Tehlikenin Farkında mıyız?

6

“Neden?” sorusu aklımı yiyip – tüketiyordu. “Neden bizden, biz Türklerden hoşlanmıyorlar?” , “Neden Türk’üm deyince bir şaşırma – bir şaşma – bir heyecan duygusu hissediyorum?” Bu sorunun cevabını çok uzun zaman aradım ve yaşanmışlıklardan, hikâyelerden, efsanelerden, her gittiğim yerde bir parça bilgiyi ceplerimi doldurdum. Hiçte hoş bilgiler değildi ceplerimde biriken. Bacaklarıma batan, çivi dolu bir kese taşıyordum sanki.

Oysa biz; “Bir bağ üzüm koparınca yerine bir kese altın bağlayan Yeniçeri Ocağına sahip, o kültüre ve ahlakı bünyesinde barındıran bir tarihten geliyorduk” Meğerse öyle değilmiş duyduğum, okuduğum hikâyelerde.

Stalin; “Tarih sizi bir diktatör olarak yazacak!” diyen Avrupalı gazeteciye verdiği cevap sanırım yukarı da ki sorumuzun cevabı gibidir; “O tarihi kimin yazdığına göre değişir…” Ve bizde bir tarih yazmışız, o yazılan tarihte sütten çıkmış ak kaşık gibiyiz. Bizim okuduğumuz tarihte; “Adaleti, eşitliği, dinlerde özgürlüğü, dilde serbestliği ve gelir dengesini sağlayan, hümanist “Fetih” leriyle geçmişi göz kamaştıran bir milletiz.” Peki, karşı fikrin tarihine hiç baktık mı? Bizimkini %100 doğru kabul ederken karşı tarafı hangi fikirle %100 yanlış kabul ettik? O fikir, işte bu fikir; “Üçüncü sınıf, ilkel milliyetçilik duygusuyla tabii ki.”

Gelin bunu tecrübelerle, yaşanmışlıklarla ve gözlemlerle değerlendirelim…

İspanya / Cadiz’de, uzun bir seyahatte yanımda orta yaşı geçmiş bir İspanyol’la sohbete başladım. Tanıştık, iyi bir İngilizcesi vardı. Aksanımı garip buldu. Türk olduğumu söylediğimde; “El Turco” dedi gülümseyerek. Pek karşılaşmadığı için mi bu kadar garip bulduğunu sordum. Ellerini iki yana kaldırdı ve “Bana işkence yapmayacaksın değil mi?” dedi alaycı olarak. Oldukça bozulmuştum. Kızdım bile sayılır. Özür diledi ve “Turco” kelimesinin nereden geldiğini anlatmaya başladı. “Türk – Turkish – Turco” mantığını ileri sürdüm. “Hayır” dedi “Latince de; -a turquendo- anlamanın “acı çektirme” , -a tortura– nında “işkence” anlamına geldiğini söyledi. Ve “Turco” nunda “Ellerine düşenlere acılar veren belalılar” anlamına geldiğini” söyledi. İspanya Süper liginde (La Liga) mücadele eden Deportivo futbol takımının “en fanatik, en tahammülsüz hatta holiganlık ve şiddet tabanlı eylemlerde bulunan tribün grubunun” kendilerine “Los Turcos” (Türkler) demelerinin sebebinin bu olduğunu iddia etti. Her maçta kocaman Türk bayrakları açmalarının sebebi de buymuş. Futbolu takip edenler bunu bilirler. Meğerse adamlar kendilerini, oldukça vahşi, acı çektiren ve ellerine düşenlerin asla kurtulamadığı bir grup oldukları için kendilerine “Los Turcos” deyip, Türk Bayrağını açıyorlarmış.

