Toplumsal Eşitsizlikler Çerçevesinde Okusak mı Bir de İstanbul Sözleşmesini?

0

Aktivist ve feminist olarak tanıtılan Judith Butler’ın toplumsal eşitsizlikler üzerine bir konuşmasını dinliyorum. Günlük yaşantımızda sıklıkla görmezden geldiğimiz gerçekler üzerine aslında konuşma. Demokrasinin “sınırsız özgürlük, yani her dilediğimizi yapabilme özgürlüğü değil, istemediğimiz hiçbir şeyi yapmama özgürlüğü olduğu” gerçeği gözlerimin önünden geçiyor bir taraftan.

İçine doğduğumuz mahalleyi, kültürü, örf/âdeti ve geleneği ret etme özgürlüğü… Çoğumuz için bu kadarı bile marjinal iken, bizlere biçilen toplumsal cinsiyeti kabul etmeme özgürlüğünü de sıkıştırıveriyor araya konuşmacı…

Modern devletin toplumsal sözleşme, yani anayasa ile vatandaşlarını, diğer bir değişle var olma sebeplerini koruması gerekir. Vatandaş-devlet ikileminde tercihini bireyden yana kullanması, insan lehine kararlar alması gerekir. Oysaki sıklıkla insanın içgüdüsel doğası gereği, hep elit bir tabakaya hizmet eder buluveriyoruz devletin kendisini.

Sözleşmeler, toplumsal düzeyde azınlıkta kalanın, eşitlik denkleminde zarar görenin korunması amacıyla oluşturulurlar. Otorite figürüne itiraz edeni de korumakla yükümlüdür; doğuştan gelen özellikleri nedeniyle dezavantajlı olanları da, kişisel tercihleri göz önüne alınarak dışlananları da gözetmek zorundadır devlet.

Sosyal medyada sıklıkla paylaşılan bir resim var. Hitler’in geçiş töreninde ulu öndere elini kaldırarak selam vermeyen o tek adamdan bahsediyorum, evet.

İşte, o adamı da korumalıdır yasalar!

Hiç düşündünüz mü, organ nakillerinde neden onca kural vardır diye! Mesela, birinci dereceden akraba olmayan birisinden organ bağışı alamazsınız. Ameliyatı yapan hekim de diplomasını kaybeder; hatta sonunda hapis cezası bile vardır. Maddi imkânları yetersiz kişilerin, organlarını bile satışa çıkartacak kadar çaresiz kalmalarına yol açan şartlar altında kalmaları hiç de ender değildir. Her bir vatandaşını korumakla ve onun hayatını idame ettirmekle yükümlü olması gereken devletin ise bu organ satışına izin vermesi, açıktan yetersizliğini kabul etmek dışında başka bir anlam ifade etmez.

Sadece ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesinde, en azından benim şu ana kadar yaşadıklarımın hepsinde, her sosyo-kültürel çevre kendi mahallesinde yaşar. Fakirler fakir semtlerinde, zenginler kendi aralarında. Liberaller ile muhafazakarların bir arada yaşadığı enderdir. Dindar olup da farklılıkları belirgin olanlar da kendi sokaklarında veya sitelerinde ayrı ayrı yaşar. Muhafazakar ve dindar kelimelerini sadece ülkemiz için algılamayın; her ülkenin bir şeyleri muhafaza etmeye çalışanı ile statükoyu değiştirmek için mücadele edeni vardır ve sıklıkla da bir araya gelmezler. Çocuklarının okulu da farklıdır, gittikleri dernekler de, sosyal buluşma ortamları da.  

İşte, İstanbul sözleşmesi gibi belgeler, zarar göreni korumayı amaçlarken tek tek toplumlara odaklanmazlar. Genel çerçeveler çizilir. Siz sözleşmeye itirazların sadece ülkemizden mi geldiğini sanıyorsunuz? Sadece her toplumun itiraz noktası farklıdır.

