Türkiye batıdan uzaklaşıyor mu?

2

Diplomasi dili, siyasilerin olayları olgular üzerinden anlatması sanatıdır.

Nedeni, olguların siyasilere esneklik payından yararlanması fırsatı vermesi şartından kaynaklanıyor.

Bunu daha açık bir kelimeyle ifade edecek olursak, olguların dili siyasilere olayları arzu ettikleri gibi soyutlamaları şansı veriyor.

Ve pek tabii olarak herkes siyaset cambazı olunca kullanılan dil bildiğimiz kelimelerle yürüse de, bilmediğimiz bir imge ve ima aleminde devam ediyor. 

Burada, imge diliyle kimi siyasetçi aza razı edilirken, kimi de razı edilemiyor, çünkü beklendiği gibi herkesi aynı şeye razı etmek mümkün olmuyor. 

Siyasettin dehası dediğimiz şey kendisini tam olarak burada gösteriyor ve güç dediğimiz şey her ne kadar siyasi arenada geçer akçe olsa da, onun da insanı her zaman hedefine götürmesi mümkün olmayabiliyor. 

Konuya gelirsek: Batı dünyası Türkiye’nin eskisi gibi kontrol edilemediğini ve yıllar içinde sümen altı edilerek üzerinde stratejik dengeler inşa edilen bölgesel ve uluslararası sorunları deşerek kendilerine iş çıkardığını düşünüyor. 

Bunun nedenini ise Erdoğan’ın yürüttüğü ‘başına buyruk’ bölgesel ve uluslararası politikalara yüklüyorlar. 

Tabii Erdoğan’ın bunu inkar ettiğini düşünmüyorum, çünkü “ben yaptım, oldu” diyenlere, zaten enkazı göstererek “netice yaptığınızın sonuçları” diye cevap veriyor.

Olayı bu şekilde alırsak, bu Erdoğan’ın bölgesel sorunların yeniden ele alınması gerektiğini ve alındığında bunda kendisinin de söz sahibi olması gerektiğini söylediği anlamına geliyor.

Kuşkusuz batı dünyasının inşa ettiği stratejik dengelere dönük biri ses veriyorsa bu onun mevcut dengelere itiraz ettiği ve kendisine biçilmiş makus kadere itiraz ettiği anlamına geliyor ki, zaten Erdoğan tam olarak buna itiraz ediyor, çünkü deniz aşırı gelip arka bahçelerini dizayn edenlere “O kadar uzakta olmanıza rağmen şayet söyleyecek bir sözünüz varsa, o zaman bizimde söyleyecek bir sözümüz var” diyor. Batı dünyasının “Türkiye bizden uzaklaşıyor” dedikleri noktada tam olarak burasıdır, çünkü Türkiye’den alışılmadık bir itiraz duyuyorlar. 

Türkiye, daha doğrusu Erdoğan mevcut, ülkesi için öngörülmüş o eski pozisyona bu şekilde itiraz etmiş oluyor. Ki zaten Erdoğan’ın Orta Doğuda, kısmen Afrika’da, Karabağ ve Asya’ya doğru yürüttüğü siyasi ve askeri faaliyetlerde bu itirazın bir neticesi şeklinde okunuyor. 

Bu okuma şeklinde ise iki; hata üç farklı bakış açısı var; çünkü Suriye, Ermenistan, Yunanistan ve kısmen Fransa gibi ülkeler bunu, “Türkiye kontrolden çıktı” şeklinde tanımlarken, diğerleri, yani Suudi Arabistan, Mısır, Libya’da Hefter grubu ve diğer Suud bağlaşıkları ise Türkiye’nin Osmanlıcılık oynadığını ve adım adım oraya gitmeye çalıştığını ifade ediyor.

Daha gerideki ülkeler ise; örneğin ABD, İngiltere ve Almanya gibi ülkeler ise olaya daha temkinli yaklaşıyor; Türkiye yerel bir güç olsa da, onun bölgesel bir güç olmadığını ve olası ekonomik bir baskıyla pek ala yola gelebileceğini düşünüyor.

Türkiye’nin bölgesel bir güç imajı çizdiği doğrudur ve bunun altının boş olmadığı da aslında biliniyor, ancak Batı Dünyası bunu Kiryakos Miçotakis’in Suudi Hanedanlarının veya Sisi’nin penceresinden görmediği için sanırım onların biraz abarttığını düşünüyor. 

 Batı Dünyası bölgesel liderlerin bunu biraz abarttıkları görüşüne katılsak da, Erdoğan Türkiye’sinin eski Türkiye olmadığını, Türkiye’nin Erdoğan’la daha büyük bir jeopolitik vizyonun işaretlerini verdiğini görmek zorundayız. Erdoğan bu vizyonu gerek Avrupa’da; Avrupa gücü, Balkanlarda Balkan gücü, Akdeniz’de gösterdiği varlık, Orta Doğu gücü, Kuzey Afrika, Afrika, Kafkaslar, Orta Asya ve Avrasya’da gösterdiği varlıkla yeterince kanıtlıyor.  