Serin bir Eylül günü Viyana’ya gitmiş, otelimize yerleşmiş ve şehri dolaşmaya çıkmıştık. Innere Stadt ‘ın muhteşem sokaklarında yürüyor ve ilk kez görmenin heyecanıyla yolumuzda ilerliyorduk. Şehrin iç kısımlarına geldiğimizde, apartman önünde tepsilerde ay şeklinde çöreklerin hemen kapı önlerine bırakıldığını fark ettik. Hemen hemen her blokta ki, iki – üç apartmanın önünde vardı bu çöreklerden. Akşamında bir Viyanalıya onları sorduk; “Türkler, I. Viyana Kuşatması sırasında, şehri kuşattıklarında surların içindeki halk inanılmaz açlık – yokluk ve sefalet çekmeye başlamış. İşler öyle kötü bir hal almış ki, her aile, ailenin en yaşlısının ölmesini bekler duruma gelmiş. Beslemek zorunda oldukları bir kişi daha eksilsin diye. Ve diğer yandan da Türkler şehir surlarının arkasına, Viyana’ya gelirken öldürdükleri insanların, kesik ayaklarını, kafalarını, ellerini fırlatıyorlarmış. (“Paça Çorbası” yapsınlar diye değildir sanırım?) Açlıktan birçok Viyanalı hayatını kaybetmiş o dönem. Türklerin kuşatması başarısızlığa uğrayıp, ülkelerine döndüklerinde (her yıl Eylül ayında) tekrar o günleri yaşamayalım diye bir âdete dönüşmüş bu “hilal” şeklinde çörek dağıtmak.  Yüzyıllardır süre gelen bir gelenek işte…”

Macaristan Budapeşte’de Peşte kısmının Totlik mevkisinde, Tuna nehrinin hemen dibinde oldukça nezih bir restoranda oturmuş, “Tokany” dedikleri (bizdeki kavurma + pilav gibi) bir yemek yiyorduk. Bir arkadaşımızı daha beklerken yan masamızda ki Alman ve Macar bir çiftle tanıştık. Masamıza davet ettik. Geldiler. Futbol (Masada ki Alman, “Allamania Aachen” taraftarıydı ve ilginç gelmişti), siyaset, moda her türden sohbete dalmıştık. Keyifli bir grup olmuştuk. Bizim içtiğimiz şarabı bitirmek istemediklerini ve başka bir şarap daha ısmarlamak istedi Aachen taraftarı. Nezaket gereği kabul ettik. Şaraplar geldi, servis edildi ve bende şarabı söyleyen Alman’ın hatırına muzip bir edayla “Allamina Aachen’e” diye kadehimi kaldırdım ama Macar kız kaldırmadı. Sanki orada hiç öyle bir şey olmuyor gibiydi. Masada bile değildi. Normal olarak şaşırdık. Ayıplamadık. Ama şaşırdık. “Aachen’den mi nefret ediyordu acaba” diye düşünmedim değil. Sohbet biraz daha ilerleyince bunun sebebini sorma cüretini kendimde buldum. Ve konunun Allaminia Aachen’le ilgisi yoktu. İddia ettiklerinin kesinlikle bilimsel bir tabanı yoktu hatta bir efsaneydi belki de, şunları anlattı tüm masaya; “Osmanlı orduları Budapeşte’ye girdikleri zaman, tecavüz ettikleri kadınları kent meydanında toplamış. Başka bir Osmanlı askerinin tecavüz etmemesi içinde üzerine kılıcıyla bir işaret yaparmış. Bir Osmanlı, bir kadına sahip olduğunda başkası o kadına sahip olamazmış. Ve topladıkları çıplak kadın bedenlerinin üzerinde kadeh vurarak, bardaklardan taşarcasına şarap içip eğlenmişler. İşte bu yüzden biz Macarlar, Türklerle kadeh kaldırmayız. Lütfen alınmayın. Sizle ilgisi yok…” Masa da buz gibi bir hava esti. Üzüm bağının yerine altın kesesi bağlayan o Yeniçeri Askerini yakasından tutup getirip; “Anlat hadi bunlara!” diyesim geldi. Neredeydi o adam? Hiç olmamış mıydı? Bu hikâyeler durduk yere çıkmış ve 500 yıllık bir gelenek, bir alışkanlık hatta bir kültür mü üremişti kaynağı olmadan? Aachen’li çok utandı. Mahcup oldu. Toparlamaya çalıştı. Gülümsedik; “Neyse ki bizler Osmanlı değiliz…” dedik.

İmajı bu kadar kötü olan bir milletin, “Neden ve nasıl imajının bu kadar kötü olduğuna” dair amatörce bir araştırmaya girdim. Yaşadığım bu tecrübelerin, duyduğum bu hikâyelerin, bilimsel bir tabanı olmalı diye düşündüm.

