Suriye’den kaçan mültecilerin hepsi Avrupa’ya gitseydi ortada Avrupa demokrasisi kalmazdı..

0

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısı devam ederken parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında değerlendirmelerde bulundu. 

MKYK toplantısında iç ve dış politika konularını görüştüklerini söyleyen Çelik, Ayasofya Camisi’nin yeniden açılmasıyla ilgili de kapsamlı bir değerlendirme yaptıklarını belirtti. Terörle mücadelede şehit düşenlere Allah’tan rahmet dileyen ve MKYK toplantısı sürecinde Artvin’deki gelişmeleri de takip ettiklerini aktaran Çelik, Artvin’e geçmiş olsun dileklerini iletti. 

Ermenistan tarafından Azerbaycan’a gerçekleştirilen saldırganlığın da gündemlerinde olduğunu belirten Çelik, “Ermenistan ayağını denk alsın, bu şekildeki saldırganlık hiçbir şekilde kabul edilemez, haddini bilmesi lazım. Azerbaycan’ın yanında Türkiye vardır. Türkiye her zaman her şart altında Azerbaycanlı kardeşlerinin yanında olacaktır. Ermenistan saldırganlığı cüretkar bir saldırganlık olarak hiçbir hukuk tanımadan bir kere daha yeni bir aşamaya geçmiş oldu. Ermenistan’ı bu tip saldırganlıktan uzak durmaya çağırıyoruz, Türkiye’nin Azerbaycan’ın her zaman yanında olduğunu bir kere daha ifade ediyoruz.” diye konuştu. 

“Soykırıma karşı yeterli bir cevap verilmiş değil”

Srebrenitsa Soykırımı’nın 25’inci yılı olduğunu hatırlatan ve bu sürede acının dinmediğini vurgulayan Çelik, bunun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın göbeğinde gerçekleşen en büyük katliam ve soykırım olarak gündeme geldiğini anımsattı. 

Çelik, Birleşmiş Milletler üniforması giyen Hollanda askerlerinin buradaki masum Boşnakları kendilerine sığındığı halde Sırp katillere teslim ettiklerini hatırlatarak “Daha sonrasında da bu Sırp katillerle oradaki Birleşmiş Milletlerin Hollandalı komutanının karşılıklı hediyeleşmesine dair fotoğraflar insanlığın hafızasına kazınacak şekilde gündeme düşmüştü.” dedi. 

Hollanda Yüksek Mahkemesinin 2019 Temmuz’unda verdiği kararda yüzde 10 civarında bu kişileri sorumlu tuttuğunu söyleyen Çelik, “Ama bilinen şey şudur; bu bir soykırımdır ve orada Birleşmiş Milletler üniforması giyen Hollanda askerleri bundan sorumludur. Aradan geçen 25 yıla rağmen bununla ilgili ciddi bir yargılama yapılmamıştır. Sadece Yüksek Mahkemenin Hollanda’da verdiği bir karar var, o da bu askerleri kısmen sorumlu tutuyor. İnsanlığa karşı suçların cezasız kalmasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak halen hafızalarımızdadır.” dedi. 

Çelik, Kültür Bakanlığı döneminde, Srebrenitsa anmalarına katıldığını belirterek “Bu acıyı halen yaşayan, orada evladını, eşini, çocuğunu, ailesini kaybetmiş Boşnak anneler bu mücadeleyi sürdürüyorlardı. Tabii bu mücadele Boşnak annelerin verdiği büyük mücadele ile dünyaya duyuruldu ama dünya buna gereken cevabı vermedi. Halen uluslararası ceza yargılaması bakımından Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirilmiş bu soykırıma karşı yeterli bir cevap verilmiş değil.” değerlendirmesinde bulundu. 

Esas düşünülmesi gereken konunun bir daha benzer soykırımların yaşanmaması konusu olduğuna işaret eden Çelik, “Aradan geçen bu 25 yılda dünya ne öğrendi, neyi hayata geçirdi diye değerlendirmek lazım. O gün dünyanın gözü önünde, Avrupa’nın göbeğinde bu gerçekleşebiliyorsa dünyanın başka yerlerinde de gerçekleşebilir ve bunun olmaması için ne yapmamız gerekir diye düşünmek, buna dönük tedbirler almak, hukuki açıdan, yargılama açısından ve askeri açıdan tedbirler almak gerekiyordu.” dedi. 