Düşünün lütfen! ABD’de seçimler öncesinde, vatandaşları birer birer değil, onar onar ölen bir ülkede, hiçbir tedbir almadan parti kongresi yapan/ yapmaya çalışan bir lideri, ülkenin yarısı niçin ısrarla desteklemeye çalıştı?

Trump, kendi dünya görüşleri için çok mu uygun bir aday idi? Hayır tabii ki de. Karşı cephedeki aşırı adımlar rahatsız etti onları. Kürtajın serbest bırakılmasını, hem cinsler ile evliliği ve yabancı/ farklı mahalleye ait (din, ırk, renk ve kültür açısından benzer olmayan) insanların hür bir şekilde bu kadar çok ülkeye akın etmesine izin verilmesi; bunların hepsini birer tehdit unsuru olarak gördüler. “Aile kavramını kaybediyoruz!” diye feryat ediyorlar. “Din elden gidiyor, toplum, özellikle de gençler ahlaksızlaşıyor” diye dem vuruyorlar. Tartışmalar dünyanın öteki ucunda farklı mı zannediyorsunuz?

Bu yazıyı okuma zahmetine katlanan hem cinslerime sormak istiyorum. Eşe itaat diye bir kavramın üzerine mi inşa ediyorsunuz ailelerinizi? Sizlere itaat edecek bir eş bulma derdinde misiniz yoksa? Ev içinde her şey yaşanabilir, eşler arasındaki olaylara kimse karışamaz mı diye geçiriyorsunuz içinizden? Daha ileriye gideyim! Tecavüz gibi insanlık dışı bir vahşetin, en sıklıkla eşler arasında gerçekleştiğini söylersem, ne alaka mı dersiniz, yoksa durur bir dakika düşünür müsünüz? Eşinizin giydiği kıyafete en son ne zaman karıştınız? Yoksa zaten zaman içinde sizin konumunuza kendiliğinden geldiği için karışma ihtiyacı hissetmiyor musunuz? Boşanmak ile tehdit edildiğiniz zaman, çocukların yüzünü göremezsin deyip ardı ardına küfürleri sıraladığınız oldu mu hiç? Aile kurumunu devam ettirdiğiniz, yani gelecek nesilleri yetiştirdiğiniz okulda, eşiniz çaresizlikten, yani başka bir şansı olmadığından mı yanınızda? Veya hayatının her hangi bir anında o çaresizliği hissettirdiniz mi kendisine?

Evimizdeki, yanı başımızdaki, sevdiklerimize uyguladığımız şiddeti (psikolojik veya fiziksel) bitirmeden, toplumsal düzeydeki şiddet eğilimini, nefreti nasıl bitirebiliriz ki? Sorunu hep dışarda arıyoruz; ama sorunun kaynağı da, çözümü de bizlere şah damarımız kadar yakın!

Korkuyoruz; elimizdekini kaybetmekten korkuyoruz, kurduğumuz düzenin avucumuz içinden kayıp gitmesinden korkuyoruz, “Onlar” gibi olmaktan korkuyoruz! Hâlbuki alışkanlıklarımızı bıraktığımız, korkularımızı bir kenara ittiğimiz, “Onlar” ne diyor diye bir saniye düşündüğümüz an özgürleşeceğiz…

Judith Butler diye girdim yazıya, farkındayım. Sonra da zihnimden geçenleri sıralayıverdim, kendisini dinlerken. Zaten yazar ne atlatsa da, benim anladığım bu olacaktı. İçinde bulunmadığım, deneyimlemediğim bir eşitsizliği, ne kadar içselleştirmeye çalışsam da yetersiz kalacaktı. Belki ileride onun aslında neyin mücadelesini verdiğini de tek tek yazabilirim, kendimden ve çevremden örnekler vererek. Ama şu anda onu yapmaya kalkarsam, kendisine de haksızlık etmiş olurum.