Avrupa edebiyatında da benzer örnekler vardı. 1575 – 1580 yıllarında Cezayir’de Türklerin esiri olarak geçirdiği zamanda ünlü Don Kişot yazarı Cervantes; “Los Trabajos de Persiles y Sihumismundo” kitabında Turgut Reis ile bahsettiği bir yazıya denk geldim; “Bu gemi… Patronu ve reisi, koltuklarına bağlanmış diğer Hristiyanlar için kalın sopa ve kırbaç kullanmıyor başka bir Hristiyan’ın ölü bedeninden kopardığı kolla kamçılıyordu. Sicilya zalimleri Falari ve Busiris gibi, acımasızlığı ve vahşiliği ile ünlü bu korsanı ve kalyotanın reisi olarak çağırılan köpek Turgut’un tehditlerini ve hakaretlerini, belki de bu acı hikâyenin idraki, kulaklarınıza duyurur… … Her gün başka bir Hristiyan’ı asıyor, diğerini kazığa oturtuyor, bir diğerinin kulaklarını kesiyordu” Ünlü ve meşhur, dönemin en çok okunan yazarı Cervantes’ten notlar…

Kanuni Sultan Süleyman’la Avrupa kapılarına dayanan Osmanlı ordusunun değişik bir “Harp” tekniği vardı; Sinir savaşı başlatmak, düşmanını şok etmek ve psikolojik harp kullanıp, üstünlük avantajıyla ilerlemek. Macaristan tamamen ele geçirilmeden önce Macar nüfusu beş milyonken, ele geçirildikten sonra nüfus iki milyon yedi yüz bine düşmüştür. (Kent meydanında ki ölü kadın nüfusunu bilebilseydik keşke. O zaman masada kalkmayan kadehe hak verebilirdim.) Bölgeden ayrılırken tüm tarlalar yakılmış, tüm bağlar harap edilmiş ve meyve veren ağaçlar kesilmiştir. (Prudencio de Sandoval, Giovio, 1955, S. 441) 1541’de Macaristan’ın kesin fethinden sonra, Osmanlı ordusu çekilirken arkalarında gördükleri sağ kimseyi bırakmamış, kesilen kafaları Tuna nehrine atmış ve nehir günlerce kıpkırmızı ve kesik kafaların Tuna’nın uzandığı her yere kadar ulaşması sağlanmıştır. (Solak-Zade Mehmed Hemdemi Çelebi, Solak-zade Tarihi, 1989 S: 144) 1529’da Viyana yolunda Traismauer yakınlarında çocuklarıyla birlikte kaçmak isteyen Viyana halkından 5.ooo kişiyle karşılaşıp, hepsini öldürmüşlerdir. (Sanırım Viyana kuşatmasında halkın üstüne atılan kesilmiş kafa, ayak ve el kaynağı buradan geliyordu.) (Georg Schreiber, Türklerden Kalan, 1982 S: 123) 1532’de Koron çıkarmasında İspanyol askerlerinin kesik burun ve kulaklarını bahşiş alabilme umuduyla İstanbul’a göndermiştir Osmanlı askerleri. Santa Cruz’da Penon de Argel’in valisi, Juan de Vargas’ın oğlu Barbaros tarafından esir alınıp, kızgın yağ dolu bir kazana canlı canlı atılıp kaynattırıldığı da yazar.(Cadiz’deki tren yolculuğumda öğrendiğim, Turco’nun anlamanın “Ellerine düşenlere acılar veren belalılar” olduğunun temelinde yatan sebeplerden biri bu olabilir.) (Alonso de Santa Cruz, Coronica del Emperador Carlos V, 1956 S: 27)

Bu kaynakların doğruluğu tartışılır muhakkak ancak görüldüğü üzere kendisi gelmeden önce yürüyeceği yol üstünde ki her kaleye, her şehre efsanesi gelirdi ya da gönderilirdi Osmanlı Ordusunun. Bu da işe yaramazsa nehrin taşıdığı kesik kafalar ve kıpkırmızı su, karşı tarafın ikna olmasına yeterdi. Böylelikle düşmanın gardının düşmesine ve büyüklüğüyle doğru orantılı olarak mevzilerini savaşmadan teslim etmesine sebep olurdu. Dönemin, psikolojik harp tekniği olarak olumlu değerlendirilebilir tabii ki. Fakat sonraki dönemdeki imaj ve halkla ilişkiler için? O kadar da başarılı denemez.

