Tarih tesadüfleri sever

0

Tarih tesadüfleri sever derken bu konudaki  kararı size bırakıyorum. Bugüne kadar Türkçe ve yabancı dillerde tarih ve uluslararası ilişkiler konularında okuduğum kitap, makale ve benzeri eser ve yayınlardan yola çıkarak bu sonuca ulaştım. Bize en yakın tarihi olaylara bakarsak Mustafa Kemal Atatürk‘ün dehası, savaş taktiklerindeki ustalığı, ileriyi görüş yeteneği ve tüm bunlar için gerekli  birikimi olmasaydı Ulusal Kurtuluş Savaşımızı kazanabilirmiydik? Üstelik de eğitimi tam olmayan ve yeterli teçhizatı, donanımı bulunmayan bir ordu ile. Osmanlı ordusunda yetişip Trablus, Şark Cephesine katılmış, deniz savaşlarının dışında  Çanakkale’nin kara savaşlarında  (Arıburnu, Anafartalar, Conkbayırı) onun örgütçü, askeri dehasıyla Çanakkale ve dolayısıyla İstanbul kurtulmuştu. Osmanlı ordusunun Balkan Savaşlarındaki hezimetinden, kendisi katılmadığı halde büyük dersler çıkarmış, Ulusal Kurtuluş Savaşı planlarını askeri, siyasi ve diplomasi alanındaki engin deneyimlerine  dayanarak gerçekleştirmişti.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün doğru zamanda aldığı doğru kararlarla savaşları kazanarak bir devlet kurması ve devrimleri ile  modern bir  ulus yaratması kısa ömrüne sığdırdığı en büyük başarıdır. Bu dünyada tek ve eşsiz bir tarihi olaydır. O olmasaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en büyük tarihi tesadüftür.

9 Aralık 2020 tarihli  Al-Monitor’da ( https://www.al-monitor/pulse/home.html) yeralan Jared Szuba tarafından ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi ile yapılan bir söyleşide, Türkiye’de de büyükelçilik yapmış James Jeffrey, Türkiye’de, İran’a karşı bulundurulan anti balistik füze sisteminin varlığını vurgulayarak Biden Yönetiminin Sayın Erdoğan’a nasıl davranması gerektiği konusundaki soruya ” Dişinizi gösterirseniz geri çekilecektir. Ekim 2019’da ateşkesi görüşürken bunu yaptık yoksa ekonomiyi çökertecektik “ ifadesi ne kadar gurur kırıcıysa “Rusların da bunu iki kez yapmalarına  örnek olarak Rus uçağının düşürülmesinden sonra ve İdlip’de verilen yanıt” şeklindeki ifadesi o kadar  üzücüdür. Özellikle de ” Erdoğan’ın Türkiye’den farklı tutulması” gibi bir cümle diplomatik lisana hiç de uygun kaçmamakta.

Büyükelçi James Jeffrey’e hemen yanıt verilmesi gerekmez mi?

İster sevelim ister sevmeyelim bir ülkenin Cumhurbaşkanı o ülke devletini ve halkını temsil etmektedir. Bu derece saygısızca bir dil kullanması Jeffrey gibi deneyimli bir diplomata yakışmamıştır. Onun için diplomasinin liyakatli ellerle yürütülmesi, gerektiğinde anında yanıt verilmesi, görüşmelerde gelenek olduğu üzere not tutulması önemlidir. Üstelik de James Jeffrey, 2016’da, “dengesiz” Trump idaresinin “dizginlenmesi gerektiği” yönünde bir bildiriye imza veren bürokratken sonradan Trump’ın özel temsilcisi olması da ne kadar büyük bir çelişki!

Sonuçları itibarıyle tahmin edilemeyen tarihi olaylara dönersek bunların içinde en önemlisi  İstanbul’da yapılan bir köprüye de ismi verilen  Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim (1470-1520)  döneminde İmparatorluğun  topraklarına toprak katarak Orta Doğuda genişlemesidir. Avrupa kaynaklarında Sultan I. Selim’e ” Selim the Grim” yani Gaddar Selim denmektedir. SBF’nde asistanlığı sırasında ilk öğrencilerinden olduğum değerli hocam Prof.Dr. İlber Ortaylı‘ya, bugün yaptığımız telefon görüşmesinde, neden I. Selim’e “gaddar” dediklerini sorduğumda bunun yanlış çeviriden kaynaklandığını, Yavuz’un tam karşılığının “grim” olmadığını ifade etti. Hocaya bunu sormamın nedeni son zamanlarda  üzerinde çok fikir yürütülen ” Tanrı’nın Gölgesi: Modern Dünyaya Şekil veren Osmanlı Sultanı” ( God’s Shadow: The Ottoman Sultan Who Shaped the Modern World” isimli Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Alan Mikhail’in Ağustos 2020’de yayınlanan kitabı.)

Aslında Osmanlı İmparatorluğu ve bugünkü Türkiye için ülke dışından yapılan yapılan yorumlar çok önemli. Onları yakından takip etmenin yararlarının başında farklı kaynaklardan yeni bilgiler edinilmesi ayrıca  James Jeffrey örneğinde olduğu gibi farklı, hakaretamiz yorumlara erişmemizdir.

