bunlar yeni çağın seçili şeytanlarıdır. 

Bunlar devrimci değiller, siyasi birtakım argümanları olsa da eylemleri daha iyi bir düzen kurma üzerine değil, yıkma üzerindedir. 

Çünkü bunlar sistemi değiştirmeye çalışmıyorlar, sistemden intikam almaya çalışıyorlar. 

Günün İslam’ını rehin alanda radikalistlerin bu intikam içgüdüsüdür.  Bunlar birtakım idealler adına İslam’ı bir yere veya hayatlarına hakim kılmaya çalışmıyorlar, çağın lanetlileri olarak gelecek umutlarını yok eden büyük şeytanlardan –kapitalist dünyadan- intikam almaya çalışırken İslam’ı kullanıyorlar. 

Elbette onlara uhrevi birtakım amaçlar veren akıl babaları var, ama bunlar okumuyor, dinin felsefesine veya amacına uygun hareket etmiyorlar; o nedenle ortada radikalleşen bir İslam yok, İslam üzerinden radikalleşen bir isyan var. 

Bu isyana iştirak edenler ise itildikleri varoşlardan çıkış ararken bunu İslam üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorlar. 

İslam yeryüzünün lanetlilerinin yeni ideolojisi durumuna gelmiştir. 

Radikalizm lanetlilerin isyanı olarak komünizmden sonra İslam’a sarılmıştır. 

Daha açık bir ifadeyle sistem kenara ittiklerini komünizmden sonra İslam’ın şahsında yeşil isyana sarılmak zorunda bırakmıştır. 

Bu olayın bir yanında eline silah verilenlerin İslam üzerinde büyük ideallere inandırılması olsa da bu kapitalist dünyanın var ettiği eski bir isyanın devamıdır. 

Tek fark, isyanın renginin bu sefer kırmızı değil, yeşil olmasıdır.  

Yani tek yenilik isyan ruhunun yeşile dönmesi -yani İslamileşmesi- ve kendisini lanetleyenlerden intikam almaya yönelmesidir. 

Komünizm Sovyetlerin yıkılışından bu yana isyan bayrağını İslamcı radikalistlere devretmiştir ve o günden bu yana komünistler basit çevrecilere dönüşürken, radikal İslamcılar yeni isyanın hareket motoru olmuştur. 

Batının bu konudaki tavrı samimiyetten uzaktır, çünkü bunun temelinde kendi bencil politikaları yatmaktadır.  

Bu, komünist isyancılar döneminde de böyleydi, bugün de böyledir. 

Ama doğaldır ki her bölge kendi isyancısını ürettir; bunun İslam coğrafyasında boy vermesi tesadüf olmasa da, her isyanın özgül koşullara bağlanması doğru değildir. 

Kaldı ki sorun zaten İslam coğrafyasıyla sınırlı değildir. 

O nedenle radikalizm bir perspektif olarak bütün kodlarıyla birlikte ele alınmalıdır. 

Bu isyanın bir sebebin İslam’ın radikalleşmeye açık olması – ki tüm dinler buna açıktır- veya batılı devletlerin bölgedeki bencil emelleri olsa da, yalnızca bu yaklaşım olayı anlamaya yeter değildir.  

Bir isyanın başka bir isyana emsal teşkil etmesi ise doğal bir neticedir ki, bunun yalnızca İslam’la izahı bizi bir sonuca götürmeyecektir. 

Müslümanlar bugün yalnızca bölgelerinde değil, tüm dünyada yeni çağın lanetlileri olarak alınıyorlar. 

Bunun böyle görülmesi için özel bir çabanın gösterildiğini söylemek zor olsa da birilerin bu yargıyı beslemek için boş durmadığı da ortadadır; ama bunu İslam’a dönük küresel bir mücadelenin sonucuna başlamak da doğru değildir. 

Yani dinlerin birbiriyle rekabeti olabilir, ama bu yaşananlara cevap teşkil edecek kadar güçlü bir argüman değildir. 

İslam, komünizm sonrası radikaller için bir başkaldırı ideolojisine dönüşmüştür; bu en azında yoksul Müslümanlar için öyle; çünkü İslam’ın evrensel bir karakteri olsa da bu yeni çağın isyancılarına uygun bir başkaldırı ideolojisi olabilecek kadar değildir. 

Kaldı ki dün radikalleri cezbeden şey ne ise, bugün de odur.

Yani aslında komünizmde olduğu gibi radikalleri cezbeden şey bir ideoloji veya felsefenin derinliği değildir, şiddetin bizzat kendisidir. 

Şiddet tüm zamanlarda kenara itilmiş insanların kurtuluş akidesi olmuştur; yeter ki onları mobilize edecek bir lider ve ideoloji olsun.  

Kur’an’ın cihatta dair kelamları ise diğer kutsal kitaplardaki gibi herhangi bir isyancı için ortalama bir akideden öte değildir.   