“Dünya seyretmeye devam ediyor”

“Maalesef bu konuda bir adım bile ileri gidilmediğini söyleyebiliriz.” ifadesini kullanan Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Örneğin Libya’da Hafter’e Fransız güçlerinin destek verdiği açık biliniyor, pek çok ülkenin Hafter güçlerine destek verdiği biliniyor. Şimdi Hafter’in terk ettiği yerde toplu mezarlar ortaya çıkıyor. Birleşmiş Milletler bu toplu mezarların incelenmesi ile ilgili bir girişim başlatıyor, temmuz ayında başlayacak bu mezarların incelenmesi ama bu Srebrenitsa’dan sonra bir daha bunlar olmasın diye dünyanın ders çıkarmadığının bir başka örneğidir. 

Aynı şekilde Suriye’de rejim kimyasal silah kullandı, savaş uçaklarıyla halkını bombaladı, buna karşı da dünya bir şey yapmadı. Halen Myanmar’da Arakanlı Müslümanların başına gelenler açıktır, orada da bir soykırım yaşanıyor. Üstelik ‘soykırım’ ifadesi Birleşmiş Milletlerin oradaki temsilcilerinin açık bir şekilde yazdığı bir ifadedir. Aynı Sırp ordusundan ve Sırp ordusunun içindeki o akrepler denilen Sırp özel kuvvetlerinin gerçekleştirdiğine benzer şekilde Myanmar’daki soykırımı da doğrudan Myanmar ordusunun gerçekleştirdiği bilinmesine rağmen dünya bunu da seyretmeye devam ediyor. Dolayısıyla bütün bunlar Birleşmiş Milletlerin bütün bu organizasyonların 25 yıl boyunca kendini bu tip katliamların, soykırımların olmaması konusunda donatamadığını daha da geriye gittiğini gösteriyor.”

Çelik, Türkiye’nin bir daha Srebrenitsalar olmaması konusunda kararlılığa sahip bir ülke olduğuna işaret ederek “Gerek Libya’da buna izin vermemek konusunda gerekse Suriye’de buna izin vermemek konusunda Türkiye elinden geleni yapmaktadır. Eğer biz bu mültecileri, bu kardeşlerimizi, ölümden kaçan Suriyeli kardeşlerimizi topraklarımızı almasaydık, Kobani’deki Kürt kardeşlerimizi topraklarımıza almasaydık onların da başına Srebrenitsa’da olanların bir benzeri gelebilecekti. Ya da Türkiye meşru Serrac hükümetine destek vermeseydi Fransa’nın ve bazı ülkelerin destek verdiği Hafter’in benzer katliamlara imza atacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur.” diye konuştu. 

Srebrenitsa’da yaşanan acıların emsalsiz olduğunu ve hiçbir şeyle mukayese edilemeyeceğini söyleyen Çelik, “Srebrenitsa’yı anarken de benzerlerinin olmaması için neler yapılması gerektiği konusunda bir doğrultuya, bir tefekküre, bir siyasi eylem planına ihtiyaç olduğu da açıktır.” dedi. 

Tüm bunlar varken Avrupa Parlamentosunun bunları konuşmak yerine Türkiye karşıtı konuları gündemine almaya devam ettiğine dikkati çeken Çelik, “Akdeniz’de İstikrar, Güvenlik ve Türkiye’nin Konumu adlı bir oturum yapıldı. Burada bir Fransız parlamenter Avrupa medeniyetinin düşmanı olarak tanımlıyor Türkiye’yi. Tabii bu Fransız zihniyetine bir kere daha bu Hafter’e verdikleri desteği ve bu toplu mezarların Avrupa medeniyetinin neresine düştüğünü hatırlatmak isterim.” ifadelerini kullandı. 

