Taassup veya Mutaassıp

0

Sözlükte “yakalamak, kuşatmak, sarmak, bağlamak” anlamındaki asb (usûb) kökünden türeyen ve “kendi soyuna yardım etmek” mânasına gelen taassub  asabiyyetle eş anlamlı kabul edilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿaṣb” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿaṣb” md.; Kāmus Tercümesi, I, 388).

Türkçe’de bağnazlık kelimesiyle karşılanan taassup;  din, düşünce, siyaset, milliyet gibi birçok alanda koyu bir muhafazakârlığı, değişik anlayışları aşağılayıp yok etme eğilimini, farklılıklara karşı katı bir hoşgörüsüzlüğü ifade eden bir terim haline gelmiştir.

Genelde, bir düşünce veya bir fikri körü körüne kabul etmek, doğru ya da yanlışlığına bakmaksızın onu savunmaktır taassup.

Kur’ân-ı Kerîm’de dört âyette kör bir inatla gerçeğe karşı direnenler hakkında “anîd” kelimesi (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ʿand” md.), bir âyette de (el-Mü’minûn 23/75) “yanlış bir inancı inatla sürdürme” anlamında “lecâc” masdarından fiil kullanılmıştır.

Yüce dinimiz her zaman doğrunun peşinde olmamızı emrederek, kulaktan dolma bilgileri olduğu gibi kabul etmemizi yasaklamaktadır (Hucurat,49/6).

Yüce Allah, sabit fikirli olan ve kendi bildiklerini en doğru bilgi olarak kabul eden, başkalarıyla konuşmaktan ve bilgi alışverişi yapmaktan kaçınan mutaassıp insanları kör, sağır ve dilsiz insanlara benzetir. Bir ayette, bu kişiler hakkında şu açıklama yapılmıştır.

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Belki bunlar daha da aşağıdırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)

Taassup anlayışına sahip olan kimseye mutaassıb denir. Taassubun karşıtı müsâmaha ve hoşgörüdür.

Reklam

İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve bağlılık, ilimle ve bilgiyle desteklenirse, müsamahalı  yani hoşgörülü bir anlayışı meydana getirir.

Eğer sevgi ve bağlılık bilgi ile değil de cehaletle yapılırsa, o konuda taassup oluşur. Bu tür davranışları sergilemek “Mutaassıplık” olarak isimlendirilir.

Bu bakımdan mutaassıp kelimesinin dindar anlamında telaffuz edilmesi yanlış bir kullanımdır. Çünkü mutaassıp olmak, bir müslümanın vasfı olamaz çünkü bu olumlu ve güzel bir huy değildir.

Taassuba en çok karşı çıkan din İslam’dır. Hz. Peygamber (a.s) müşrikleri İslam’a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiçbir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslamiyet’i kabul etmiyorlardı. Bu kör inada Kur’an, “Cahiliye taassubu” (Fetih, 48/26) demektedir.

“İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, kötülük ve düşmanlık yönünde yardımlaşmayın” meâlindeki âyetle (el-Mâide 5/2), tartışmaların doğru bilgilere, kanıtlara, aydınlatıcı kaynağa dayandırılması (Âl-i İmrân 3/66; el-Hac 22/3, 8) ve güzellikle yapılması (en-Nahl 16/125; el-Ankebût 29/46; Fussılet 41/34) gerektiğini, dinde zorlama olamayacağını (el-Bakara 2/256) bildiren âyetlerde,  dolaylı biçimde taassup reddedilmektedir.

Taassup kavramının, bir inancı körü körüne kabul edip başkasına dayatma ve başkalarının inanç ve düşüncelerini aşağılayıp baskı yoluyla yok etmeye çalışma gibi sonuçlar içerdiği dikkate alınırsa, hadislerdeki müsamaha, hilim, teenni, sabır, sekînet vb. kavramlara yapılan vurgularla Hz. Peygamber’in bu yöndeki davranışlarını anlatan ifadelerin Câhiliye geleneğinde köklü bir yeri olan taassup ruhunu yıkmayı ve yerine müsamahakâr, höşgörülü bir anlayış koymayı amaçladığı ortaya çıkar.

Bu nedenle doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; Doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak mevcut geleneğin ve kültürün  veya siyasi algıların getirdiği yanlış olan şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır.

Bundan dolayı inkârcıların düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde gerçekten doğru olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an ve sünnetten almamız gerekir.

Reklam

Geçmişten bizlere miras kalan bilgileri de daima Kur’an’ın süzgecinden geçirmeliyiz. Aksi takdirde farkında bile olmadan ömrümüzü hata üzerine bina etmiş olabiliriz. Bidat ve hurafelere dayalı bir din anlayışıyla yaşayabiliriz.

Bu bakımdan inandığımız dinî esaslara veya herhangi bir siyasi veya ideolojik düşünceye körü körüne değil, ön yargılardan uzak, bilinçli olarak bağlı olmalıyız ve savunmalıyız. Neye, niçin ve nasıl inandığımızın şuuruna ermeliyiz.

 İnandığımız değerlerin önce kendi vicdanımızda köklü bir şekilde yer etmesi gerekir ki, farklı bakış açılarına ve yorum zenginliklerine her zaman açık olabilelim.

Buna göre kişinin, mensup olduğu inanç, siyasi düşünce veya ekolün doğru olduğuna inanması normal olmakla birlikte, kör bir tarafgirlikte bulunarak, doğruluğunu hiç araştırmadan karşısındaki diğer fikir veya düşünceyi inkâr edilmesi, yok etmek istenmesi kabul edilir bir davranış değildir.

Ayrıca asabiyet kavramının geçtiği ayet ve hadislerde, kabile taassubu da reddedilmiştir (meselâ bk. Müsned, II, 306, 488; Müslim, “İmâre”, 57; Nesâî, “Taḥrîm”, 18).

Bir âyette, Allah’ın bildirdiği gerçeklere uymaları istendiğinde atalarının tuttuğu yolda yürüyeceklerini söyleyen müşrikler, atalarının akla uygun davranıp davranmadığı, tuttukları yolun doğru olup olmadığı üzerinde düşünmeye davet edilmekte, bilinçsizce atalarının yolunu izleyenler çobanın sesine göre hareket eden sürüye benzetilerek, “Onlar sağır, dilsiz ve kördür, çünkü akıllarını kullanmazlar” şeklinde eleştirilmektedir (el-Bakara 2/170-171).

Ahlâk kitaplarında cedel, hilâf, husumet gibi kavramlar çerçevesinde daha çok inanç ve fikir taassubuyla bunun doğurduğu kısır çekişmeler üzerinde durulmuştur.

Râgıb el-İsfahânî bu yolda çekişmeye girenleri birbiriyle vuruşan hayvanlara benzetir. Çünkü bunlardan her biri kendisinin baskın çıkmasını, rakibinin yenilmesini ister.

Peygamberlerin mûcizesi, hakîmlerin hikmeti bile inadı karakter haline getirmiş mutaassıba gerçeği kabul ettiremez.

İsfahânî öldürmenin yaşatmaktan, yıkmanın yapmaktan daha kolay olduğunu belirten ifadeleriyle, taassubun ise hiçbir olumlu değer üretmeyen yıkıcı bir ruh hali sayıldığına dikkat çekmiştir (eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa, s. 259-262).

Vesselam

Kaynak: T.D.V, İslam Ansiklopedisi, Taassup, mad.; Diyanet, Kur’andan Öğütler-1, 156.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here