Tüm gerçekliğiniz sizin kendi hakkınızdaki inanç ve düşüncelerinizden ibarettir

0

Sonuç çıkarmak bizde geleneksel bir alışkanlıktır. Bir problem gördüğümüzde ilk yaptığımız kendimizce ona bir neden bulmak ve o neden üzerinden bir sonuca gitmektir. 

Bu sonuç çıkarma şekli görme, duyma, daha genel bir ifadeyle duyularımızın duyumsamasına esas bir akıl yürütme şeklidir. 

Ama ileri bir adım atmak istiyorsak o yargıyı yıkmak, ötesine geçmek zorundayız, çünkü şeylerin kendilerini gösterme veya belli etme şekli duyularımızın algılama sınırlarından ötedir.

Gerçek şu ki şeylere giden yolda her duyumuz birer kapıdır ve özelde hangi duyumuz daha yetkinse o kapıdan içeri girmemiz o kadar olasıdır.

Ancak bir şey var ki duyularımızın yetkinlik sınırı bir yere kadardır ve o yetkinlikte genelde bizi hayatta tutmak üzerine yapılanmıştır, onu aşmak istiyorsak duyularımızın o yetkinlik sınırını da aşmak zorundayız; çünkü kendimizi duyularımızın bu yetkinleşme sebebine göre sınırladığımız sürece kendimizi aşarak daha ileriye gitmemiz olası değildir.

Kuşkusuz burada duyu derken tek duyunun algılama yetisinden söz etmiyorum, algıda duyuların birliğinden söz ediyorum, çünkü bizi bugünkü kendimiz yapan şey algıda duyuların tekliği değil, birliğidir ve şeylerin sırrına varmak istiyorsak bu duyu birliğini aşmak, ondan öteye ulaşmak zorundayız.

Aslında bugün belirli araçlar yoluyla bu duyu birliği sınırını aşmış, şeylere dair farklı bir görü safhasına ulaşmış bulunuyoruz, ancak neredeyiz veya daha ne kadar yolumuz var onu bilmiyoruz, tek bildiğimiz daha gidilecek yol olduğu ve gitmeye güç bulduğumuz oranda gidebileceğimizdir. 

Bu nedenle olsa gerek ki, bazı insanlar görme ve o görüye esas düşünme alışkanlığını bir kenara bırakmış daha ileriye gitmeye çalışıyor; geriye kalanlar ise sürünün içinde durmayı daha emin bir yol olarak görüyor olacak ki, orada durmayı tercih ediyor. 

Şunu söylemeliyim ki, eğer duyularımızdan öte bir dünya varsa -ki var- dünyayı kendi görü şeklimizden ötürü bir neticenin tezahürü sayamayız, onu böyle var saymak istiyorsak bile o tezahürü bilince çıkarmak, hatta -bir düzeye kadar- aşıp o tezahürü yönetebilir bir safhaya çıkmak zorundayız.

Takdir edersiniz ki, bilmek olma demektir, o nedenle bilince çıkardığımız oranda kendimizi o tezahürü aşmış kabul edebiliriz. 

Ama illaki olayların nedenini arıyorsak ve olaylar hala bilincimizden öte daha derin bir nedenin tezahürü ise, o zaman “Bu bizim dünyamız, biz bunu biliyoruz” diyemeyiz, en fazla Hintli Bilgelerin “Bu biziz” veya “biz buyuz” diye kendilerini hal içinde belirsiz bir halin tezahürü şeklinde konumlaya çalıştıkları gibi konumlayabilir ve o halin anlamına esas evrenle özdeşleştirerek bir sükun bulma yoluna gidebiliriz. 

İç dünyamız ve Biz

Biz, sırrına vakıf olmadığımız herhangi bir şey için bir yargıda bulunamayız, oradan bir öz bene veya Tanrıya ulaşarak herhangi bir neticenin hükmünü koyamayız, çünkü vargımızın temeli bir neticeye dayanmıyor, eldeki bir kısım neticenin soyutlaması, hata soyutlamanın soyutlamasına dayanıyor. 

Bu, Platon’un gölgeden öze ulaşma, öz hakkında bir yargıda bulunması mantığına benziyor; biz gölgeyi doğru tanımlamak istiyorsak onu aşmak, onun kaynağı olan ışığa ulaşmak zorundayız, bunu yapamadığımız sürece en fazla mağaranın gerisine vuran gölgeyle uğraşacak, oradan çıkarsadıklarımızla anlam dünyamızı tamamlamaya çalışmış olacağız. 

Oysa suda dans eden ayın şavkı nasıl suyun kendi ışığı değilse, aya o görsel şöleni veren şavkta ayın ışığı değildir, o güneşin ayın yüzüne vurduğu bir ışıktan gelmektedir.

Şu kesin ki siz ayın sudaki şavkını anlamaya çalıştığınız sürece yapacağınız her tanımlama bilinmeyen bir dünyanın sizdeki görünür halini tanımlamaya çalışmaktan başka bir şey olmayacaktır, onu aşmak istiyorsanız yalnızca suyu veya ayı aşmanız yetmiyor, onun için kendinizi aşmak, güneşe ulaşmak zorundasınız.

Siz şimdilik gerçek dünyanın sizdeki bir yansıması üzerinden gerçek dışı bir dünyanın sizdeki kurgusu içinde yaşıyorsunuz, duyularınız ona göre bir yetkinlik kazanmış, mantık sistematiğiniz bu kurgunun sizdeki görünür haline göre istidatlarını veriyor. 

Gerçek şu ki siz anılarınız, arzularınız ve korkularınızla kendi hayal gücünüzün eseri olan bir dünyada yaşıyor, kendinizi kendi dünyanıza kapatmış, orada kendi dünyanızın cevaz verdiği bir masalın gerçekliği içinde konumlamaya çalışıyorsunuz.  

Üzülerek söylemeliyim ki tüm gerçekliğiniz sizin kendi hakkınızdaki inanç ve düşüncenizden ibarettir, sorgulamıyorsunuz, gördükleriniz, işittikleriniz ve hissettiklerinizin gerçek olduğu bir sanıya bağlı olarak yaşıyorsunuz; güvenceniz ise elinizde bunları doğrular bir kanıtın olması değildir, başkalarının da sizin gibi bu sahte gerçekliğe iştirak ediyor olmasıdır.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here