Çelik, Türkiye’nin Suriye’den göç eden mültecilere kapılarını açtığını hatırlatarak şunları kaydetti: “Unutmamaları gerekir ki eğer Türkiye, Suriye’den kaçan mülteci kardeşlerimizi ölümden kurtarmak için topraklarını açmasaydı, bunların hepsi Avrupa’ya gitseydi, bugün ortada Avrupa demokrasisi diye bir şey kalmazdı, bütün aşırı sağcılar iktidara gelirdi. Türkiye yönettiği göç politikasıyla esasında Avrupa demokrasilerini korumuştur. Daha ortada ciddi bir göç problemi bile olmadan Avrupa’da ilk defa AfD denilen aşırı sağcı parti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir faşist parti ilk defa mecliste yer almıştır. Nazi bağlantısı olduğu düşünülen kişiler milletvekili olabilmiştir. Fransa’daki durum ortadadır, Hollanda’daki durum ortadadır. Le Pen’den Wilders’e kadar bunlar daha göç tehlikesi ufukta gözükür gözükmez Avrupa demokrasilerini de istismar ederek ve sömürerek bir korku iklimi yaratarak çeşitli parlamentolarda yer aldılar ya da iktidar alternatifi haline geldiler. Eğer Türkiye bu Fransız parlamenterin Avrupa medeniyetinin düşmanı olarak küstahça tanımladığının tam tersine Türkiye bu yapılanları yapmamış olsaydı bugün ortada ne Avrupa demokrasisi kalırdı ne Avrupa medeniyeti kalırdı, bütün bir Avrupa faşistlerin elinde kalırdı.”

Çelik, Avrupa Birliği (AB) Dış Politika ve Güvenlik İşleri Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Siz Avrupa ordularını seferber eden Papa 5. Pius gibi konuşuyorsunuz” ifadelerini aktararak “Bunların ne kadar büyük bir savrulma içerisinde olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Tabii Borrell’in buradaki yaklaşımını doğru buluyoruz, işlerimizi müzakere ile konuşmakla çözebilmeliyiz ama bir demokrasi okulu, bir insan hakları okulu olarak bilinen Avrupa Parlamentosunun bu tip fanatiklerin elinde kalması da maalesef son derece kaygı verici bir durumdur.” diye konuştu.

Avrupa’daki aşırı sağın antisemitist siyasetini, Avrupa değerlerine düşman olan siyasetini siyasi bir “matruşka” ile örtmeye çalıştığını dile getiren Çelik, şunları söyledi:

“Bu matruşkanın en tepesinde Erdoğan fobi var, Erdoğan düşmanlığı var. Onu kaldırdığınız zaman altından Türkiye düşmanlığı çıkıyor, onu kaldırdığınız zaman İslam düşmanlığı çıkıyor. Şimdi bu çerçevede kendilerini gizleyerek bir siyaset yapmaya çalışıyorlar. Aslında çok derinlerde İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’ya büyük acılar yaşatmış olan antisemitizmin ve Avrupa Birliği’ni kuran Avrupa değerlerine düşmanlığın da var olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bugün İslam düşmanlığına, Erdoğan düşmanlığına, Türkiye düşmanlığına sessiz kalanların yarın bir gün bu faşistler bu hatlar üzerinde ilerledikçe demokrasilerini korumakta zorda kalacaklarına, Avrupa değerlerini korumakta zorda kalacaklarına dair kendilerini uyarıyoruz. Dolayısıyla Türkiye düşmanlığı, İslam düşmanlığı, Erdoğan düşmanlığı hattından ilerleyenlerin yarın bir gün Avrupa’nın gerçek demokratlarını hedef alacağı konusunda kuşku yoktur.” 

Avrupa’da demokrasi ve insanlık bilincinden kuşku duymadıkları, medeniyetler ittifakına ve diyaloğa inanan çok sayıda arkadaşlarının bulunduğunu belirten Çelik, “Onların demokrasilerini koruma barikatını İslam düşmanlığı, Erdoğan düşmanlığı ve Türkiye düşmanlığı yapanlar çerçevesinde kurması lazım. Eğer demokrasiyi savunma barikatını bu düşmanlıklarla mücadele şeklinde kuramazlarsa o faşistler buraları geçtikten sonra Avrupa değerlerine düşmanlığı yeniden gündemlerine alacaklar, Avrupa Birliği’ni hedef alacaklar ve antisemitizmi yeniden diriltmeye çalışacaklar.” dedi. 

