Tarafını Belirle

0

Üniversite yıllarımdan beri yazıyorum.

Üniversite macerama ben bile inanamıyorum. Önce Marmara İlahiyat kazanıyorum, orada hocalarla kavga ediyor iki sene sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat’a geçiyorum. Sonra Harran Üniversitesi, ardından Çanakkale 18 Mart Üniversitesi. Bir ara Ankara’da Gazi Üniversitesi’nden de dersler aldım. En son Marmara Üniversitesi’nde yine Edebiyat okudum.

Birçok dergi, gazete ve sitede yazdım. Farklı televizyonlarda yıllarca süren programlar yaptım veya konuk olarak katıldım. Yedi tane de, farklı yayınevlerinde kitaplar yayınladım. Üçü roman, biri şiir, diğerleri araştırma eserleri.

Kendi kendime hep soruyorum:

Yazmanın ne anlamı var?

Nedir bu böyle yıllardır bıkmadan usanmadan hep okuma ve yazma telaşım.

Belki alışkanlık diyebiliriz…

Manisa Lisesi’ne  gidiyordum. Yol üzerinde bir kitapçı vardı. Bir gün gözüme vitrinde bir kitap ilişti. Bunu mutlaka okumalıyım dedim. Harçlıklarımla aldığım ilk kitaptı. Ve ben o kitabı belki de on defa okumuşumdur. Her köşesini çizip notlar aldığım o kitabı sıkı sıkı kaplamıştım. Yıllarca da yanımda taşıdım. Şimdi maalesef isteyene kitap verme alışkanlığımdan kurtulamadığım için o ilk kitabım da birileriyle kaybolup gitti.

Yazmaya da o kitapla beraber başladım.

12 Eylül dönemleriydi. Edebiyat öğretmenimiz herkese bir deneme yazma ödevi vermişti ve sınıfta okutuyordu. Ben ilk kitabımdan esinlenerek kendimce harika bir şey yazmıştım. Şimdi ne yazdığımı pek hatırlamıyorum. Ama yazımı okuyup bitirdiğimde öğretmen hiç unutamadığım bir şey yaptı. Kolumdan tutup beni azarlayarak çekiştirdi. Pencereye getirdi. Hapishane yakındı ve pencereden tanklar, askerler görünüyordu.

“Seni şimdi götürüp bu askerlere verecek ve hapse tıktıracağım.” dedi. Çok korkmuştum. Yazıda Mehmet Akif’ten alıntılar, istiklal, hürriyet, özgürlük gibi bir şeyler vardı sanırım. Laik ve Kemalist öğretmenimiz bu kelimelerden çok gıcık kapmıştı. Beni ağlatıncaya kadar hakaretler, tehditler yağdırmıştı. İlk yazım yüzünden  daha lisedeyken okuldan kesin atılıyordum, hapishanelerde çürüyecektim. Okumanın ve yazmanın ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu ilk o zaman anladım.

Kaderin cilvesi işte başıma böyle bir olay gelmese, o yazıyı okuyup geçsem belki de yazmaya hiç devam etmeyecektim.

Göçmen inadı mı derler bilemedim…

İlk romanımı da lise yıllarımda yazdım. Yine 12 Eylülün karabulutları üzerimizde dolaşırken. Konusu Komünist Bulgaristan zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmeye çalışan bir grup Türk’ün hikayesiydi. Yine baskılar, yine zulüm, yine özgürlük arayışları, yine kaçış…

Bir kış günü okuldan eve geldiğimde defterimi bulamadım. Babam sakladığım ilk romanımı bulmuş, sobaya atıp yakmıştı. O bir devlet çalışanıydı. “Hem kendi başını hem benim başımı belaya sokacaksın, beni işten attıracaksın.” diyerek iyice de azarlamıştı beni. “Bir daha böyle şeyler yazma!” diyerek de son noktayı koymuştu.

Halbuki benim isyankar tarafımı biliyordu…

İşte o gün bu gündür yazıyorum.

Yayınlanan ilk romanım baskısı tükenen, “Sürüden Ayrılma zamanı.”

Bu isimden sonra çok şey söylemeye gerek yok…

Diğer romanlarım yine baskıları tükenen, bir Kürt kızıyla göçmen erkeği anlatan “Rojin,-Ben ve Öteki-” ve “Nereye Baksam Yalnızlık”. Şiir kitabımın adı ise Aşk ve İsyan.

Bazen kendi kendime niye yazıyorum diye sormadan da edemiyorum.

Okumak ve yazmak, dünyanın dertleriyle baş edemeyince hep iyi gelmiştir bana.

Sanırım okumak da, yazmak da hep bir ilaç, bir deva, hayatın zorbalığından bir kaçış olmuştur benim için.

Bir sığınak, bir liman.

Ha bir de bilirsiniz.

Hz. İbrahim ateşe atılınca bir güvercin ağzına aldığı bir damla suyla ateşi söndürmeye uçuyormuş. Görenler gülmüş, “Bu bir damla suyla mı o koca ateşi söndüreceksin?” Güvercin o tek damlayı suya bıraktıktan sonra cevap vermiş. “Ben de biliyorum benim taşıdığım damlalarla ateşin sönmeyeceğini. O ateşi sadece bütün ateşlerin sahibi söndürebilir. Ben sadece kendi tarafımı, İbrahim’den yana olduğumu göstermek için, o ateşi söndürecekmiş gibi uçuşup duruyorum.”

Benim damlacıklarım işe yarar mı yaramaz mı bilmiyorum.

Bu ülkenin insanları bir gün daha özgür, daha adaletli, daha hakkaniyetli, daha insani, daha refahlı, daha demokratik, birbirlerine saygılı, sevgi dolu, mutlu, huzurlu bir hayata kavuşurlar mı bilmiyorum.

Sadece kendime, başkalarına ve tüm sebeplerin üstündeki El’e tarafımı göstermek için okuyor, okuyor, okuyor ve yazıyorum.

Sadece tarafımı belirlemek için…

Levent Bilgi

Önceki İçerikBilgi neydi? Bilgi; Liyakattı!
Sonraki İçerikKendimi sanatın kollarına bıraktım
Levent Bilgi
(Özgeçmiş ve özgelecek) İzmir'in yokuşlu sokaklarında doğdu. Kuşadası'nın denizlerinde sonsuzluğun lezzetini tattı. İstanbul'da okudu. Ordu, Zonguldak, İstanbul, Şanlıurfa'da dersler yaptı. Hayatı, edebiyatı, Kur'an ve Risale (okumayı değil) çalışmayı önemsiyor. Bunların monotonlaştırılmalarına,sıradanlaştırılmalarına, dünyevileştirilmelerine karşı çıkıyor. Artık okuyarak değil, okuduklarımız üzerinde çalışarak, kafamızı çatlatırcasına düşünerek, tahkik ederek bir şeyler öğrenebileceğine inanıyor. Cenneti de cehennemi de önce bu dünyada görüyor. Varlığı, insaniyetini, duygularını ve düşünceyi önemsiyor. Artık nutuk, vaaz, ben en iyi bilirim zamanlarının bittiğine inanıyor. Hakikati eşit bir ilişki içinde; beraber, arayarak, bir masa etrafındaki çalışma grupları ile yakalayabileceğine, en azından hissedebileceğine inanıyor. Hayatı, dünyayı, varlığı, insaniyeti vs. anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor. Allah'ı, âlem-i gaybı ve ölümden sonrasını çok özlüyor ve merak ediyor.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here