Türkiye’yi zayıf bir ülke şeklinde görebilirsiniz, buna bir diyeceğim yok, ama olaylarda kıyasa kıyas alırken referans aldıklarınıza da bakmalısınız.

Örneğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında bir kıyaslamaya gittiğinizde Türkiye’nin açık ara önde olduğunu görebilirsiniz. İran’ın bir vizyonu var ancak gücü yok, ambargolar belini bükmüş durumda. Mısır bir diktatörün gerisinde, bütün olarak amaçsız ve anlamsız bir şekilde yol almaya çalışıyor, ama nereye gidecek onu hala kendisi de bilmiyor. Suudi Arabistan antidemokratik bir ülke…

Değerli okurlarım daha önceki bir yazımda bana Türkiye’nin de diktatoryal bir yapıya doğru savrulduğunu ve vizyonu olsa da, bunu gerçekleştirecek kaynaklara sahip olmadığını; dahası, Erdoğan’ı ve Erdoğan iktidarını samimi bulmadıklarını, tüm amaçlarının daha çok çalıp-çırpmak olduğunu ve zaten ülkenin iflasta dibi bulduğunu söylemişlerdi. 

Haklı oldukları noktalar var, ama bütün olarak haklı olduklarını söyleyemem; çünkü o söyledikleri duruma düşmüş hiçbir lider yedi farklı kıtaya asker göndermez, siyasi haritalarda halkının yerini bilmediği ülkelere yardımlar göndermez, oralarda kurduğu askeri üs veya siyasi temsilciliklerle varlığına bir statü talep etme yoluna gitmez, daha çok kendisiyle uğraşır, postu kurtarmanın derdine düşer.

Putin ve Erdoğan

Diğer yandan, Erdoğan tüm bunları yapmak için geç mi kaldı, erken mi, başarır mı, başarmaz mı, bu ayrıca tartışmaya açık bir konu. Ki ben şahsen Erdoğan’ın bu konularda biraz geç kaldığını, siyasetiyle bölgesel düzeyde bir farklılık gösterse de, mevcut iktidarıyla içerde siyasi kredibilitesini tüketmeye yaklaştığını düşünüyorum. Ama bu Türkiye’nin bölgesel liderliğe oynamasının önünde bir engel değildir, çünkü Türkiye’nin bölgesel liderliğe oynadığı bölgenin diğer ülkelerine bakıldığında -ki kıyas onlardır- liderliğe en uygun adaydır. 

Avrupa bölümüne geçersek: Türkiye’de pek çok insan Türkiye’de yönetim şekli yalın bir hal aldıkça Avrupa’nın Türkiye’den uzaklaşacağını düşünüyor. Uluslararası ilişkilerin devindiren gücü etik değerler olsaydı bu kesinlikle doğru bir belirleme olurdu, ancak uluslararası ilişkilerin devindirici gücü çıkarlar olduğundan etik değerler hipotezi genelde zayıf kalıyor. Çünkü Avrupa salt bir etik değerler ülkesi değildir. Avrupa Birliği ticaretle, makine ihracatıyla vs. şeylerle ve onlara uygun lojistik, jeopolitik, stratejik gibi hamlelerle var olma halini sürdürmeye çalışıyor. Yani demem o ki, Avrupa Türkiye’den vaz geçemez, en fazla Türkiye ile arasına biraz daha mesafe koyabilir ki, zaten uzun bir zamandır yaptığı da, yapabildiği de hep budur. 

Pek çokları Rusya’nın Türkiye’yi durdurabileceğini ve Avrasya’ya açılan tüm kapılara Rusya’nın taş koyabileceğini söyler. Avrasya yollarına Rusya’nın taş koyması olasılığı daha yüksektir, çünkü stratejik dengelerin değişmemesi adına diğer ülkelerin bu konuda Rusya’ya göz yummaları daha muhtemel bir olasılıktır; buda en fazla uluslararası güçlerin Türkiye için öngördükleri stratejik denkleme dönüşüne ikna etmeye yetecek kadar tabii. Çünkü dünyada uzun bir zamandır neredeyse tüm ittifak ve itilafların temeli mevcut stratejik dengelerin korunması esasına dayanıyor. Ancak yine de denge dediğimiz şey mutlak bir yasa olmadığı gibi, hiçbir ülkenin mevcut çıkarı da değişmez değildir, her şey değişir, değişebilir ve bir şekilde değişmek zorundadır ve değişende yeni haline göre bir pozisyon almak zorundadır.   

Diğer yandan Rusya çok arzu etmese de Türkiye’nin Avrasya’da bir güç olduğunu kabul ediyor, hatta Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkilerini biraz daha nötr hale getirmek için pek çok siyasi cephede Rusya Türkiye’ye taviz veriyor. Ama bu Rusya’nın Türkiye’nin Orta Asya ile ilgili amaçlarından rahatsız olmadığı anlamına gelmiyor. Rusya şunu biliyor: Türkiye’nin bölgeyle ilgili tarihsel bağları var ve buda Türkiye’yi orta ölçekte de olsa görmezden gelinemeyecek bir güç yapıyor. Nitekim Türkiye Rusya ile ilişkilerini ne kadar iyi götürmeye çalışıyorsa Rusya’da aynı şekilde Türkiye ile ilişkilerini iyi götürmeye çalışıyor, zira realite bunu gerektiriyor. 