Diğer psikolojik harp tekniği ise gözle görülen Osmanlı ordusu öylesine şaşalı ve gösterişliydi ki, duyduğu efsanelere inanmayan komutan karşısındaki ordunun ışıltısını görünce direk kılıcını bırakırdı. Osmanlı ordusu ilerlerken bu sadece savaşa giden bir ordu değil bir moda defilesi hatta görsel bir şölen olurdu. Viyana seferinde şehrin her yerden görüleceği tepelerine kurulan gül renkli otağlar, Viyana şehri üzerine atılan inciler ve değerli taşlarla süslenmiş oklar, yine incilerle donanmış mızraklar, mavi satenden kabartmalı gömlek giyen Yeniçeri, dört ata düşen dört yüz esir, dört bin atla eskort edilen hazine ve saray kadınları, göz kamaştırıcı taşlarla süslenmiş bir sancak ve saray mahiyetinin sayısız kölesi ile Osmanlı ordusu, Avrupa’nın göbeğinde tarif edilemez bu korkuyu bir zerafete,  görkemin eziciliğine yenilen bir kavrama ve “fetheden” ile “fethedilen” arasındaki farkı gözler önüne seriyordu. (Dünyada Türk İmgesi, 2005, S. 123)

Bu şekilde gövde gösterisi ve psikolojik harp tekniği kullanan ordunun arkasından – önünden bir sürü dedikodu ve şehir efsanesinin üremesi, çoğalması çok normaldir diye düşünüyorum. Ki o dönem Avrupa içinde çok yaygın ve başarılı olan posta servisi ile “bir görenin bin yazdığı mektuplarla” dönemin Osmanlı Savaş Stratejisine hizmet eder gibi hükümdarlar arasında, birbirlerine gönderilen abartılı mektuplar da bu değirmene su taşımıştır. Ve Osmanlı böylesine yaygın haber alma sisteminin yarattığı, dağıttığı ve zedelediği “Osmanlı İmajını” değiştirmek için, oluşturmakta ısrarcı olduğu konsolosluklar ve büyükelçilikler için üç yüz yıl daha beklemek zorunda kalacaktı.

Almanya sınırları içinde bu mektupların yarattığı tahribat biraz daha kitlesel olmuştur. Kilise öncülüğünde başlatılan Osmanlı karşıtı politika, kapıyı çalmakta olan tehdide karşı bir reaksiyon oluşturma adına titizlikle işlenmiştir. Zaten yeterince korkmuş insanlara, çoğunluğu din adamları tarafından yazılmış, efsaneler – fantastik hikâyelerle dolu “Türkendrucke” (Türk baskınları) adı altında gazeteler basılıp herkese ulaştırılmaya gayret edilmiştir. 1500’ler Avrupa’sında yaklaşık olarak Osmanlı ve onu karalama konularıyla ilgili iki binden fazla başlık yayınlanmıştır. (Gabriele Mandel, Anneciğim, Türkler Geliyor! 2004, S:30)

Görüldüğü üzere bin yıllık hikâyeler, efsaneler, doğru / yalan birçok argümanla Avrupa halkı sistematik olarak beslenmiş, semirtilmiştir. Ve bugün benim sorduğum; “Neden bizden hoşlanmıyorlar?” sorusunun cevabı da burada gizlidir. Yazının başında dedik ya; “Bizim hiç mi suçumuz yok?” Evet, var. Cumhuriyetin ilk yıllarında oldukça başarılı ilerleyen Avrupa’ya kendimizi açmamız, tanıtmamız ve halkla ilişkiler çalışmamız son yirmi yılda tamamen kendini yok etmiştir. Modernleşmekten, insan haklarından, özgürlüklerden, gelir eşitliliğinden ve çağdaşlaşmaktan kopup, Osmanlı sevdası ile “despotizme” doğru gidiyoruz. Gayemiz, mutlaka ki “İlle de Avrupa” değildir ancak Avrupa’da o korku dolu düşünceler hortlamak üzeredir. Canlanıp, cumhuriyetle mezara koyduğumuz o endişeler, üzerindeki toprağı eşeleyip, oradan çıkmak üzeredir. Ve 1900’lerin başında bu fikirler hayata geçtiğinde, bu topraklarda nasıl yıkıcı bir etki olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu sefer bu yıkıcı etki, topla, tüfekle, kanla değil ekonomiyle, dövizle, ambargolarla ve dışlanmışlıkla olur, olacaktır şuan içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıları sebebi bu mudur bilinmez…