“Fransa Cumhurbaşkanı toplu mezarların üstünü örtemez”

Fransa’dan, Libya politikasıyla ilgili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve Türkiye’ye dönük yapılan bütün saldırıların sebebini bildiklerini belirten Çelik, burada bir oyun oynanmaya çalışıldığına dikkati çekti.

Bir yandan Hafter’e destek verenlerin bir yandan da Hafter ile Serrac arasında ara bulucu olmaya çalıştığını ifade eden Çelik, şunları kaydetti:

“Hafter’e verdikleri destek, Libya halkına toplu mezarlar olarak döndü. Bunları uyardık, ‘Bakın bunu yapmayın, daha önce bunları Ruanda’da, Cezayir’de yaptınız’ diye. Şimdi bunu çok çarpıcı hale getiren ahlaksız bir jestte bulundular. Cezayir’e yönelik yapmış olduğu bir jesti işittik. Savaş ganimeti olarak el konulup Fransa’ya götürülen ve müzede sergilenen Cezayirli mücahitlerin kafataslarından 24 tanesini iade etmişler. Düşünebiliyor musunuz Cezayirli mücahitlerin cesetleri bir direniş sembolü olmasın diye bunların kafataslarını alıp Fransa’ya götürdüler. Tam 171 yıl boyunca mukavva kutularda, pespaye bir ortamda bunları sergilediler, üstelik müze yaptılar nasıl bir zihniyetse bu.”

Fransa’nın Libya’da da insanlığa karşı suç işleyen birtakım gruplara destek verdiğini vurgulayan Çelik, “Fransa’nın Türkiye’ye söyleyeceği hiçbir söz yok. Fransa Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanımızı, Cumhurbaşkanımızın meşru Serrac hükümetine verdiği desteği hedef alarak oradaki toplu mezarların üstünü örtemez. Türkiye’nin bu konularda vereceği hiçbir hesap yoktur.” dedi.

Çelik, Fransa’nın sömürge geçmişiyle hesaplaşmasında fayda olduğuna işaret ederek Cezayirli mücahitleri rahmetle andı.

“Çocuklar nasıl kayboluyor”

Sosyal medyada, “yabancı bir alışveriş sitesi üzerinden kaçırılmış çocukların pazarlanması”nın gündem olduğunu belirten Çelik, “İşin bize yansıyan bir boyutu söz konusuysa güvenlik birimlerimiz, adliyemiz inceleyecektir. Bu gündemi ilgililere bildirdik.” diye konuştu. 

Çelik, Avrupa’da kayıp çocuklar meselesinin çok büyük bir yara haline geldiğine dikkati çekerek AK Parti İstanbul Milletvekili Serap Yaşar’ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde “Avrupa’da kayıp ve mülteci göçmen çocukların durumu”nu araştıran bir raporunun olduğunu kaydetti.

Bu rapora göre, 2017-2019 arasında Almanya’da 11 binin üzerinde, Fransa’da 6 bin, İtalya’da 20 bine yakın, İspanya’da 9 bin 218 mülteci çocuğun kayıp olduğunu aktaran Çelik, “İsveç’te 2009-2019 arasında 4 bin 659 çocuk kayıp. Hollanda, İngiltere diyerek bu rakamlar gidiyor. Bu kadar güçlü istihbarata sahip olan, bu kadar güçlü devletlerin bu kayıp çocukların nerede olduğunu bulamaması hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir.” diye konuştu.

“Bu çocuklar nasıl kayboluyor? Bu çocuklar kimler tarafından kaçırılıyor? Organ, fuhuş mafyası ve benzeri organizasyonlarla mücadelede elde edilen bir sonuç var mıdır?” diye soran Çelik, birçok göçmen çocuğun ölü bulunduğuna ya da hiç bulunamadığına, birtakım kayıpların ise hiç kaydedilmediğine dikkati çekti.