Afrika’daki sefalet neden kendisini bu tür bir radikalizmle göstermiyor?   

Kuşkusuz Afrika’da yoksul insanları bu düzeyde mobilize edecek ortak bir din, dil, lider ve ideoloji yoktur, mücadeleleri o nedenle yerel veya ulusal sınırlar içinde kalmaktadır.

Ama Afrikalı Müslümanlarda bile durum bu değildir, çünkü ortak bir dil yoksa bile artık ortak bir din vardır.

Örneğin Nijerya’da, Boko Haram örgütü bir lider ve ideolojiden sonra benzer bir isyan bayrağı çekmiş, şiddete yönelmiştir. 

Yani kısacası radikalizme sapmanın unsurlarından biri kenara itilmiş olmak olsa da buna bir ideoloji ve lider gerekmektedir.  

Buna göre zannımca radikal İslam’ın tek başına gelişmesinin güçlü bir temele sahip olduğunu söylemek kolay değildir; dahası, bunun illahir devam edebileceğini söylemekte ise daha zordur. 

Ben şahsen bunun daha çok verili bir dönem için geçerli olduğunu düşünüyorum ve bu dönem geçtiğinde bununda normalleşmeye yöneleceğini…

Bu okuma elbette şimdilik radikal İslam’ın devşirdiği insan sayısındaki artışı açıklamaya yetmiyor, ama şiddet ihtiyacının temellerinin yalnızca İslam’a dayamakta doğru değildir; çünkü bu böyle olsaydı bugün dünyanın uğraştığı radikal İslamcı sayısı bundan kat kat fazla olurdu.  

Görüldüğü gibi radikal İslam aslında bir okumadır ve bu okumanın içinde İslam medeniyetinin yarattığı değerlerin inkarı bile vardır; kaldı ki Kur’an diyen de, yani argümanlarını Kur’an’a dayandıranların yaptığı da bir çeşit okumadan başka bir şey değildir ve aslında bugün karşımıza çıkan her Müslümanın cihatçı kesilip kellemizi kesmeye yönelmemesinin nedeni de bu okuma farkından gelmektedir. 

Yani kısacası radikalleşme bugün gücünü İslam’dan alsa da bu şartların var ettiği bir alışveriştir, neden kaybolduğunda bu alışverişte kaybolacaktır.  

Kısacası radikalleri cezbeden şey İslam’ın bir okuma şekli olsa da bu, İslam’ın felsefesi değildir, kör şiddetin bilindik efsanesidir; coşku ve kendinden geçmişliğin altında elbette dini sebepler var, ama o yalnızca eylem ve şiddet olgusunu tamamlamak içindir.

Dolayısıyla karşımızdaki şey İslam’ın radikalleşmesi değil, radikalizmin İslamileşmesidir.  

Bu nedenle, IŞİD gibi yapılara katılanların sorunu da İslam’ı bir bölgeye hakim kılmak değil, sistemden düşürüldükleri sefaletin intikamını almaktır. 

Savaş meydanlarında şiddet öfkeyle buluştuğunda intikamın kimden alındığının görünmez olduğu ise zaten bilinmektedir.  

Örneğin Hitlerin davasına kurban olarak Yahudi ve Çingenleri seçmesi ile IŞİD’in kendilerinden olmayanları seçmesi amacın farklı araçlarla hayata geçirilmesi dışında ciddi bir fark yoktur.

Sonuçta bu tür yapıların amacı güç yetiremedikleriyle –örneğin Hitlerin ABD, IŞİD içinde bu İsrail oldu- kendilerini tüketmek değil, güç yetirdikleriyle bir suç ortaklığı yaratmak ve bu suç ortaklığı üzerinden kanlı davanın mistik zırhını tamamlamaktır. 

Çünkü bunları bir araya getiren şey müminlerin sabrı değil, şeytanların öfkesidir. 

Sefaletin çarkı döndüğü müddetçe kendisini kenara itilmiş hisseden insanlar olacaktır. 

Ne yazık böylelerinin kısa vadede kendilerini bulması, o önemsizlik duygusundan sıyrılarak kurtulması genelde bir kimlik, inanç veya ideolojiye mümkün olmaktadır. 

Eskiden beri bu böyledir. 

Bir zamanlar bu hisle boğuşanların kendilerini komünist ideolojiyle bulmalarının nedeni oydu. 

Bugün de İslamcılar kendilerini komünistler gibi sefaletin kol gezdiği, medeniyetin görmezden geldiği yerlerde aynı şiddet sarmalıyla göstermektedir, ellerinde silah kendilerini düşürenlerden intikam almaya çalıştıklarını düşünüyorlar. 

Lanetlilerin ideolojisi bu, kenara itilmişler güçle tanışınca kendilerini önemli hissetmektedir ve ellerindeki gücün mahiyeti hakkında bir fikirleri olmadan iş uhrevi bir amaç olunca her şeyi değiştirebileceklerini düşünmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here