Tehlike? Evet! Peki, bu tehlikenin farkında mıyız? Hayır! İşte sorun burada. Bizler Ayasofya açılışında “Osmanlı dirilecek” diye kanat çırptığımızda bu Almanya’da, Avusturya’da hatta Avrupa’nın en ücra köşesinde bir kasırgaya dönüşebilir. Hayır, Osmanlı asla canlanmayacak, canlanmamalı ve canlanmaması içinde elimizden geleni yapmalıyız. Çünkü o “hasta adam” tekrar canlanırsa bu sefer “Hasta” değil tamamen “Ölü” bir adama dönüşür. Elimizde kuru bir avuç toprak, aç – işsiz bir halk, boş tencereler ve kaos olur! Karmaşa içinde, İslami rejim pençesi altında bir Ortadoğu ülkesine döneriz! Avrupa ikinci hatayı tekrar yapmaz, onlara bu fırsatı vermemeliyiz. Ve en önemlisi; yozlaşmış, bataklığa saplanmış ve her gün biraz daha kapkara kuyuya düşmekte olan bu ülkeyi, çekip kurtaracak bir “Mustafa Kemal” daha yok!

6 YORUMLAR

  1. Çok çok güzel bir yazı. Bir o kadarda bir çok kesimi çok çok kızdıracak bir yazı. Diyebilecek bir şey yok,kaynaklarla desteklenmiş. Yorum katılmamış. Akıcılığı ise her zamanki gibi muhteşem!ellerinzie sağlık serkan yıldız

  2. bu yazarın yazısını her gördüğümde tüylerim diken diken oluyor.acaba yine dine,dinlere nasıl çamur atmış diyorum.bu seferde ceddimize,atamıza saldırmış.yok mu bu adamın usturuplu bir yazısı.atatürk ne yapmış sanki.kendi mi etti hepsini.”İslami rejim pençesi altında bir Ortadoğu ülkesine döneriz!”öyle ya hepsi pençe altında.keşke o pençe olaydıda sende böyle yazılar yazamayaydın.

  3. İsmail, ve Abdullah beyler! Marifet öğünmek ve abartmak değıl! Yapılmış yalnışları ortaya çıkarıp tartışmak: Yazar doğru olani yaziyor…
    Bugünkü havuz’un yazilari 25 30 yıl sonra hemen hemen tarih olur….
    Sizce gelecek nesiller bunlarlami uyutulsun.
    Osmanlı gerçekte bize anlatılan gibi olsaidi bugün bir avuç toprak ce birbirini yiyen bir millet olmazdı.
    Savaş marifet değil felaketır….
    Barış iseselamet ve refahlıktır…
    Keşke bütün yazarlar kendi dallarında her biri Serkan Y gibi cesaretli ve doğrulari evirip çevirmsden yazma cesaratini gõsterebilseler.

  4. Dini kökenli sapkın davranışları örnek verirken, gerçek din (Kuran) ile büyük ölçüde yozlaşmış geleneksel din (Ebu Süfyan-Muaviye dini) arasındaki farkı belirtmekte fayda var. Nasıl olsa bu ayrım biliniyordur dememek gerekir, zira pek çok kişi bu ayrımın yeterince farkında değil.

    Tarihimizle ilgili olumsuz örnekleri verirken de sanki sadece Türkler böyle davranmış gibi bir algıya yol açmamakta fayda var. Örneğin Almanlar hakkımızda böyle düşünüyor da Nazi dönemi için ne kadar samimiler acaba? Yine de yazıda verilen örneklerin çoğunun doğru olduğunu sanıyorum. Zira benzer şeyleri güvenilir tarihi kaynaklarda da görmek mümkündür. Bir de Yeniçeri ordusu maaşlı devşirmelerden oluşuyordu ve Osmanlı’nın kısa vadede kar fakat uzun vadede büyük zarar olan bir uygulamasıydı.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here