“Sağlam bir gerekçe yok”

Kaybolan ve ailelerinden ayrı kalan çocukların toplamının 100 bin civarında olduğunun tahmin edildiğini belirten Çelik, “Bu çocuklar hepimize, insanlığın onuruna ve şerefine emanettir. Herkesin insanlık onurunu, şerefini koruyacak şekilde bu çocukların peşine düşmesi gerekir.” dedi.

Çelik, bu konuyu takip etmeye ve Avrupa’daki muhataplarına iletmeye devam edeceklerini dile getirdi. Kovid-19’la ilgili Türkiye’ye dönük seyahat yasaklarını da yakından takip ettiklerini aktaran Çelik, şunları kaydetti:

“Bunların hiçbirinin sağlam bir gerekçesinin olmadığını söylemek isterim. Türkiye bu süreci başarıyla yönetmiştir. Türkiye’nin tedavi protokollerinin ne kadar başarılı olduğu görülmüştür. ‘Muğlak devlet verileri’nden bahsediliyor, Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü ile ve diğer mekanizmalarla şeffaf bir ilişki içerisindedir. Biz, bütün misafirlerimizi kendi koyduğumuz kurallar çerçevesinde, izin verdiğimiz ülkelerden bekliyoruz. O ülkelerden Türkiye’ye dönük olarak bir seyahat yasağı konulması son derece yanlıştır. Türkiye’nin tedavi protokolleri ve Kovid-19’a karşı aldığı önlemler her bir misafirimizi korumaya yeterlidir. Gerekli tedbirler çerçevesinde bu yasakların objektif kriterlerle değerlendirilmesi gerektiğinin bir kere daha altını çiziyoruz.”

“Bedeli ödenmiş bir demokrasimiz var”

Çelik, 15 Temmuz’un yıl dönümüne gelindiğini hatırlatarak bu tarihin, hiçbir zaman unutulmaması gereken bir işgal girişimine karşı milletin topyekun direnişinin sembollerinden biri olduğunu vurguladı.

Bütün bir milletin kendi demokrasisine sahip çıkmasının, toplumsal bünyesini demokrasi konusunda bu kadar kuvvetli tutmasının, herkesin o gün işgal girişimine karşı sokaklara dökülmesinin demokratik sistemlerde çok nadir görüldüğüne işaret eden Çelik, şöyle konuştu:

“Neredeyse vatandaşımız dünya demokrasi tarihini yeniden yazacak şekilde demokrasisini hak ettiğini, demokrasi için bedel ödediğini, milletin egemenliği için bu topraklarda sahiplenilmiş demokrasi kavramıyla tanımlanabilecek bir aşamaya ulaştığını bütün dünyaya göstermiştir. Çok net bir şekilde söylüyorum, bütün örneklerine sahiplenilmiş demokrasi kavramı gözüyle bakıldığında 15 Temmuz’da yaşanan durum, dünyada demokrasi tarihini yeniden yazdıracak kadar önemli bir direnişi işaret etmektedir. Bu, darbelere, demokrasimizi enfekte etmek isteyenlere, demokrasimizi vesayet yoluyla zehirlemek isteyenlere, demokrasimize karşı suikast girişimi niyetinde olanlara karşı ne kadar bağışıklık kazanmış sağlam bir bünyeye sahip olduğumuzun bir göstergesidir. Sahiplenilmiş, bedeli ödenmiş, hak edilmiş bir demokrasimiz var.”

“15 Temmuz’un anlamına uygun anma olacak”

FETÖ’nün Türkiye’yi işgal etmesine, “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” iradesini ortadan kaldırıp “sapık bir dini rejim” kurmasına karşı bütün milletin topyekun direndiğini belirten Çelik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TSK ve Emniyet içindeki demokrasiye bağlı bütün birimlerin, yargı mensuplarının milletle beraber bu direnişi gerçekleştirdiğini hatırlattı.

Çelik, esas olanın, her bir vatandaşın darbeye karşı geliştirdiği şuur ve darbeye direnirken şehit olanların aziz hatırası olduğunu vurgulayarak onların hatırası önünde saygıyla eğildiklerini söyledi.

Bu sene de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında bir devlet, millet töreni olacağını, şehit aileleriyle bir araya gelineceğini aktaran Çelik, 15 Temmuz’un anlamına uygun bir şekilde anılacağını kaydetti.