Fatih Kanunnamesine göre kendinden önceki veliaht kardeşlerini öldürerek tahta çıkan I.Selim hükümdarlığı sırasında Safevileri yenmiş, Alevi Türkmen boylarının ağır vergiler nedeniyle çıkardıkları Celali isyanlarını kanlı bir şekilde bastırmış bir sultandı. Onun en önemli seferi de 1516 ve 1517 yıllarındaki Mercidabık ve Ridaniye  savaşlarıdır. Mercidabık ile Suriye, Filistin ve Lübnan imparatorluk topraklarına katılmış, Ridaniye ile I. Selim Kahire’ye kadar gitmiş, Mısır alınmıştır. Ridaniye Savaşı sonunda Halifeliği İstanbul’a getirmiştir. Böylece Memlük Devletine de son veren Sultan I.Selim, Orta Doğudaki tüm ticaret yollarını eline geçirmiş Anadolunun fakirleşmesi uğruna ticaretin yönünü değiştirmiştir.

İşte burada Türkçeye “Allah’ın Gölgesi: Modern Dünyaya Şekil Veren Osmanlı Sultanı” olarak  çevrildiğini ve piyasaya çıkacağını  öğrendiğim bu kitapta, Prof. Mikhail, Kristof Kolomb’un Asya’ya doğru yol alacakken Yavuz Sultan Selim yüzünden Batıya yöneldiğini o nedenle dünya tarihinin değiştiğini yazıyor. Onu eleştirenler ise 1492’de Orta Doğuda henüz Yavuz Sultan Selim’in hükümranlığının bulunmadığını, Selim’in buraları 1500’lü yılların başında aldığını belirtiyorlar. Ancak unutulan bir husus Doğu Akdeniz deniz yolunun Osmanlıların elinde oluşu. Kolomp İspanya Kral ve Kraliçesi ile yaptığı görüşmede, Kudüs’ü ” Müslümanlardan kurtaracağı” sözünü de veriyor. Ancak bugün bile Kudüs’deki önemli kutsal mekanların anahtarı Hristiyanlar tarafından  tarafsız oldukları için Müslümanlara emanet edilmiş. Bu da tarihin garip bir cilvesi.  Kaynak kullanmadığı ileri sürülen Prof. Mikhail’in temel kaynağı ise Selimname: Oldukça kuvvetli ve güvenilir bir kaynak. Selimname biyografi olmasının yanısıra aynı zamanda İmparatorluğun genişlemesinin de planlarını içeriyor. Yavuz Sultan Selim tüm bunları yaparken kendisine müttefikler de buluyor. Demek ki “Değerli Yalnızlık” ilkesinden haberi yok. Müttefiklerinin başında Anadoludaki Sünniler ve savaşcılıkları ile tanınan Kırım Tatarları.

Kitapta Osmanlı Bürokrasisinin ne kadar iyi yetişmiş ve dirayetli olmasına da yer verilmiş.

Yavuz Sultan Selim ile başlayan bu dönem oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın başa geçmesiyle daha başka bir boyut kazanıyor. Kanuni’nin babasından daha uzun süre padişahlığını sürdürmesi, Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’da bugün bile bildiğimiz etkilerini sürdürüyor. Bu konuda uzmanlarınca yazılmış çok değerli eserler mevcut.

Tarihi tesadüflerden biri de Cumhuriyet döneminde  İçişleri Bakanlığında Adapazarı Kaymakamlığı yapan Dışişleri Bakanlığında Genel Sekreterlik (bugünkü Bakanlık Müsteşarı ) görevine İnönü tarafından atanan Büyükelçi Fuat Carım, 1966’da Güncel Yayıncılıkdan çıkan  “İşlenmemiş Konular” kitabında ilginç bir konuyu anlatır. Bu arada  merhum  Fuat Carım Halep doğumlu, çocukluk yıllarımda Beyoğlu’nda tanıdığım babam merhum Vali Turgut Kılıçer’in saygı duyduğu bir büyüğü ve Roma’da öldürülen SBF 1943 mezunu  olarak babamın da sınıf arkadaşı, benim de tanıdığım  Büyükelçi merhum Taha Carım’ın babası.

Bu kitaptan özetle alıntı yaptığım olayda Kont de Cesy  1621-1631 tarihleri arasında İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu ve Sultanı nezdine atanan Fransız Büyükelçisidir. Görevi sona erince 1631’de İstanbul’daki borçları nedeniyle bu şehirden ayrılamaz ve kalır. Yerine Paris’ten atanan Marki de Marcheville ise tam bir psikopattır. Önünden çekilmeyen yeniçerilere kılıcı ile saldırınca bir Fransız ticari gemisi ile ülkesine gönderilir. Ancak rüzgar ters estiği için gemi limandan çıkamaz bunun üzerine iki “çektirme” ile gemi liman dışına çıkarılır. Yerine ise Sultan eski Büyükelçi Kont de Cesy’i yeni sefir gelene kadar büyükelçi atar. Cesy bunun imkansız olduğunu ifade edince kendisine IV. Murat’ın  Hatt-ı Şerifi (Padişah Buyruğu) okunur. Fransa Kralı XIII. Louis de  Cesy’i 1639 yılına kadar büyükelçi atar. Marki Marcheville‘in dengesiz davranışı sonucu Osmanlı Padişahının  tarihte bir örneği varsa bile bilinmeyen  büyükelçi atamasına neden olur. Bu da tamamen bir tesadüftür.

Tarih gerçekten tesadüfleri seviyor değil mi?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here