Değerli bir okur, “Bu yazıdan sadece şunu öğrendim” diye girmişti bir yorumuna. Ben Ocak Medya’da yazarken öğreniyorum da aynı zamanda. Hem zihin dünyamda dağınık bir halde bulunan bilgileri bir araya getiriyorum; hem de uzunca bir eğitim sisteminde bilinçaltıma kazınan toplumsal kabullenişlerin izlerini sürüp birer birer yeni dünyama göre yontuyorum. Okuyorum da aynı zamanda. Bir düşünceyi sağlam temellere inşa edebilmek adına, benden önce ne denmiş diye de göz atıyorum. Amma… Yazılarımda kesinlikle amacım, siz değerli okuyuculara bir şeyler öğretmek değil! İsmimin önündeki unvan ile zaten eğitim faaliyetlerine bir şekilde devam ediyorum. Burada amacım, hep birlikte düşünmek. Yazımlarımda ulaşılmış doğrulardan ziyade, gerçeğe hep birlikte bir yolculuk bulabilirsiniz.

Faklı görüşleri “Zihinlere yerleştirilen şeytani şüpheler!” olarak görenlerden uzaklaşıyorum. Şüphenin olmadığı, soru işaretlerinin yer almadığı bir düşünce dünyasından uzaklaşmak bana iyi geldi doğrusu! Sizler neler yapıyorsunuz sahi?

Kaynaklar:

Önceki İçerikMilli Takım doludizgin.. Norveç 0 – 3 Türkiye
Sonraki İçerikYol bilenin rehbere ihtiyacı yoktur
Doğum yeri olan Kuzey Ren Vestfalya’ya (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak geri döndüğü zaman, Essen Uni Klinik’te yaptığı deneysel çalışmaların hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Eğitim hayatına Ankara’da başlayan ve her zaman bir parçası olmaktan onur duyduğu Hacettepe Tıp Fakültesi’nde devam eden Dr. Altınbaş’ın önüne serilmiş yeni bir dünya vardı artık. İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanı bir kliniysen hekim olarak, Başkentin en yoğun akademik ortamlarında çalışma fırsatı bulan ve yaptığı klinik araştırmalar ile Doçent Doktor ünvanı elde eden Dr. Altınbaş’ın son durağı Harvard Üniversitesi olmuştur. ABD Boston’da geçirdiği iki yılın sonunda, artık yaşayacağı son durağı belirlemiştir. Yeni çalışma ortamı, Yale Üniversitesi’dir. Bilimsel olarak odaklandığı karaciğer hastalıkları oluşum mekanizmaları dışında, yaklaşık 10 yıl boyunca bir Amerikan şirketinde “Gerçek Dünya Verileri” alanında Medikal Danışman/ Direktör olarak görev almıştır (STATinMed Inc.). Ulusal ve uluslararası kongrelerde onlarca sunum yapmış, ülkemizde çalıştığı kurumlarda tıp öğrencisi, iç hastalıkları asistanı ve gastroenteroloji yan dal asistanı eğitimlerinde aktif rol almıştır. İlk yazılarının (Almanca şiir dahil) yayınlandığı, üretmenin zevkini ilk olarak tattığı dergi, Dr. Altınbaş’ın “Şu kısa yaşantımda özlemle andığım ve gençlik yıllarımın geçtiği, olgunlaştığım yer!” dediği, Büyük Kolej okul dergisidir. Üniversite yıllarında başkanlığını da yaptığı Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Topluluğu (HUTBAT) ve kurucular kurulunda yer aldığı Türkçe Topluluğu bünyesinde çıkartılan dergilerde editörlük ve yazarlık yapmıştır. İngilizce ve Türkçe dilinde basılmış 10 adet tıp kitabında bölüm yazarlığı olan Dr. Altınbaş’ın, uluslararası arenada yer alan saygın hakemli dergilerde 100’e yakın bilimsel yazısı yayınlanmıştır. Ulusal ve Uluslararası 20’ye yakın tıp/ bilim dergisinde hakem olarak görev alan Dr. Altınbaş, Kasım 2020’den itibaren Ocak Medya’da medikal ve para-medikal yazılar yazmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Akif Altınbaş, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here