“Allah, bize bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın diye bir duamız vardır. Cenabı Allah bu milletimizin, bu ülkedeki kazanımlarımızı korumak için ödediği bedelleri bir daha ödetmesin.” diyen Çelik, bunun için 15 Temmuz’daki şehitlerin aziz hatıralarına, onların yürüdüğü onurlu yola sahip çıkmanın, herkesin boynunun borcu olduğunu vurguladı.

“Ayasofya cami ve kültürel miras olarak insanlığa görkemini göstermeye devam edecek”

Ayasofya Camisi’nin Danıştay’ın verdiği karardan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararnameden sonra 86 yılın ardından ibadete açıldığını anımsatan Çelik, geçmişte bu konularda alınan bazı kararların millete acılar yaşattığını ifade etti. 

Ezanın 16 Haziran 1950’de Menderes hükümeti tarafından özgürleştirildiğini dile getiren Çelik, birkaç nesildir de Ayasofya’nın camiye dönmesiyle ilgili büyük bir arzu ve beklentinin millet tarafından gündeme getirildiğini, zaman içinde çeşitli aşamalardan geçilerek bugün bu noktaya gelindiğini söyledi. 

Ayasofya’nın tarihin büyük bir bölümünde olduğu gibi cami olarak işlevini sürdürmesi kararının milletin talebine, hukuka ve hakkaniyete uygun olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından son nokta konularak alındığını belirten Çelik, “Bu kararın çıkması kuşkusuz egemenlik haklarımızın doğal bir neticesidir. Türkiye, kendi mülkiyetinde olan bir mekanın nasıl kullanılacağına kendisi karar verir.” dedi. 

Bu karara yabancı devletlerin bir takım eleştiriler getirdiğini, onların çoğunun da gerekçesi bulunmadığını ifade ettiklerini hatırlatan Çelik, Türkiye’nin içinden yapılan eleştirilerin ise çok yakışıksız olduğunu ifade etti. 

Birilerinin karara aykırı sözünün olabileceğine işaret eden Çelik, “Fakat bunu tutup da yabancı devletlerin argümanları üzerinden temellendirmenin çok yakışıksız olduğunu düşünüyorum.” diye konuştu. 

“Bundan sonra Avrupa’daki camilerimizin başına artık benzer işler gelebilir.” gibi adeta Avrupa’daki bir takım kötülük odaklarına, bir takım faşistlere ilham kaynağı olabilecek sözlerin söylenmeye çalışıldığını aktaran Çelik, bir uluslararası ilişkiler profesörünün de televizyonda “Bu kararın Türkiye’nin kurucu liderleriyle hesaplaşmak anlamına geldiği” yönünde sözler sarf ettiğini belirterek, “Bu kadar sığ bir kafa olabilir mi? Yani geçmişteki siyasi kararları bu kadar dogmatik ele alan bir yaklaşım olabilir mi?” dedi. 

“Türkiye’nin artık laik olmadığının bir göstergesidir.” şeklindeki sözleri aktaran Çelik, şöyle devam etti: “Bu nasıl bir laiklik anlayışıdır? Bu laiklik anlayışının geçmişte gerçek bir laiklik anlayışı olarak uygulanmadığını, bizim savunduğumuz şekilde laik bir devlet anlayışının tam karşısına geçmiş fundamentalist bir laikçiliğin bir bakıma bir din gibi dayatıldığını ve Türkiye’ye çok acı bedeller ödettirildiğini burada defalarca söyledim. Aslında bu laikçilik, laik devlet anlayışına karşı bir yaklaşımdı. Şimdi çıkmış geçmişte verilmiş bir kararın tekrar değiştirilmesini Türkiye’nin laik devlet olmaktan çıkması olarak değerlendirme şeklinde bir sığlığa düşülüyor. 500 yıl boyunca cami olarak kullanılmış bir mekanın 86 yıl boyunca müze olarak kullanıldıktan sonra tekrar cami işlevine döndürülmesinin neresi laikliğe halel getirebilir? Milletin sevinciyle sevinemeyen, adeta Yunanistan Parlamentosu’nda konuşuyormuş gibi aynı argüman dizisinden buraya bakan birisi… Bunlar ‘ben karşıyım der’, başka bir şey söyler fakat bu argümanların benzerliği, yani Türkiye’nin egemenlik haklarını kullanmasına karşı bir rahatsızlık var gibi bir yaklaşımla bunu öne sürüyorlar.”