Rusya’nın Türkiye’ye yaklaşımı, Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımına tersinden bir paralellik arz ediyor. Yani Rusya hangi sebeplerden dolayı Türkiye’ye taviz veriyorsa, Avrupa’da benzer bir sebepten dolayı karşı cepheden taviz veriyor. Bu tavizlerin pek çok sebebi var, ancak en belirgini iki tarafında stratejik dengeler açısından Türkiye’yi yanında tutmak istemesi temeline dayanıyor. 

Gerçek şu ki, Avrupa’da, Rusya’da bu ilişkiye bir çeşit katlanma gözüyle bakıyor. Ve doğrusu Türkiye’nin liderler tarihine baktığımızda da bu işi en iyi götürenin Erdoğan olduğu görülüyor. Kısacası Erdoğan Türkiye’nin stratejik konumundan sonuna kadar yararlanmaya çalışıyor. Bu bir anlamda Endonezya’da Muhammed Suharto’nun bir dönem bağımsız konumunu Varşova Bloğu ve ABD’ye karşı kullanması şekline benziyor.  

Erdoğan hırslı bir lider, iktidarı güçlendikçe ekonomisi zayıflıyor, çünkü sermaye sahipleri içinde tek adamın muktedir olduğu bir ülkeye yatırım yapmayı riskli buluyor. Erdoğan ise projelerini hayata geçirmek için kaynak ihtiyacı duyduğundan olsa gerek ki farklı, alternatif olacak araçlara saldırıyor. Katar gibi ülkelerle yaptığı ticari antlaşmalar bu ihtiyacı nispetten karşılık verse de, yetmiyor, Erdoğan o yüzden ABD’nin öfkesini üzerine çekme pahasına “Şanghay İşbirliği Örgütü” katılmaya çalışıyor.  

Tüm bunlar göz önüne alındığında Batı dünyasının Erdoğan’a neden bu kadar öfkeli olduğu anlaşılabilir bir durumdur, çünkü Batı Türkiye’nin geçmiş uysal liderleri gibi uysal bir Erdoğan istiyor. Erdoğan ise aslında pragmatik bir liderdir, o uysallığa değer bir karşılık bekliyor. Ellerini ceplerine atmaya gönülsüz olan Batı Dünyası ise Türkiye’nin eskisi gibi sadık bir müttefik olup olmadığını sorguluyor. 

2 YORUMLAR

  1. Aslında uzunca yazmıştım, daha da uzayacağını anlayınca sildim. kısaca düşüncemi şöyle belirtmek istarim;

    hocam sizin düşünce ürünü yazılarınız, siyasi içerikli yazılarınızdan daha değerli.

    • Baran efendi; Ne yani düşünce ürünü siyasi içerikli yazılar yazılamaz mı? Amma da yaptın yahu! Bak nasıl Putin’e el vermiş. Bunu hangi CB yapmıştı. Öncekıler, Ankara’da otursunlar “Tamam efenim, merak etmeyin, icabına bakarız – Yes sir, no worries, we will take care of it” telefonla iş görsünler. Eğrisiyle doğrusuyla TR, Erdoğan ile dışarı açıldı! Hatalarını görebildiğimiz kadarıyla eleştirelim ama bu bir gerçek! Batılılaşma adına bir çok hata yapan M. Kemal Atatürk Paşa bile bu kadarını yapamadı. Onu da takdir edeceğiz, ama sitem etmek yok! eleştireceğiz de. Misal: Çanakkale’de ölen Anzak askerleri için Batı’ya yönelerek ne demiş: “Onlar bizim de çocuklarımız…müsterih olun” kabilinden güzel bir beyanat. Ancak, arkasından kaç Batı ülkesine gidebildi? Eli sopalı, içerde herkesi hizaya sokmağa çalışırken, misal 1925 de bir Almanya’ya gidebildi mi? Güya, Bilim Teknik’e önem veriyordu. Misal, şunu diyebildi mi?:

      “O unsere Verbündeten, jetzt ist die Zeit des Friedens und der Freundschaft. Lassen Sie uns gemeinsam Technische Universitäten in Samsun, Erzurum und Diyarbakır eröffnen” Komm schon Leute? Komm schon Leute?

      Bir süre sonra, Avustralya’ya de gidebilirdi ve “Ey kader dostlarımız, siz de buyrun gelin Çanakkale’de birlikte bir Teknik Üniversite kuralım” ilişkilerimizi geliştirelim diyebilirdi. Deseydi bugün kimse “Türkiye batıdan uzaklaşıyor mu?” diye bir yazı yazmak zorunda kalmazdı. Amma velakin,

      “Batı hayranı olmak” başka. Bir yolunu bulup, taa o zaman Batı ile birlikte gelişmek başka!

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here