Entelektüel kesimlerden hiç de entelektüel derinliğe yakışmayan şekilde, “bu toprakların tarihine saygısızlık”, “bu laikliğe karşıdır” ifadelerinin kullanıldığını aktaran Çelik, “Bu toprakların tarihine niye saygısızlık olsun, bu toprakların alnı açıktır.” dedi. 

Hala açık kiliselerin, sinagogların bulunduğuna dikkati çeken Çelik, “Bunlar, milletimizin ve devletimizin teminatı altındadır.” ifadesini kullandı. 

Demir Kilise’nin açılışını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bulgar Başbakanı, Ortodoks ve Müslüman liderlerle beraber yaptığını hatırlatan Çelik, “Biz topraklarımız üzerindeki farklı dinlere ait mekanların içinde Allah’ın adının anıldığı mekanların korunmasından büyük bir şeref duyarız. Bunu büyük bir hassasiyetle yerine getiriyoruz.” değerlendirmesinde bulundu. 

Türkiye’de azınlık vakıflarına ait malların iade edilmesinden diğer dinlere ait ibadet mekanlarının restorasyonlarına kadar Cumhuriyet döneminde rekor seviyede iş yapıldığını ifade eden Çelik, ilk defa Süryani vatandaşların kilise ihtiyacının karşılanması için onlara yeni bir kilise arazisi tahsis edildiğini, Kültür ve Turizm Bakanı olduğu dönemde bu konu gündeme geldiğinde konunun çözülmesi için çok gayret gösterdiklerini anlattı.

Bütün azınlık temsilcisi vatandaşların yurt dışındaki muhataplarına Türkiye’de AK Parti iktidarları döneminde gördükleri ilgiyi hiçbir zaman görmediklerini açık ve net bir şekilde beyan ettiklerini aktaran Çelik, “Türkiye’nin burada bu kardeşlikle ilgili bir problemi yoktur. Türkiye’nin burada bu mekanları korumakla ilgili bir problemi yoktur.” ifadesini kullandı. 

“Ayasofya’nın evrensel bir mirası var, evrensel bir anlamı var, UNESCO’nun dünya kültürel miras listesinde, acaba bu korunacak mı?” söylemlerine de değinen Çelik, “Tabii ki korunacak. Ayasofya, cami işlevini yerine getirirken aynı zamanda yurt dışından ya da yurt içinden gelecek herkesin ziyaretine açık olacak. Oradaki Ayasofya’nın evrensel mirasını temsil eden ikonalar, freskler aynen korunacak. Onlar namaz saatinde ya ışık ya perde sistemiyle kapatılacak. Bu, bizim geleneğimizde vardır zaten. Biz bu eserleri her zaman koruruz ve bunlara saygı gösteririz. Ondan sonrasında, namaz vakti bittikten sonra ziyaret edenler onu görecekler. Daha önce burayı parayla ziyaret edenler, şimdi ücretsiz ziyaret edecek. Ayasofya, cami olarak ve evrensel dünyanın kültürel mirasının ihtişamını taşıyan büyük bir mekan olarak bütün insanlığa görkemini göstermeye devam edecek. Bundan daha doğal ne olabilir?”

“UNESCO’nun yanlış bir değerlendirme yapmayacağını düşünüyoruz”

UNESCO’nun “Ayasofya’nın UNESCO Kültürel Miras Listesi’ne tekrar alınıp alınmamasını tekrar değerlendireceğiz.” yönündeki açıklamalarına ilişkin değerlendirme yapan Çelik, UNESCO’nun yanlış bir değerlendirme yapmayacağını düşündüğünü ifade etti.

İbadet mekanı olarak açık olup aynı zamanda da miras listesinde olan yerlerin bulunduğuna işaret eden Çelik, İspanya’da camiden kiliseye çevrilmiş Kurtuba Camisi’nde kilise ayinlerinin de yapıldığını, aynı zamanda da kültürel miras listesi içinde yer aldığını, böyle 100’e yakın mekanın bulunduğunu kaydetti. 

Çelik, “UNESCO yetkilileri şunu bilsinler, burasının evrensel mirasının korunması konusunda Türkiye her türlü iş birliğine açıktır ve Türkiye bu konuda alnı açık bir ülkedir, hiçbir şekilde bu konuda geri adım atan ya da bu mirası lekeleyen bir yaklaşım içinde hiçbir zaman olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Ayasofya’nın bütün özellikleri korunacaktır, bundan sonrasında daha iyi muhafaza edilecektir.” ifadesini kullandı. 

“Mirasın korunması konusunda bir problem olmayacaktır”

Yunanistan’dan gelen “Bu bize karşı provokasyondur. Hatta Yunanistan-Türkiye meselesi değil insanlığa karşı provokasyondur.” açıklamalarına ilişkin “Başkentinde cami olmayan tek AB ülkesi Yunanistan’dır. Osmanlı camilerine ve Osmanlı eserlerine karşı saygısızlık yapmakta birinci olan bir ülkedir. Hiç konuşmaması gereken bir ülke varsa o da Yunanistan’dır.” diyen Çelik, şunları kaydetti:

“Şimdi çıkmış bundan bahsediyor. Burada Ayasofya Camisi, hukuki açıdan Türkiye’nin egemenlik haklarını kullanmasından ibaret bir kararla cami işlevini sürdürecektir. Kültürel miras açısından düşünürsek de bu dünyanın pek çok yerinde olan hem ibadet mekanı olarak kullanılan hem kültürel mirası korunan evrensel dünyanın bir parçası olan özelliğini de aynen koruyacaktır. 

Şunu da unutmamak gerekir ki sadece Ayasofya Camisi değil onunla beraber orası kentsel arkeolojik sit alanı, Sultanahmet arkeolojik sit alanı, Süleymaniye koruma alanı, Zeyrek koruma alanı, İstanbul kara surları koruma alanı olmak üzere 4 alanı ihtiva edecek bir kompleksin içindedir Ayasofya’nın kültürel miras içerisine girmesi. Dolayısıyla şunu da unutmamak gerekir, bu kültürel miras listelerinden Ayasofya’nın kesinlikle çıkarılacağını düşünmüyoruz. Hiçbir şekilde bu kriterlerin dışında bir Ayasofya’nın işlevi yoktur. Fakat birileri bizi bununla korkutuyorsa o kültürel miras listesiyle Ayasofya şereflenmez, o kültürel miras listesi Ayasofya ile şereflenmiştir. Ayasofya’nın şerefe ihtiyacı yoktur, tam tersine o miras listelerinin şerefe ihtiyacı vardır ve bunu da sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi Ayasofya’dır. Ayasofya, cami olarak o muhteşem özelliklerini o ihtişamını yine dünyaya göstermeye devam edecek, yine dünyaya açık olacak. Cumhurbaşkanımızın mesajı bu konuda nettir, ülkemizin bu konudaki tarihi geçmişinde alnı açıktır. Son yıllarda yaptığımız uygulamalar bunun çok parlak örnekleriyle doludur. Dolayısıyla bundan sonrasında da mirasın korunması konusunda bir problem olmayacaktır.”

“Bu bir kimlik bunalımıdır”

Ömer Çelik, Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra yabancı devletlerin ne kötülükler yapacağını maalesef içerideki bazı siyasetçilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin sayıp dökmekle uğraştığını ifade ederek, “Bu bir kimlik bunalımıdır, bu bir kimlik krizidir. Yabancı devletlere ilham kaynağı olacak kötülüklerin neler olabileceğini saymak yerine milletin sevinciyle sevinmekte fayda vardır. Ayasofya Camisi’nin tekrar cami olarak kullanılmasına ilişkin karar milletimize tekrar hayırlı olsun. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu ifadesinin bir neticesi olarak bu karar ortaya çıkmıştır.” değerlendirmesini yaptı. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here